Bir çağ yangını: Bölünmüş zamanlardan birbirimize seslenirken

Yüzleşmek gerek. Her yönden. Her yerden. Kendimizle, ailemizle, toplumla, sistemle. Algofobi, yani acıdan korkmak, bu çağın hastalığı. Ruhsal bir felç hâli. İnsanlar artık en çok acıdan korkuyor. Sanki bakarsan yıkılacakmışsın gibi… Ama artık korkmadan bakmak zorundayız.
Bir çağ yangını: Bölünmüş zamanlardan birbirimize seslenirken

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Son dönemde yükselen ifşa dalgası, uzun süredir içimde ağırlaşan bir düşünceyi görünür kıldı: Aynı gezegende, aynı coğrafyada, hatta aynı mahallede yaşıyoruz ancak sanki farklı çağların insanlarıyız. Bölünmüş zamanlardan birbirimize sesleniyoruz. Sesimiz ya hiç duyulmuyor ya da bastırılıyor. Ve bastırıldıkça bir çığ gibi patlıyor; yerleşmiş düzenin taşlarını yerinden oynatıyor. Çünkü düzen, konforuna sığındıkça daha da yozlaşıyor.

Bunca uyumsuzluğun içinde, başkalarının ölçülerine göre yaşamak neredeyse toplumsal bir hastalık. İmajlar kalıplara sıkışmış, sınırlar daralmış. Böyle bir atmosferde ifşa, en işlevsel çıkış yolu olarak beliriyor. Gerçekliğin böylesine manipüle edildiği, yapaylaştığı bir dönemde insanın kendi hakikatini haykırması bir özgürlük hâline geliyor. Çünkü gerçek, derinlerimizde hissettiğimiz temel doğrularla, vicdanımızın fısıldadıklarıyla buluşuyor. Samimiyet, yozlaşmış arsızlığın içinden sıyrılıp yükseliyor; gerçeği berrak bir alana, en görünür noktaya bırakıyor. Kaosun ortasında bile insan, sonunda rahat bir nefes alıyor.

Eski, yerini yeniye bırakıyor. Kötülük ise yarattığı sancılı farkındalıkla önce yüzeye çıkıyor; görünür oluyor, sarıyor, boğuyor… Sonra da, ister inanın ister inanmayın, dönüşüyor. Mutlak bir iyiliğe evrilmese de kaçınılmaz biçimde şekil değiştiriyor. Bu kadar farklı fikrin birarada var olduğu bir dünyada, sürekli bize yabancı olanla, dolayısıyla da kendi sınırlarımızla yüzleşiyoruz. Ve çoğu zaman bu yüzleşmeyi korkuyla, öfkeyle, hatta dehşetle karşılıyoruz. Bir yandan tek tip dünya düzenini beslerken, diğer yandan daha da kaçınılmaz biçimde bölünüyoruz. Kendi kötülüğümüzle yüzleşmemek için mutlak bir kötü yaratıyor, kendimizi tek doğru, tek iyi sanma yanılsamasına sığınıyoruz. Tuhaf değil mi? Herkes aslında giydiği maskenin zıttını taşıyor. Zamanla bu maskeler yüzümüze yapışıyor, biz de kendi yalanımıza inanmaya devam ediyoruz.

Yakın zamanda biri bana, “Ahlakı mutlak bir çerçeveye oturtamazsın” dedi. Bu söz beni düşündürdü. “Herkesin ahlakı kendine” elbette ancak bu söylem çoğu zaman ahlaksız bir ahlakı meşrulaştıran bir sav hâline geliyor. Hele temel insani ahlak söz konusu olduğunda tehlikeli bir hâl alıyor. Belki de yapmamız gereken, ahlak kavramını baştan tanımlamak. Çünkü toplumsal ahlak, bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz temel değer. Kabul edelim: Ne dünümüz ne de bugünümüz dürüst bir ahlak üzerine inşa edildi. Yeşilçam melodramlarından siyasi söylemlere kadar, çıkar temelli kültürel kodlar bizi temel insani değerlerden sistematik biçimde uzaklaştırdı.

Spinoza’nın ahlak kavramı, tam da burada devreye giriyor. Spinoza’ya göre insan, aklını ve vicdanını rehber edindiğinde özgürleşir. Gerçek özgürlük, toplumun çürümüş değerlerine boyun eğmek yerine erdemli olmayı seçebilmektir. Başkasının acısını tam anlamasak bile onu görmezden gelmemek; çoğunluğa körü körüne uymak yerine doğruyu yapma cesaretini göstermek; güçlü olanın değil, adil olanın yanında durmak… İşte asıl insanlık sorumluluğu budur. Vicdanıyla barışık olmak, ödüllerden ya da itibardan çok daha değerlidir. İnsan, ancak böyle yaşadığında hem kendine hem başkalarına karşı dürüst ve özgür olabilir.

Oysa biz, İranlı düşünür Daryush Shayegan’ın dediği gibi, artık ne Batı’nın bireyci sistemine ne de Doğu’nun geleneksel mana evrenine tam anlamıyla aitiz. Onun “melez bilinç” dediği hâl tam da biziz: Bir ayağımız geçmişte, diğeri modern dünyada, ama ikisine de tam basamayan, havada asılı bir bilinç. Artık yalnızca kültürel değil, ruhsal olarak da araftayız. Ne vicdana, ne sisteme, ne de ahlaka tam olarak yaslanabiliyoruz. Bu bir bireysel sancı değil; bu bir çağ yangını.

Biz, 80’lerde doğup 90’larda çocuk olan, 2000’lerde ergenliğini tamamlayan bir nesiliz. Bizi yetiştirenler, 50’lerin, 60’ların çocukları, 70’lerin gençleri… Kendi dönemlerinin zorlukları ve bastırılmış duygularıyla şekillenmiş bir toplumun evlatları onlar. O çok konuşulan “boomer” kuşağı. Ama aslında, bugün geçmişin izlerini taşırken zorlu buhranlarla şekillenmiş bir ortamda yetişmiş, savunma mekanizması olarak inkarı geliştirmiş ve gerçeklerle yüzleşmekten çekinen genç Cumhuriyet neslinin temsilcileri de onlar.

Bize bırakılan dünya, çözümsüzlüklerle örülü bir kaos. Belki de bugün sesimizi bu denli yükseltiyor olmamızın nedeni, bir yandan geçmişin değerlerine bağlı kalmaya çalışırken diğer yandan kendi yolumuzu bulma çabamızdaki çelişkilerdir. Ebeveynlerimizle ve onları şekillendiren toplumsal baskılarla empati kurmaya çalışırken, aynı anda kendimizi anlamaya ve iyileştirmeye çabalayan bir kuşağız biz. Yıllarımız farkındalık arayışıyla geçti; aile mitini en yoğun şekilde yaşayan ve yaşatmaya çalışan bir neslin çocuklarıyız. Ezberlenmiş, baskıcı bir sistemin içinde büyüdük.

Bugün her taraftan çürüyen, eriyen, yok olan bir düzenin içindeyiz. Sorumluluğu kimin alması gerekiyor? Baskın bir iktidarın ve yenilik önermeyen, statükoyu sürdüren bir muhalefetin arasında sıkışmış; varoluş mücadelesi veren bireyler olarak, her yönden bölünmeye açık bir iklimde yaşıyoruz. İçten çatırdayan bir yapı, dışarıdan da sarsılmaya açıktır. Suçu karşı tarafa atmadan önce, kendi varoluşumuzla, dünyadaki konumumuzla, vicdani aklımızla yüzleşmek zorundayız.

Düzenin her aktörünü var eden son derece kökensel, yaygın, olağan bir durum söz konusu. Bu noktada Hannah Arendt’in altını çizdiği “kötülüğün sıradanlığı” kavramını hatırlamak gerek: Kötülük çoğu zaman canavarca bir bilinçle değil, düşünmeden, sorgulamadan, sadece verilen görevleri yerine getirme alışkanlığıyla sıradan zihinler tarafından sürdürülür. İşte tam da bu nedenle, kötülük artık istisnai bir anomali değil; normalleşmiş, gündelik hayatın içine sızmış bir hâl almış durumda. Sıradan bir kötülük hâliyle, arada kalmış bir bilinçle yaşamaya devam ediyoruz. 

  • Bu nedenle Ahmet Minguzzi cinayetiyle gündeme gelen “kötülüğe itilen çocuk” kavramını hatırlayarak, onun yerine “kötülüğe itilen toplum” kavramını kullanmayı öneriyorum çünkü düşünmeyi bıraktığımız her yerde, kötülük kök salıyor.

Yakın zamanda Evre Clark’la ilgili haberleri hepimiz okuduk. Genç bir kadın, birkaç haftalık ömrü kaldığını söyleyip yardım istediğinde ona şüpheyle yaklaşanlar vardı. Birkaç gün evvel ise ölüm haberini aldık. Şimdi merak ediyorum: Şüphe duyanlar, o haberi okuduklarında ne hissetti?

Bunca şüphenin ortasında sesini çıkaranların göze aldıklarını düşündükçe, kimi zaman kendilerini bütünün hayrına feda ediyorlarmış gibi geliyor. Evrensel akıldan şaşmayarak, kendimizden şüphe etmek yerine, bizi şüpheye sürükleyenleri sorgulayarak, yeni bir yola başlayabiliriz belki de. 

Sosyal medya çağının yapay zekayla birleşmesi, bizleri kaçınılmaz biçimde şüpheye itiyor. O zaman pusulamız ne olmalı? Vicdanımız. Kendimizle hesaplaşma vakti geldi.

Meseleleri mesele etmezsek, mesele kalmaz mı?

Hayır. Meseleye göz yumar, konuşmazsak ortadan kalkmaz; görmezden geldiğimiz her şey, bir gün çok daha büyük bir patlamayla karşımıza çıkar. Ve bugün, işte o patlamanın tam ortasındayız.

Statükonun bozulmasından duyulan korku, patriyarkayı besler. Çünkü tüm sabit sistemler–dişil ya da eril olmasına bakılmaksızın–aslında birer patriyarkadır. Buradaki “patriyarka” yalnızca erkek egemenliği değil; değişimden korkan, otoriteyi elinde tutmak isteyen her yapıdır. Esas olan, baskının kimden geldiği değil, nasıl sürdürüldüğüdür.

Eşik bekçileri yalnızca siyasette değil; sanatta, kültürde, evin içinde ve diğer tüm sistemlerde de karşımıza çıkar. “Eşik bekçisi” dediğim, kimin konuşma hakkı olduğuna, kimin görünür olabileceğine karar veren görünmez otoriteler. Yeni geleni dışlar, değişimi bastırır, bilinenin konforunda kalmayı isterler. Onlara göre rahatsızlık tehlikelidir; çünkü rahatsızlık, değişimi çağırır.

Çoğunluk da sunulan bu konformizme sıkıca tutunur. Konformizm, maddi bir altyapıya ihtiyaç duymadan, baskıcı ortamların sağladığı bir korunma kalkanı; örgütlü bir zayıflık ve nostaljiyle beslenen bir korku hâlidir.

Mikrodan makroya, makrodan mikroya işleyen bir döngü bu. Küçük bir ailenin içindeki tahakküm, toplumun genel yapısına bire bir yansır. Bir evde bastırılan çocuk, bastırılan vatandaşın prototipidir. Mikro yapıdaki her şey, makro sistemin aynasıdır. Ve biz, bu döngünün farkında olup onu sorgulamaya ve kırmaya çalışan bir kuşağız.

Adını koyalım: Patriyarkal düzeni ve ifşa süreçlerini düşündüğümüzde karşımıza çıkan tablo çok katmanlı. Ayşe Tokyaz, Rojin, Münevver, Narin… Kayırılan erkeğin yarattığı kaos ve ardından gelen tepkiler, toplumsal yapının derinlerine işleyen bir sorunu gözler önüne seriyor. Bu noktada artık şunu açıkça söylemek gerek: Mesele bir “kadınlık sorunu” değil; temelde bir “erkeklik sorunu” var. Bu sorun, konuşamadıklarımızı, sustuklarımızı ve korktuklarımızı besliyor. Ve dikkat edin: Bilinçli bir tekrarla belirtmeliyim ki, bu “erkeklik” yalnızca biyolojik cinsiyetle sınırlı değil.

  • Patriyarka, statükoyu koruyan bir sistem olarak; cinsiyet, statü, yaş gözetmeksizin herkeste kendini gösterebiliyor. Karşı mahallelerin sandığın kadar farklı olmadığını görmek ise en büyük yüzleşmeyi beraberinde getiriyor.

Ama artık parçalara ayrılmakta olan bu düzenin sınırlarından çıkmak zorundayız. Kendi değerlerini yaratabilen ve mevcut düzeni aşabilen bir bireye doğru evrilmeliyiz. Bu “üstinsan”; mevcut düzeni yıkıp kendi değerlerini yaratabilen bireydir. Sürüden ayrılır. Kabile kültürünü geride bırakır. Rehbersiz yürümeye cesareti olan insan tipidir. Kabileden bireye, sürüden bilince.

Meseleleri mesele edelim ki, mesele kalmasın

Yüzleşmek gerek. Her yönden. Her yerden. Kendimizle, ailemizle, toplumla, sistemle. Algofobi, yani acıdan korkmak, bu çağın hastalığı. Ruhsal bir felç hâli. İnsanlar artık en çok acıdan korkuyor. Sanki bakarsan yıkılacakmışsın gibi… Ama artık korkmadan bakmak zorundayız. Çünkü bakmadığımız her şey, büyüyüp karşımıza çıkıyor. Vicdani doğrudan şaşmadan, yalnız yürümeyi göze alarak… Çünkü yanlış olmakta kalabalık olmaları, onları haklı çıkarmaz. Yalnız yürüyebilen ise birlikte yürüyebilendir. Bu öyle bir paradokstur ki bireyselliği tatmamış kalabalıklar, yalnızlığı en ağır olanlardır.

Günah keçisi olarak adlandırılmak da bundan kaynaklanır. Yozlaşmanın içinde erdemini korumaya yeltenenin üzerine yapıştırılan yaftadır bu. Aynı zamanda sanatçıyı doğuran, var eden ve onu sancıyla kuşatıp üretmeye iten bir dışlanmışlıktır. Belki de tam da bu durum, Platon’un Filozof Kralı'nı yaratan unsurdur. Çünkü Platon’a göre hakikati arayan, erdemli ve bilgeliğe ulaşmış kişiler, yani filozoflar, ideal yöneticilerdir. Ne var ki bu kişiler çoğu zaman toplumda anlaşılmaz ve dışlanır; onları olgunlaştıran da çoğu zaman işte bu yalnızlık ve dışlanmışlıktır.

Daha da geniş bir perspektiften, kuş bakışı bakmaya çalıştığımızda ise her failin bir zamanlar mağdur olduğunu görürüz ama kimseye ulvi olma borcumuz yoktur. Şiddet yalnızca fiziksel değildir; statükoyu sürdürmeye yönelik her hareket, şiddet üretir. Toplumsal travmalar birbirini besledikçe, bu döngü giderek birbirine kenetlenir ve kaçınılmaz bir sona doğru sürükler bizleri.

Peki, biz bu noktada ne yapacağız? Sınırlarımızla, dolayısıyla kendimizle yüzleşebilecek miyiz? İşte asıl güç burada saklıdır: Cesaretle bakabilmek, yalnız yürüyebilmek ve böylece birlikte yürümeye, dönüştürmeye başlamaktır. Çünkü ancak bu yol, hem bireyi hem toplumu gerçek anlamda özgürleştirebilir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Lara Kamhi

İstanbul merkezli bir medya sanatçısı, film yönetmeni, yazar ve küratördür. 2010’dan bu yana işleri Türkiye’de ve uluslararası alanda sergilenmiş; deneysel filmleri çeşitli festivallerde yer almıştır. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro, Paris Amerikan Üniversitesi’nde film çalışmaları eğitimi aldıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Film ve Televizyon Bölümü’nden Yüksek Onur derecesiyle mezun olmuş; ardından University College London Slade School of Fine Art’ta Fine Art Media alanında Onur derecesiyle yüksek lisansını tamamlamış ve Julian Sullivan Başarı Ödülü’ne değer görülmüştür. Sanatsal üretiminin yanı sıra yazarlık pratiğini de sürdüren Kamhi, sinema ve medya sanatları üzerine eleştirel metinler kaleme almaktadır. Yıllar içinde farklı mecralarda yayımlanan yazılarında görsel algı, sinematik deneyim ve çağdaş anlatı biçimlerine odaklanır. Disiplinlerarası işbirliklerini ön plana çıkaran bağımsız sanat girişimi Prizma Expanded’ın kurucusu ve küratörüdür. Bu platform aracılığıyla sinema, video ve performans alanlarını bir araya getiren projeler üretmiş; sergiler ve gösterim programları düzenlemiştir. Akademik ve bağımsız alanlarda yürüttüğü çalışmalarıyla Türkiye’de deneysel sinema ve medya sanatları alanında kendine özgü bir konum edinmiştir.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Ayça Örer

·

25 Tem 2026

Kumardan alışverişe: Görünmez bağımlılıklar neyi görünür hâle getiriyor?
AngstAngst

HİKAYE

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Nis Tuğba Çelik

·

25 Tem 2026

Büküldüğümüz yerden buluşmak: Anksiyete politik mi?
AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?