Bir Pop Yalnızlığı: Jessy Lanza

Jessy Lanza’nın analog merakıyla süslediği ve caz geçmişinden yüz bularak dışa vurduğu pop duyarlılığına kulak vererek hayatına sızmaya çalıştım.
Bir Pop Yalnızlığı: Jessy Lanza

Jam Session - Duende - 27 Mart
Jam Session ile birlikte

Jam Session sahnesi Büyük Ev Ablukada’yla açılıyor İrlanda ruhunu İstanbul’un en güzel sahnelerine taşıyan ve şehrin iki yakasını alternatif sahnenin öne çıkan isimleriyle bir araya getiren The Irish Spirit Jam Session’ın geri döndüğünü geçtiğimiz hafta duyurmuştuk. Şimdi sıra geldi, hem müziği hem de bir yıldır kapalı kalan mekânları ve sektörü destekleme ana hedefiyle, #RuhunuDinle mottosuyla geri dönen Jam Session'ın mekânlar arası müzik yolculuğunun ayrıntılarını açıklamaya. İstanbul’un en güzel sahnelerinde gerçekleşecek konserlere, oyuncu ve komedyen Efe Tunçer’in sürpriz konuklarla gerçekleştireceği iki söyleşinin de eşlik edeceğini hatırlatalım. Jam Session’ın #RuhunuDinle çağrısına, "Aramıza katıl!" davetine kulak verenleri The Irish Spirit’in Instagram ve YouTube hesaplarına alalım. Sahnede kimler var? 28 Mart - Salon İKSV – Büyük Ev Ablukada Jam Session bu yıl, Tayfun Polat’ın ifadeleriyle “yaptığı her şeyin yolunu kendi açmış, açtığı yolla oyunun kurallarını değiştirmiş” bir ekiple açılıyor. Büyük Ev Ablukada, özlediğimiz performanslarından birini İstanbul’un en güzel sahnelerinden birinde, Salon İKSV’de gerçekleştiriyor. 30 Mart – Blok Mekan - Nilipek. Kendi hikâyelerini sakin bir tavır ve akustik popla alternatif rock türleri arasında gidip gelen müziğiyle anlatan Nilipek., 30 Mart'ta Blok Mekan'da gerçekleşecek performansıyla The Irish Spirit YouTube kanalına konuk oluyor. 31 Mart – Dağ Kulübesi – Can Güngör Can Güngör hem sevdiğimiz bir müzisyen hem de sevdiğimiz müzisyenlerin yanında görmeye alıştığımız bir prodüktör. Yalnız Ölmek teklisiyle Spotify'da Türkiye Viral 50 listesine 1 numaradan giren Can Güngör'ün "zaman zaman sakin, zaman zaman coşkulu, bazen de tekinsiz" müzikleri Dağ Kulübesi’nde. 1 Nisan – Bina - Barış Demirel ft Da Poet 1 Nisan’da Bina sahnesi; Türk müziği, caz, hiphop ve ambient esintili trompetiyle derinlerde mutlu olanların, kanadı kırıkların arkadaşı olan Barış Demirel’le güçlü sözleri ve oturaklı beat'leriyle rap sahnesinin öne çıkan isimlerinden Da Poet’i buluşturuyor. İkili, birlikte çıkardıkları DPBD'de boşuna söylemiyor, Nisan Güzeldi. 2 Nisan – Bina - Evde Ekibi Nova Norda, Sedef Sebüktekin, Birkan Nasuhoğlu ve Canozan'ın Sapanca'da birkaç hafta kapandıkları evde ürettikleri sekiz şarkı, bir müzik projesine dönüştü. Evde, bu deneyimin çıktılarını 2 Nisan'da Bina sahnesinde duyuruyor. 3 Nisan – Arka Oda – insanlar Enerjisi yüksek, neredeyse punk sayılabilecek tutumları Anadolu mistisizminden beslenen techno folk ekibi insanlar, 99'dan bu yana Kadıköy'de alternatif işleri var etme gayesiyle hareket eden arkaoda'da olacak. 6 Nisan – Kulp – KeuS Kerem ve Suat’ın elektronik müzik aşkının bir duo’ya dönüştüğü KeuS’un Asmalımescit'in gözdesi Kulp'ta duyuracağı seti kaçırmak istemeyenler için 6 Nisan’da en doğru adres, The Irish Spirit YouTube kanalı. 9 Nisan – Blok Mekan – Lara di Lara Arka arkaya yayımladığı Bekledim, Çok Yakınken ve Bedeninin Her Bir Kıvrımında teklileriyle 2021'e dair umut veren şeylerden biri olan Lara Di Lara, 9 Nisan'da Blok Mekan'ın konuğu. 10 Nisan – Salon İKSV – Lalalar Ali Güçlü Şimşek, Barlas Tan Özemek ve Kaan Düzarat’ın üçlüsü Lalalar; retro-sinematik baslar, elektronik beat’ler ve kırık vokallerle Anadolu ezgilerini Salon İKSV sahnesine taşıyacak.

Daha fazlasını öğren

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

“Direksiyonu sağa kırdı. Lastiğin altındaki çakıl taşları bir anda esir kaldığı parmaklıkları kemirmeye başlamış gibi sesler çıkardı. Daha fazla camın arkasından bakamazdı batan güneşe. O anın bir tekrarı yoktu. Bugün uyandığında olduğu kişi de daha önce hiç yaşamamıştı zaten. Sanki gizemli bir haritayı çözmüş ve nihayetinde varması gereken yere ulaşmış gibiydi. Halbuki tek yaptığı, her zaman olduğu gibi kötü bir haber aldıktan sonra yola çıkmaktı. Neresi olduğuna bakmadan ve gözünü ufuktan ayırmadan gidebildiği kadar uzağa gitmekti. Bir yerde tekrar kendisine varacağını anladığında, asla veda etmemesi gerektiğini de öğrendi.”

Bu yazdıklarımı 26 Nisan’da açıklanacak Oscar ödüllerinde En İyi Film dalında aday olan Chloé Zhao yönetmenliğindeki Nomadland’de Frances McDormand’ın oyunculuk olarak adlandırmak istemediğim muazzam performansıyla hayat verdiği Fern karakterinin zihninden okuyabilirsiniz. Ya da New York’ta kira sözleşmesini yenilemeyip eşyalarını depoya koyduktan sonra çıktığı uzun turnenin daha başında pandemi yüzünden geri dönen ve otoparkta onu bekleyen karavanıyla birlikte tüm dünya kaosun içindeyken kendini en güvende hissettiği yere, yani yollara sığınan Jessy Lanza’nın hayatından da bakabilirsiniz. Ben Nomandland’ı, tekrar izleyeceğim o güzel güne bırakıp hikâyenin tamamını dinlemek için Jessy Lanza’nın yanına oturdum. Onun analog merakıyla süslediği ve caz geçmişinden yüz bularak dışa vurduğu pop duyarlılığına kulak vererek hayatına sızmaya çalıştım. 

Jessy Lanza

Miras kalan synthsizer’lar: Altı-yedi yaşlarında piyano çalmaya başlayan Jessy Lanza, müzisyen bir anne baba tarafından müzik ve dans başta olmak üzere pek çok farklı alanda derslere katılması teşvik edilerek yetiştirildi. En başından beri piyano çalarak şarkı söylemekten keyif alan Lanza, kendi eserlerini yazmaya çok küçük yaşlarda başladı. Bir yandan müzikli dünyasında oyunlar oynarken diğer yandan babasının öğretmenlikten arta kalan zamanında evlerinin bodrum katında kurduğu stüdyosundaki synthsizer koleksiyonuna hep merakla baktı. Kendini ona eşlik ederken hayal eden Lanza, henüz nasıl çalacağını öğrenemeden 16 yaşında babasını kaybetti. O da zihninde babasının başrolde yer aldığı sesli dünyayı yeniden canlandırmak adına kendini ondan miras kalan synthsizer’ları kurcalarken buldu. Daha en başından büyüdüğü dijital ortamın kusursuzluğundan sıyrılıp analog müzik aletleriyle doldurduğu boşluklar, ileride adım atacağı yolun göstergesiydi. Nitekim öyle de oldu. Henüz yaşadığı travmanın bile farkında değilken bir bodrum katının loş ışığında gelecekten gün çalmaya başladı. 

Cazın dili: Her ne kadar piyanonun başına oturup saatler geçirmekten keyif alsa da yatak odasının altında onu bekleyen müzik aletleri, sınıfın en ketum ve utangaç öğrencileri gibiydi. Bu duvarı yıkmak için onların dünyasına girmesi gerekiyordu. Zaten o da liseyi tamamlar tamamlamaz caz müziği öğrenimi almak için üniversitenin yolunu tuttu. Çoğu sefer asla dinlemeyeceği müziklere maruz kalsa da bu ona başkalarının ürettiği seslere nasıl yaklaşacağını öğretti. Eğitim programının büyük kısmında transkripsiyon olan bir bölüm seçmesi tesadüf değildi. Yapması gereken sevdiği bir soloyu veya hayran olduğu bir müzisyeni belirlemek ve onun nasıl çaldığını ritmik olarak yazmayı öğrenmekti. Nitekim Jessy Lanza da bunu yaptı. Merkezine pop müziğini cazla birleştiren Erykah Badu, Jill Scott, The Roots ve D’Angelo gibi sanatçıları aldı. Diğer yandan Miles Davis, Herbie Hancock ve Buddy Miles gibi efsanelerin müzik türleriyle olan ilişkisini sorguladı. Yeterince derine indiğini hissettiğinde okuduğu bölümü tamamlamadan Hamilton’a, yani evine geri döndü ve babasından kalan Yamaha dx7 ve annesinden ödünç aldığı Polymoog ile şarkı yapmaya başladı. 

Taşlar yerine oturdu: Bir yandan analog müzik aletleri arasında benzersiz sesleri keşfetmeye çalışan Jessy Lanza, diğer yandan küçük yaşlardan beri hayranı olduğu pop müzik geleneğini onurlandırmak istedi. Stüdyoda geçirdiği temaslı zamanların ardından ortaya yumuşak dokulu synth’lerin ve hassas mühendislikle üretilmiş davul desenlerinin kesik fakat deri altına işleyen vokallerle buluştuğu bir müzik çıktı. Kimi zaman zihinin bir köşesinde kimi zaman çalışma masasının üstündeki kâğıda karalanan “kargaşa" ve “çatışma” kelimeleri, Lanza’nın müzik üretimindeki temel dinamikler oldu. Bu yüzden her zaman seslerle duygularını eşleştirdi. Şehirdeki sırdaşı ve üretim partneri olan prodüktör Jeremy Greenspan ile Lanza’nın yolları kesiştiğinde artık bir sonraki aşamaya geçmenin vakti çoktan gelmişti. Zaten her şey direksiyonu kırmakla başlar. İkilinin hazırladığı şarkılar, bir konser sonrası tanıştıkları Kode9’nın kulağına ulaşınca Lanza bir anda kendini Hyperdub etiketiyle yayımlanan Pull My Hair Back isimli ilk albümünü elinde tutarken buldu. 

Jessy Lanza - All The Time 

Ters yön: İlk albümün ardından hüsranla sonuçlanan her biri bir diğerinin kopyası ilişkiler arasında mutsuzluğun sınırlarında dolaşan Jessy Lanza, bu süreçte müzik öğretmenliği yaparak ayakta kalmaya çalıştı. Ne zaman ki karamsar hisler yine etrafını sardı, başa geri döndü. Yeniden Jeremy Greenspan ile stüdyoya kapanan Lanza, bu sefer ona gece kulüplerinde solo performansların kapısını açan Oh No adını verdiği yeni bir albümle geri döndü. Her ne kadar başarılı bir albüme imza atsa da Lanza için eve dönmek başa dönmek gibiydi. Yorgun bir turnenin ardından daha fazla aynılığın içinde kalmayı reddederek Hamilton’dan "duygusal olarak etrafındaki her şeyden ve herkesten çok izole hissettiği" New York'a taşındı. Yaşadığı hislerin tam tersi yönünde şarkılar üretmek onun kurtarıcısıydı. Kötü anıları hatırlattığı için araya kilometreler koyduğu yolculuklardan farksızdı… "Müzik üzerine çalışmaktan başka bu duygularla yapacak pek bir şeyim yoktu. O zamanlar kendimi ele geçirmem gereken tek şey albümdü.” diyen Lanza, geçtiğimiz yıl All The Time adlı son albümünü yayımladı. Bir başka deyişle şimdiye kadar ki en savunmasız, en dürüst ve en hareketli albümünü arşivine ekledi. Belki şimdilik kariyer adımları yarıda kalsa da Jessy Lanza’yı parlak bir geleceğin ve daha pek çok yolculuğun beklediğini söylemek mümkün. Tıpkı José Saramago’nun dediği gibi…

“Yolculuklar hiç bitmez. Sadece yolcular biter. Hatta bunlar hafızada, anılarda, anlatırlarda uzayıp gidebilir. Yolcu sahilde kuma oturup “Görecek başka bir şey yok” dediğinde öyle olmadığını biliyordu. Yolculuğun sonu yalnızca bir başkasının başlangıcıdır. Görülmeyeni görmek, görülmüş olanı tekrar görmek, yazın görülmüş olanı baharda görmek, gece görülmüş olanı gündüz görmek, daha önce yağmur yağan yeri güneş altında, yeşil buğdayı, olgun meyveyi, yer değiştirmiş taşı, orada olmayan gölgeyi görmek gerek. Atılmış adımları tekrarlamak için onlara basa basa ve yanında yeni yollar açmak için geri dönmek gerek. Yolculuğa yeniden başlamak gerek. Her zaman.”

Bu zamana kadar Keşif Sahnesi’ne konuk olan sanatçıların yer aldığı Spotify çalma listemize buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

Hayat ve sanat arasındaki boşlukta

İçindekiler: Bir pop yalnızlığı, aşırılığın belgeleri, heykelden albüm kapağı, problemli oran 85/15 ve dahası.

26 Mar 2021

Jam Session ile birlikte
Kaynak: Artsy Fotoğraf: Terry Van Brunt

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları

Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

24 Ağu 2026

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları
DuendeDuende

HİKAYE

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Aslı Ildır

·

24 Ağu 2026

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?
DuendeDuende

HİKAYE

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Eda Solmaz

·

24 Ağu 2026

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine
DuendeDuende

HİKAYE

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Enes Köse

·

21 Ağu 2026

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?
DuendeDuende

HİKAYE

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Ağu 2026

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı