Doğanay Tolunay: Yeni yangın rejimiyle, eskisine göre mücadele etmeye çalışıyoruz

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölüm Başkanı Doğanay Tolunay’a yangınların öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenleri, içinde bulunduğumuz “yeni yangın rejimi”ne nasıl uyum sağlayabileceğimizi ve yeni torba yasanın yangınlara olası etkilerini sorduk.
Doğanay Tolunay: Yeni yangın rejimiyle, eskisine göre mücadele etmeye çalışıyoruz

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Bilgi ve teknoloji çağında yaşamak günlük hayatımızın hemen her alanını kolaylaştırdığı gibi yanlış bilginin de kontrolsüzce yayılmasına neden oluyor. Öyle ki afetler gibi ani gelişen durumlarda bu kakafoni kimi zaman doğanın ve bilimin gösterdiği gerçekleri görünmez kılıyor; panikle birlikte hatalı uygulamalara da yol açıyor. 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölüm Başkanı Doğanay Tolunay’a yangınların öncesinde ve sonrasında yapılması gerekenleri, içinde bulunduğumuz “yeni yangın rejimi”ne nasıl uyum sağlayabileceğimizi ve yeni torba yasanın yangınlara olası etkilerini sorduk.

Orman yangınları şimdilik sönmüş ve etrafında dönen tartışmalar nispeten durulmuşken en temel sorudan başlayalım, biz neden her yaz yanıyoruz?

Ege ve Akdeniz bölgesi Akdeniz iklimi olarak adlandırdığımız iklim koşulları nedeniyle her zaman yangın çıkabilecek bölgelerimizdir. Buralarda yangın çıkmasını engellememiz mümkün değil; azaltabiliriz ama yangınla yaşamaya alışmamız gerekiyor. Bu bölgenin iklim şartları ve bu şartlara uygun olarak yetişmiş doğal bitki örtüsü kızılçamlar ve makiler olduğundan hatalı insan davranışları nedeniyle çıkan yangınlar kısa sürede çok geniş alanlara yayılıyor. Ama yangınları bu bitkiler çıkarmıyor, tüm dünyada ve Türkiye’de yangınların %87-90’ını insanlar çıkarıyor; her geçen yıl yangın sayımız artıyor.

1990’larda yılda 1.500 kadar yangın çıkarken son 10 yılın ortalaması 2.700’e ulaştı. Geçen yıl 3.800 yangın çıktı, bu yıl şimdiden 2.000’i geçtik yangın sayısında. Aynı gün içerisinde 100’e yakın yangın çıkabiliyor. Bu kadar çok yangın çıkınca da etkili olarak müdahale etme şansımız olmuyor. Helikopterimiz, uçağımız yer ekibimiz yeterli olmuyor. Ya da 100 yangından 99’unu söndürüyorsunuz ama bir yangın bile 10 binlerce hektar alanın yanmasına neden olabiliyor. İzmir’de son meydana gelen yangınlarda 20.000 hektarın üzerinde ormanlık alan yandı örneğin.

Nasıl çıkarıyor peki insanlar bu yangınları?

En klasik örneğimiz anız yangınları: Köylülerin hasat sonrasında tarlada kalan saman saplarını yakması sonucunda başlayan yangınlar ormana sıçrıyor ve geniş alanları yakıyor. Bunun haricinde ormanlık alanlara izmarit atılması, piknikçilerin mangal yakması gibi nedenler var. Son birkaç yılda balya makinası biçerdöver gibi tarım aletlerinden çıkan yangınları görmeye başladık. 

Sürekli olarak insan orman etkileşiminin artması yangın sayılarını da artırıyor. Kentlerimiz ormanlık alanlara doğru genişliyor ya da kentin ihtiyacı olan altyapılar ormanların içine yapılıyor. Bunun yanında köylülerin ya da sonradan kırsala yerleşmiş, doğayı tanımayan kentlilerin bahçelerinde elektrikli testere, kaynak makinası çalıştırmaları, çöp yakmaları nedeniyle çıkan yangınlar görmeye başladık. Özellikle 2020 yılı sonrasında sayısal olarak az da olsa, yanan orman alanlarının %25’inden elektrik nakil hatları ve enerji tesisleri sorumlu. Özellikle ulaşılması zor alanlardan geçen elektrik hatlarında çıkan yangınlara erken müdahale edilemiyor, bu hatlar aynı zamanda hava araçlarının müdahalesini de engelliyor.

Yangınların artışında son yıllarda etkisi giderek artan iklim krizinin rolü nedir?

İklim değişikliği orman yangınlarının çıkmasına neden olmaz ancak insan kaynaklı yangınlar artık eskisine göre çok daha hızlı bir şekilde büyüyor, geniş alanlara yayılıyor, ilk ekipler oraya gelene kadar yangın çoktan müdahale edilmesi zorlaşmış bir boyuta ulaşıyor. Eskiye göre, özellikle 2020 yılından itibaren daha sıcak ve kurak bir iklime sahibiz. Eskiden ağustos ayında eyyam-ı bahur denen sıcak hava dalgası gelirdi, artık haziran ayında da sıcak hava dalgaları yaşamaya başladık. Bunlar artık 3-5 gün sürüyor, bir de o sırada hava rüzgarlıysa çıkan yangın kısa sürede geniş alanlara yayılıyor. Ben bunu “yeni yangın rejimi” olarak adlandırıyorum.

Aslında 2024-2025 yıllarında önceki yıllara göre ciddi sayıda uçak, helikopter ve personel sayımızı artırdık. 2023’e kadar 30-35 helikopterimiz birkaç tane uçağımız vardı, şu anda 105 helikopter, 27 uçağımız var. 8-10.000’i orman yangın işçisi olan 25.000’e yakın personele sahibiz. Arozözler, 3.000’e yakın yangın söndürme aracı var; bunlara rağmen geçen yıl Türkiye tarihinin en fazla yangın çıkan yılı oldu ve 27.000 hektar alan yandı. 2025’te daha şimdiden yangınlar açısından en kritik olan temmuz ve ağustos aylarını yaşamamış olmamıza rağmen 20.000 hektardan fazla orman alanımız yandı.

Günümüzde aynı anda çok sayıda yangın çıkıyor. Bir yıl içinde 3.800 yangın çıkabiliyor; aynı günde 100 tane yangın çıktığı oluyor ve bu yangınlar başladıktan sonra dakikalar içinde yüzlerce, binlerce metreye yayılabiliyor. Örneğin İzmir’deki yangın 24 saat içinde 20 kilometre mesafe kat etti. Biz yeni yangın rejiminde, yangınlarla eski yangın rejimine göre mücadele ediyoruz. Bütün stratejimizi yeni koşulları dikkate alarak afet risk yönetimi kapsamında, yangınların çıkmasını önleyecek çalışmalara yönelmemiz gerekiyor.

Peki bugünden yarına insanların ormanlık alanlara yerleşmesini engelleme ya da iklim krizinin etkilerinin önüne geçme şansımız olmadığına göre ne yapacağız?

Marmara, Ege ve Akdeniz'de yoğun orman alanlarımız var, sıcaklıklar 40 dereceleri aşıyor ama ormanda yangın çıkabileceğine dair herhangi bir uyarı yok. Nasıl aşırı yağış beklendiğinde toplum uyarılıyorsa çok sıcak günlerde de yangın uyarısı yapılması, kırmızı alarm verilmesi gerekiyor. Bizde bu alarm sistemi yok. Bu Twitter’dan, sosyal medyadan vs. olacak bir iş değil. Her bireyin yangın riskinin yüksek olduğunu bilmesi lazım. 

Buna ek olarak yangın riski yüksek havalarda neler yapılmaması gerektiğini bizim topluma öğretmiş olmamız lazım. Çiftçi anız yakmamalı, zaten yasak. Buğday hasat edilecekse balya makinaları, biçerdöverler serin saatlerde çalıştırılmalı, araçlarda yangın söndürücüler bulunmalı. Arıcıların bal alırken arıları uzaklaştırmak için dumana ihtiyacı vardır örneğin, bunun için ateş yakarlar. Böyle havalarda ateş yakılmayacağını bilmeleri lazım. Elektrikli makinaların çalıştırılmaması lazım. Böyle riskli havalarda kepçe çalışırken taşa vurması sonucu çıkan kıvılcımdan yangın çıktığına dair kayıtlar var. İspanya’da bu nedenle 10.000 hektardan fazla alan yandı. Bu gibi havalarda insanların ormana girmemesi, kıvılcım çıkaracak faaliyetlerden uzak durması gerekiyor.

Ormanlara giriş çıkış çoğu ilde yasak ama denetim yok. Tüm yaz sezonu boyunca olmasa bile bu 3-5 günlük sıcak hava dalgaları sırasında mutlaka denetimler olmalı. Burada valiliklere ve İçişleri Bakanlığı’na görev düşüyor. Jandarma ve kolluk kuvvetlerinden destek alınabilir, drone gibi teknolojik aletlerle ormanlık alanlar kontrol edilebilir. Başka bir sürü kuruma da görev düşüyor. Yollar çok büyük yangın çıkış nedeni. Yolların kenarlarında baharda büyüyüp yazın kuruyan otlar var. Bunlar bir nevi barut görevi görüyor. Karayolları ve belediyeler bu otları temizlemeli. Benzer şekilde yerleşim yerlerinin etrafındaki kuru otlar temizlenmeli. Bunun bugün yarın yapılması lazım.

Sosyal medyaya bakacak olursak toplumun bir kısmının yanlış ya da eksik bildiği bir konu da yanan alanlarda yapılması gereken çalışmalar. Burada yaşanan sıkıntı nedir?

Çok yeni, daha dört yıl önce çok büyük bir yangın geçirdik. Bütün yıl toplamda 140 bin hektar, yalnızca 15 gün içinde 110-120 bin hektar alan yandı. O zaman yaşanan tartışmalar bugün tekrar yaşanıyor, hatta kamuoyu farkındalığının geriye bile gittiğini söyleyebilirim. Buradan çıkarmamız gereken dersler var. İlk olarak, demek ki bu alanların son durumunu ve dört yılda neler yapıldığını kamuoyuyla yeterince paylaşamamışız.

İkincisi, özellikle kentlerde yaşadığı için doğayla bağı kopmuş kişilerin doğayla arasındaki bağı yeniden kurmamız gerekiyor. Bunu yapmadığımız için kızılçam suçlanıyor mesela. Kızılçam ülkemizin beş doğal çam türünden biridir. 24 milyon hektarlık orman alanımızın 6 milyon hektarını oluşturur. İnsandan önce de bu coğrafyada var olan bir ağaç türüdür. Evet, kızılçam ormanı kolay yanar ama yangından sonra da yeniden çok hızlı bir şekilde canlanır ve ormanlaşır. Makiler de böyledir. Yazların çok sıcak ve kurak olduğu Ege ve Akdeniz’de bu şartlarda yeşerecek başka bir ağaç türümüz yok. Bu ormanların olduğu yerler çoğunlukla taşlık kayalıktır; toprak dahi yoktur.

Buraya diyelim ki zeytin getirdiniz. Zeytin binlerce yıldır kültüre alınmış bir bitkidir. Sulamadan, gübrelemeden, bakım yapmadan zeytin olmaz. Kaldı ki zaten zeytin hem meyveleri yağlı olduğundan hem de yapraklarında yanıcı ve uçucu bileşikler bulunduğundan kızılçamdan daha hızlı yanar. Aynı şekilde badem ve ceviz gibi meyve ağaçları da bakımı, sulaması yapılmadan bu alanlarda yaşayamaz. Bakımını yaptığınız, sürdüğünüz, gübrelediğiniz alanlar da orman değil bahçe olur ve aslında biyolojik çeşitliliği yok edersiniz. Bir de diyelim zeytinin altını sürüyorsanız, orada yalnızca iki tane tür olur; zeytin ve zeytin sineği. Çevresine farklı meyve ağaçları diktiyseniz bir de bunlar olur. Bunlar haricinde kuş bile göremezsiniz. Oysa bir orman ekosisteminde toprakta yaşayan bitkiler, mikroorganizmalar, kuşlar, sincaplar vardır.

Bir de deniyor ki kızılçam kozalaklı, meyvesi yenmiyor, meyve ağaçları ekelim ki ekonomiye katkısı olsun. Oysa Türkiye’nin bence biraz aşırı olmakla beraber, oduna dayalı ürün ihracatı 5 milyar dolar civarında. Hemen herkesin evinde odun kullanılmış ürün vardır. 6.000’den fazla kalem ürün üretiliyor o ormanlardan. Odun dışı orman ürünleri de var: Mantar toplanıyor, defne toplanıyor; bunlardan geçimini sağlayan köylüler var. Bir başka yanlış; meyve ağacı dikelim kurt kuş yesin algısı. Aslında hayvanların çok azı meyveyle beslenir. Daha yeni haber olduğu için söyleyeyim örneğin keneye karşı doğaya keklik salınır.

İnsanlar sosyal medyadan gördükleri bilgileri doğru zannederek bu konuda baskı oluşturuyorlar ve bu baskılar da aslında hatalı uygulamalar yapılmasına neden olabiliyor. Bu baskılardan bir diğeri de yanan orman alanlarının imara açılacağı korkusu veya algısı. Türkiye’de bu konuda bir tane örnek vardır; hep gündeme gelen Bodrum’daki o otel. Bir de geçen sene İzmir yangınından sonra böyle bir durum yaşandı. Onun haricinde örneğin 2021 yılı yangınlarında 140 bin hektar alan yandı, bir metrekaresine bile herhangi imar izni verilmedi hatta madenciliğe kapatıldı ama toplum tarafından bunlar bilinmediği için sanki hemen otel yapılacakmış imara açılacakmış, madenciliğe açılacakmış gibi bir algı ve yanan alanların hemen ağaçlandırılması baskısı oluşuyor.

Kızılçam ve makiler binlerce yıldır yangınlarla iç içe yaşamaktadır ve evrimsel süreçlerini orman yangınlarına uygun olarak geçirmişlerdir. Kızılçam ormanlarında, kozalaklar ağaç üzerinde tohumunu dökmeden 10 yıl kadar kalabilir. Bu kozalaklar yangınla birlikte açılır ve tohumlar o külün üzerine düşer. Bu dökülen kızılçam tohumları sonbaharda, ilk yağmurlardan sonra filizlenmeye başlar. Yangından sonra toprak da çok kötü etkilenmez; birkaç santimlik kısımdaki mikroorganizmalar zarar görür beş altı santim aşağıda sıcaklık dahi değişmez. Kül gübredir, benim büyüklerim gül fidanlarının dibine dökerdi. Yanan yaprakların içindeki kalsiyum potasyum magnezyum gibi elementler külde bulunur. Bunlar da bitki besin maddesidir.

Yapmamız gereken hiç dokunmamak da değil. Bu sürece yardımcı olmamız gerekiyor. Yeterince kozalak ve tohum var mı diye gözlem yapmamız; toprak çok killi ya da katılaşmışsa tırmıkla çok derine işlemeden gevşeterek, buralara tohumların düşmesini sağlamak; yeterince tohum yoksa çevrede o yöreye ait yanmamış ormanlardan tohumlarla takviye yapmak gerekir. Maki alanlarını ise yalnızca korumak bile yeterli. Çoğu maki bitkisi yangından birkaç hafta sonra köklerinden sürgün verebilir. Göreceksiniz bir hafta 10 gün sonra Çeşme’den filizlenen makilerin fotoğrafları gelecektir. Buralarda koruma önlemlerini alarak doğaya şans tanımak gerekir.

Ağaçlandırma yapmak demek buralara dozerlerin girmesi demektir. Oysa dozer girip toprağı gereğinden fazla işlediğinde toprak gevşediği için yağışlarla birlikte erozyonu da artırabilir. Antalya’dan Hatay’dan hatta Muğla’dan bile getirip İzmir’e tohum ekmemek gerekir çünkü genetik çeşitlilik dediğimiz bir şey var. Yanan bir bölgeye, yakın alanlarda doğal olarak yetişmiş ağaçların tohumlarını ekmek gerekir. Farklı alanlarda yaşamış bitkilerin tohumlarını getirirseniz “genetik kirliliğe” yol açabilirsiniz. Bir yere bir tohum atarken o ağacın orada 100 yıl yaşayacağını düşünmeniz gerekir. 100 yıl sonra bambaşka iklim koşulları olacak. Bu bitkilerin o ortama uyum kapasitesini artıran şey genetik çeşitliliktir. Biz nasıl aşırı sıcak havalarda eve kapanıp klimayı açıyorsak bitki ve hayvanlar da genetik çeşitlilik sayesinde ortama uyum sağlar.

Zeytinden bu kadar bahsetmişken son dönemde gündemimizde olan, zeytinliklerin maden faaliyetlerine açılmasını da içeren yeni torba yasadan da bahsetmek isterim. Yaratacağı bütün olumsuzluklar bir yana, bu yasanın geçmesinin yangınlara ne gibi bir etkisi olur?

Torba yasanın daha çok zeytinliklerin taşınmasıyla ilgili maddesi gündeme geliyor. Bana göre bu maddeden çok daha riskli maddeleri var. Zeytin ağacı taşınabilir mi? Bakımını, kök terbiyesini yaparsanız taşındığı yerde uygun toprak koşullarını sağlarsanız, kök geliştirici hormon ve gübreler kullanırsanız bir taneyi, iki taneyi başarılı bir şekilde taşırsınız ki onların da eski verim gücüne ulaşması 8-10 yıl alabilir. Ama binlerce zeytini aynı anda taşımanız mümkün değil. Yapılmış örnekler var. Taşıdık dendi, sonra bakım yapılmadığı için öldüler.

Orman yangınlarıyla ilişkili olan kısım ise yenilenebilir enerji tesisleri ve madencilikle ilgili hükümler. Torba kanunda yer alan bir maddede maden ruhsatı almış alanlara dair tasarruf hakkı Maden Arama ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne geçiyor. Biz TEMA’nın yaptığı çalışmalardan biliyoruz ki zaten il bazında %90’lara varan oranda maden ruhsatı verilmiş durumda. Ormanların da büyük bir çoğunluğunun madenciliğe açılması gündeme gelebilir bu yasa sonrasında.

Maden tesisi açıldığı zaman, bunun yolu var, nakliyesi var, bu tesise elektrik götürülmesi gerekli. Yani insan faaliyetini artıracaksınız. Madenciliğin yarattığı ormansızlaşmayı falan bir kenara bırakıyorum. Burada kriter şudur: Orman içerisine insan ne kadar çok girerse en ufak bir dikkatsizlikte yangın çıkma riski o kadar artar. Şu an bile kamu yararı vardır denerek orman içerisine oteller, üniversite kampüsleri, yollar, dinî tesisler, patlayıcı madde depoları, havaalanları, mezarlıklar, hayvan barınakları, enerji tesisleri gibi 50’ye yakın tür yapının inşasına izin veriliyor. Bu izinlerin yıllık ortalama miktarı 35 bin 40 bin hektarı bulabiliyor. Türkiye’de yıllık yanan ormanlık alan son 5 yılda artmış hâliyle 20-25 bin hektar. 2020 öncesinde 8-9 bin hektar. Bugün yangınlarda kaybettiğimiz alanın 1,5-2 katını hâli hazırda bu verilen izinler nedeniyle kaybediyoruz. Yanan orman alanlarını yeniden orman hâline getirebilirken bu izinlerle yapılaşmaya açılan alanların birçoğunun geri gelmesi mümkün değil. Bu nedenle çok riskli görüyorum bu yasayı.

Az önce bahsettiğiniz “yeni yangın rejimi”ne uyum sağlama konusuna dönmek istiyorum. Bir uzman olarak sizin bireylere, kurumlara ve karar alıcılara tavsiyeleriniz nelerdir?

Elektrik nakil hatlarının ormanlardan geçmesi ve enerji tesislerinin büyük çoğunluğunun ormanların içine yapılmaya başlanması çok büyük bir tehlike. Bu hatların önemli bir kısmı çok eski ve bakımsız, kıvılcım çıkarak yangına sebep olabiliyor. İçinde kuş yuvası olan trafolar gördüm ben. Ağaçlar büyüyor dalları tellere değiyor. Bu gibi risk oluşturabilecek durumlardan bu şirketler sorumludur. Hatların geçtiği yerlerin altındaki otların temizlenmesi bu alanların çıplak bırakılması gerekir. Şirketlerin yangın öncesi mevsimde kontrol ve bakımları yapması, izolasyonlu teller kıvılcım çıkmasını önleyici ekipmanlar  gibi yeni teknolojileri kullanması gerekiyor. Ben hep bu hatların ormandan geçmemesini, geçecekse de yer altından geçmesini savunuyorum. Maliyetli diye kabul görmüyor bu öneri ama yanan ormanın maliyetini kimse düşünmüyor. Orada yanan canlıların, kaybolan yaban hayatının maliyeti zaten hesaplanamaz.

Kent içinden belediyeler sorumlu, orman içinden geçen yerlerde izinleri ve nakil hattı denetimleri Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı. Dolayısıyla çok sayıda kurumun işbirliği içerisinde çalışmasını gerektiren bir durum var ama biz koordinasyonu çok fazla sağlayamıyoruz. Özellikle de devletin eksikliğinden dem vurmak isterim.

Ormana 100 metre mesafeye kadar hiçbir şekilde yerleşim izni verilmemesi, ormanlık alana komşu olan binalarda da yangına dayanıklı materyaller kullanılması gerekir çünkü bu yeni rejimde orman yangınları kent yangınlarına dönüşüyor ve kent yangınları çok daha riskli. Kalabalık bir alan yangın tehlikesiyle karşılaştığında panik içerisinde hareket ediliyor. Yollar kapanıyor, yangına müdahalede güçlük yaşanıyor en kötüsü de herkes araçlarına atlayıp kaçmak istediği için gittikleri yolun da yangın içerisinde kalıp bu insanların olumsuz etkilenme riski var. Bu nedenle yangın sırasında nasıl davranılacağının önceden öğretilmesi çok önemli.

Eski deneyimlerimizle hareket ederek çıkan yangınların peşinden koşmaktansa yangın çıkmamasına öncelik vermemiz gerekiyor. Çok temel basit bazı şeyleri tekrar tekrar anlatmaktan daha bilimsel çeşitli yöntemleri konuşamaz hâle geliyoruz. Örneğin her yerde değil ama riskli bölgelerde bahar aylarında yol kenarlarında kent çevresindeki kuru ot ve yaprakların denetimli olarak yakılması yurt dışında çok yaygın. Bizde uygulanmıyor. Bizim artık bu gibi yeni yöntemlere geçmemiz özellikle yangın öncesi zamanda yangınların da birer afet olduğunu bilmemiz, bu bilinci oturtmamız gerekiyor ama biz bütün afetlerde risk yönetimi yapıyoruz. Depremden, selden sonra hızlı bir şekilde kurtarmaya çalışıyoruz. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar bekleyemeyiz. İnsanlar bazı şeyleri zamanla unutabiliyor. Bu bilgileri yalnızca yangın çıktığında değil her zaman konuşmalıyız. Biz de tam tersi afetler olduktan sonra hemen unutturulmaya çalışılıyor bu da çok doğru bir yaklaşım değil.

Kamuoyunun endişelerini de anlıyorum ama yangınlardan sonra yapılması gereken temel şey bu yanan alanlarda yapılan çalışmaları izlemeleri ve yanlış uygulamalar varsa bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu bilerek en yakın Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmaları. Orman Genel Müdürlükleri ve ilgili bakanlıkların da mutlaka bu süreci şeffaf bir şekilde bilim insanlarından destek alarak yürütmesi gerekiyor. Birkaç hafta içinde ne kadar alan yandı, ne kadarı kurtarılabilir hızlı bir şekilde kamuoyuyla paylaşılmalı. Yaptığınız işler topluma geçmediği sürece yanlış anlaşılmalar olabiliyor. Bu süreç 2021 yangınlarından sonra şeffaf bir şekilde yürütülmemişti.

Bu kadar yeni büyük bir travmadan çıkmış ülkede hiçbir ders alınmaması hatta geriye gidilmesi ilgili kurumlar arasındaki iletişimin koptuğu, insanların birbirini anlamadığı, kurumlara güvenin azaldığı şeklinde yorumlanmalı. Bu bağı yeniden kurmamız gerekiyor. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Deniz Aytekin

Aposto'da kültür sanat ve çevre editörü

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?