Galata Kulesi efsaneleri ve ilk uçuş


Şehir hayatında ev işlerinin akıllı yardımcısı: iRobot Roomba Robot Süpürge
Uzun, yoğun ve stresli mesailer, trafik, şehir gürültüsü, hız, yorgunluk ve bir türlü yetmeyen zaman... Tüm bunların üzerine idare edilmesi gereken, düzenli temizlenmeye ihtiyaç duyan evlerimiz… İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşamanın…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Zihnim Galata’da dolaşıyor bugün. Galata’nın ara sokakları, Galata’nın gizli hikâyelerini hatırlatıyor. Zihnimin dalgalı denizi beni çağrışımlar arasında savururken, camımın tam önüne konan kuşu fark ediyorum. Daha önce hiç görmediğim cinsteki bu kuşun farklı birçok rengi barındıran kuyruğunu inceliyorum bir süre, onu ürkütmekten çekinerek. Kuşun kuyruğunu hayranlıkla incelerken güzelliğinin farkında olan tavrını seziyorum. Biliyorum, onu izlememden keyif alıyor. Merak ediyorum: Galata Kulesi de güzelliğinin farkında mıdır acaba?
Galata Kulesi çağrışımları: İstanbul, Bizans, Cenevizliler, fener kulesi, Hezarfen ve aşk… 528 yılında Bizans İmparatoru Anastasius tarafından Fener Kulesi olarak inşa edilen ve şehrin en önemli sembolleri arasında yer alan Galata Kulesi, dünyanın en eski kulelerinden biri olarak kabul ediliyor. 1204’deki IV. Haçlı Seferi’nde yüksek düzeyde hasar alan kule, 1348’de Cenevizliler tarafından yığma taşlar kullanılarak İsa Kulesi adıyla Galata surlarına ek olarak yeniden restore ediliyor.
Cenevizliler: Bu bilgiler aklıma İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabını getiriyor. Kitapta İstanbul’a ilk kez gelen denizci Cenevizlilere, ak martının karanlıkta yol gösterdiği anlatılır. İnançlarının bir tezahürü olarak martıyı İsa Peygamber ile özdeşleştiren Cenevizliler, onu yuvasına kadar takip ettikten sonra yakalar, pişirir ve yerler. Yuvasının bulunduğu yere de onun hatırası için Galata Kulesi’ni inşa ederler.
Merak ediyorum: İstanbul silüetine gizemli bir hava katan Galata Kulesi hakkında başka hangi hikâyeler, efsaneler vardır?
Efsane I: Galata Kulesi denildiğinde akla gelen ilk efsanelerden biri Roma dönemine dayanıyor. O dönemlerdeki inanca göre Galata Kulesi’ne ilk kez beraber çıkan bir kadın ve erkek, mutlaka evlenirmiş. Ancak eğer taraflardan biri, önceden kuleye çıkarsa bu tılsımın bozulacağına inanılırmış. Ayrıca inanca göre, eğer kuleye beraber çıkacak çiftin kaderinde kavuşamamak varsa karşılarına mutlaka bir engel çıkarmış. Anlayacağımız, Galata Kulesi, bir ömür beraber yaşamayacak çiftleri kabul etmezmiş.
Efsane II: Bir diğer efsane ise oldukça romantik ve masalsı. Efsaneye göre, Galata Kulesi ve Kız Kulesi birbirlerine âşık iki kuledir ancak aralarında bulunan İstanbul Boğazı, kulelerin kavuşmasını engellemektedir. Galata Kulesi aşkına yıllarca mektuplara yazar ve Kız Kulesi’ne olan hasretini kelimelere döker. Günden güne özlemleri daha da artan kuleler, bir gün Hezarfen Ahmet Çelebi’nin kuleye tırmanmasıyla birlikte aralarındaki boğazın artık sorun olmaktan çıkacağını düşünürler. Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Avrupa yakasından Anadolu yakasına uçması da aslında iki kulenin aşkına bağlanmaktadır. Çelebi, Galata Kulesi’nin yüzyıllardır biriktirdiği mektupları yanına alarak kanatlanmış ve uçuşu sırasında Kız Kulesi’ne bu mektupları bırakmıştır. Aşkının karşılıksız olmadığını anlayan Kız Kulesi ise mektuplardan sonra daha da güzelleşmeye başlamıştır. Birbirlerine duydukları bu derin duygular ise onların yüzyıllara meydan okumasına yardımcı olmuştur ve İstanbul’un en güzel manzarasını oluşturmuşlardır.
Hezarfen Ahmet Çelebi ve ilk uçuş: Galata Kulesi’nin ikinci efsanesinde yer edinen Hezarfen Çelebi, 1623-1640 yılları arasında hüküm süren IV. Murat zamanında uçma tasarısını eyleme geçirmiştir. Geniş bilgisinden dolayı halk arasında “binfenli” anlamına gelen “Hezarfen” lakabıyla anılmıştır.
Efsanede belirtildiği gibi iki âşık kuleyi kavuşturmak için midir bilinmez ancak Evliya Çelebi’nin Seyahatname'sinde yazana göre, Çelebi 1632 yılında, lodoslu bir İstanbul sabahında, kıyıda toplanan İstanbul ahalisinin meraklı bakışları önünde, yapay kanatlarıyla Galata Kulesi’nden kendisini boşluğa bırakmıştır. Çelebi rüzgârdan faydalanmış, uçarak İstanbul Boğazı’nı aşmış ve bugünkü Üsküdar Doğancılar semtine inmiştir.
Bu uçuş deneyimi, Türkiye havacılık tarihine ilk uçmayı başaran kişi olarak geçmiştir. Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen Osmanlı tarihçilerinin birlikte hazırladıkları Osmanlı Külliyatı'nda “Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kanat takarak uçtuğu öne sürülen Hezarfen Ahmet Çelebi, sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde anıldığı ve başka hiçbir kaynak tarafından doğrulanamadığı için efsaneden öte bir anlam taşımaz.” denilme gereği duyulsa da ben bu hikâyeye inanmayı tercih ediyorum.
Merak ediyorum: Galata Kulesi’ni daha da güzelleştiren bu efsaneler, Galata Kulesi’nin de hoşuna gidiyor mudur?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Şehirde yapay aydınlatmanın sebep olduğu ışık kirliliği, Galata'nın efsaneleri, yolu İstanbul'dan geçen yabancı filmler ve dahası.
13 Ara 2020

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



