Giorgio Armani’nin ardından: Yarım yüzyıllık bir moda imparatorluğuna yolculuk

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Kırk yaşında kurduğu moda imparatorluğunu yarım yüzyılda dünyanın en güçlü bağımsız moda evlerinden biri hâline getiren Giorgio Armani, bu süreçte dünyanın en zengin ve etkili tasarımcıları arasına girdi. Bugün ise hayatının sonuna dek çalışan modanın büyük ustalarından birine veda ediyoruz.

Armani, moda tarihinin en usta İtalyan tasarımcılarından olmasının yanında, ülkesinin en önemli girişimcileri arasında yer aldı. Kendi adını taşıyan markası altında, otelden restorana, ev tekstilinden kozmetiğe uzanan ve birçok alt koleksiyonu kapsayan geniş bir evren yarattı. Üstelik tüm bunları 40 yaşından sonra, herhangi bir şirkete bağlı olmadan, tamamen bağımsız bir moda evinin çatısı altında hayata geçirdi.
Bir moda dahisi nasıl yetişir?
Giorgio Armani, 11 Temmuz 1934’te İtalya’nın Piacenza kentinde doğdu; 1. Dünya Savaşı’nın gölgeleri arasında, 2. Dünya Savaşı’nın ayak seslerini duyarak büyüdü. Tasarımlarında ve üretim anlayışında da o dönemin izleri her zaman hissedildi.

Giorgio Armani, çocukluk yıllarında, 1942.
Aslında başlangıçta vücut anatomisine duyduğu ilgi, onu doktor olma hedefiyle Piacenza Üniversitesi’nde tıp okumaya itmişti ancak iki yıl içinde bunun kendisine uygun olmadığını fark ederek okulu bıraktı ve askere gitti. Askerliği sırasında aldığı 20 günlük izin sırasında çalışmak zorunda kalması ise gerçek kariyerine giden ilk adımı atmasını sağladı. Milano’nun en ünlü mağazalarından La Rinascente’de fotoğrafçıya yardım ettiği ve vitrin tasarladığı bir işe girdi.
Bu dönemi daha sonraki bir röportajında şöyle anlatıyordu:
“Modaya neredeyse tesadüfen adım attım; zamanla içime işledi, sonunda ise tüm hayatımı ele geçirdi, hatta hayatımı çaldı.”

Askerlik sonrası dönemin modern erkek giyiminin öncülerinden, klasik erkek giyimini modernize eden Nino Cerruti’nin tasarım ekibine katıldı. Bununla birlikte farklı markalarla da çalışma fırsatı buldu. Cerruti’den bir kumaşın vücutta nasıl hareket ettiğini, sert formlar yerine yumuşak kumaşların kıyafete nasıl bir güç ve akışkanlık kazandırabileceğini öğrendi.

Sergio Galeotti ve Giorgio Armani
Kendi adını taşıyan Giorgio Armani S.p.A.’yı ise hayat ve iş ortağı Mimar Sergio Galeotti ile birlikte, Volkswagen Beetle arabasını satarak kurdular. Erkek koleksiyonlarıyla başlayan bu yolculuk, kısa süre içinde kadın koleksiyonlarının da eklenmesiyle genişledi.
Dönemin diğer modaevlerinin dayatmalarının aksine, kadın giyiminde süslü ve dar formlar yerine kadınları özgürleştiren tasarımlar sundu; “ceketlerin kralı” olarak hayatımıza girdi. Uzun kesimli ceketler, bol paçalı pantolonlar ve kuşaklı paltolarla oluşturduğu özgün siluetler, sert kalıplardan uzak, bedene uyum sağlayan bir terzilik anlayışını temsil ederken gri ve bej tonlarından oluşan sade renk paletleri, “sessiz lüks” kavramı moda literatürüne girmeden çok önce onunla özdeşleşti.

1978 Oscar törenlerinde Diane Keaton.
Avrupa’da dikkat çeken marka, kısa süre içinde Hollywood dünyasına da adım attı. 1978’de Diane Keaton, Oscar törenlerinde kırmızı halıda Armani imzalı tasarımla boy gösteren ilk oyuncu oldu. Giorgio Armani ise törenden sonra Grazia dergisine verdiği röportajda, Keaton için”‘erkek meslektaşlarının giydikleriyle rekabet edebilecek nitelikte bir şey sunmak istediğini” söyledi.

Richard Gere ve Giorgio Armani
1980’de ise American Gigolo filminde Richard Gere’in Giorgio Armani tasarımlarını giymesi, markayı uluslararası bir üne kavuşturdu. Bu dönemle birlikte Armani ve tasarımları Hollywood’un radarına girdi; marka, dönemin ikonlarıyla yeni bir etkileşim alanı kazandı.
- Daha önce Hubert de Givenchy ve Audrey Hepburn örneğinde olduğu gibi tasarımcılar genellikle tek bir yıldızla çalışırken Armani, birden fazla Hollywood yıldızıyla bağ kurarak alışılmadık bir yaklaşım sergiledi.
Böylece Giorgio Armani markası, Amerikan rüyasının tam ortasında kendine yer buldu; Emporio Armani ve Armani Jeans gibi alt markalarıyla, daha geniş kitlelere ulaşılabilir şekilde “Armani rüyasından” bir pay sundu. Milano’da yalnızca Gianni Versace bu etkiyi yakalayabilse de küresel bilinç söz konusu olduğunda İtalyan modası Giorgio Armani ile özdeşleşti.

1981’de Grace Jones, Nightclubbing albüm kapağında Giorgio Armani giydi. Japonya’dan ilham alan bu koleksiyon, Jones’un güçlü ve androjen imajıyla Giorgio Armani’nin keskin hatlara sahip, sade ama etkileyici tasarımının birleşmesiyle hafızalara kazındı.

5 Nisan 1982’de ise Giorgio Armani, Time dergisinin kapağında.
1985’te her şey adeta rüya gibi ilerlerken Giorgio Armani, hayatının ve işinin en önemli ortağı Sergio Galeotti’yi AIDS nedeniyle kaybetti. Bu kayıp onu derinden sarstı ama her zamanki gibi işine sarıldı. Amerika pazarında büyümesini sürdüren marka, 1980’lerin ardından 1990’larda da erkek modasına yön vermeye devam etti. Aynı yıl Martin Scorsese’nin kurguladığı Made in Milan belgeselinde Armani şunları söyledi:
“Toplum değişiyor ve ben de onunla birlikte dönüşüyorum. Düşüncelerimi gündelik hayatın süzgecinden geçirerek aktarmaya çalışıyorum.”
1990-1995 yılları arasında marka, kozmetikten tekstile uzanan ürün grupları ve alt markalarıyla hızla büyüdü; bu dönemde Prada, Calvin Klein ve Dolce & Gabbana gibi büyük isimlerle rekabet etti.
2001 yılında Guggenheim’da açılan retrospektif sergi, haftada 29.000 ziyaretçi ağırladı ve Giorgio Armani ismi moda dünyasında bir kült statüsüne ulaştı. Armani ise güncel trendlere uyum sağlamak yerine, kariyerinin başından beri taşıdığı “ceketlerin kralı” unvanını korudu ve “sessiz lüks” kavramıyla eşanlamlı kalmaya devam etti. Ayrıca markasının çatısı altında bir otel zinciri kurdu, üretim tesislerini bizzat denetledi ve 91 yaşına kadar markanın tüm nihai onaylarını kendisi verdi.
Çok sayıda yatırım teklifine rağmen Armani, markasını daima bağımsız bir çizgide sürdürdü. 40 yaşında başladığı yolculukta, neredeyse yarım yüzyıl boyunca özgün bir stil ve duruş inşa etti; hayatının sonuna dek cesaretle çalışmayı sürdürdü. Pek çok röportajında da belirttiği mottosu şuydu:
“Mükemmeliyetçilik ve daima yeni hedefler edinme, onlara ulaşma ihtiyacı; hayata derin bir anlam katan bir ruh hâlidir.”
Giorgio Armani’nin küçük bir İtalyan kasabasında, savaşların gölgesinde başlayan hayat yolculuğu; kararlılığın yalnızca bir erdem değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi ve varoluş biçimi olduğunu gösteriyor. Moda dünyasına kazandırdığı bu duruş, "ne zaman" başlandığından ziyade, her koşulda başlamaya duyulan cesaretin asıl belirleyici unsur olduğunu kanıtlıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Yaren Serra Akgün
İstanbul Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler, Reklamcılık ve Uygulamalı İletişim ile Kültürel Miras ve Turizm alanlarında lisans eğitimi aldı. Università Bocconi’de Art and Heritage Management eğitimi gördü. Aposto’da kreatif marka iş birliklerini yöneten Akgün; kültür, sanat, moda, seyahat ve yaratıcı endüstriler alanlarında editoryal içerik ve yaratıcı projeler üzerine çalışıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




