Hayalet şehirlerde hayatta kalma dersleri: Ana Lily Amirpour


Yapı Kredi Yayınları’nın sesli kitapları Audioteka’da
İçerik tüketme mecralarımız her geçen gün internete taşınıyor, alışkanlıklarımız değişiyor ve dolayısıyla yayıncılık da dönüşüyor. Basılı yayınları dinleyerek tüketmeye olanak tanıyan sesli kitaplar da dönüşen yayıncılığın hızla büyüyen…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Önce bir haber: İlk haftasından itibaren Keşif Sineması'nda yer alan yönetmenlerin, yazılarda adı geçen filmlerini Letterboxd’daki listede bir arada bulacaksınız. Keşif Sineması’nın her yeni yazısıyla güncellenecek listeyi, buradan takip edebilirsiniz.

2015 kışı: İstanbul’da yine bir film festivali zamanı… Fitaş’ın yüksek tavanlı, dört numaralı salonunda, kızartma yağı ve patlamış mısır kokusu sinmiş kırmızı koltuklara gömülmüş, siyah-beyaz ve fantastik bir dünyaya hazırlıyorum kendimi. Film hakkında bildiklerim siyah-beyazlığından ve fantastikliğinden ibaret zaten; bir de birçok şey söyleyen adı var ama: Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız. Filmin geçtiği İran, çekildiği ABD ya da izlendiği Türkiye… “Gece yarısı sokakta tek başına bir kız” olmanın, dünyanın herhangi bir yerinde ne demek olduğunu tam olarak bilmeme imkân olmasa da empati kurabiliyor, tahmin edebiliyorum. Filmin fantastik dünyasındaki bu genç kadın, geceleri ve sokakları en azından kendisi için birer korku unsuru olmaktan çıkarabilecek mi? Film bitiyor. Çıkışta, Fitaş’ın merdivenlerini inerken üç kadın arkadaşımla karşılaşıyorum. Yüzleri gülüyor.

Fotoğraf: Alessandra Benedetti
Sıfır noktası: İran kökenli bir ailenin çocuğu olarak Birleşik Krallık'ta dünyaya gelmiş Ana Lily Amirpour’un gençliği Kaliforniya’da geçmiş. 12 yaşından beri kısa filmler çeken yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan A Girl Walks Home Alone at Night (2014) da 2011’de çektiği bir kısa filmle aynı adı taşıyor. Amirpour’un filmi, geceleri çarşafıyla sokaklarda dolaşan ve erkeklerin kanını emen, İranlı bir kadın vampirin hikâyesini anlatıyor. İran Yeni Dalgası ve kara film öğeleri bir araya geliyor ve fazlasıyla özgün bir alt tür yakıştırılıyor filme: Vampirli-spaghetti-western. İlhamını David Lynch, Francis Ford Coppola ve Sergio Leone'den aldığını söyleyen yönetmen, İran’da çölü andıran, karanlık bir hayalet şehirle, gotik bir atmosfer yaratıyor. Cinselliği, uyuşturucusu ve cinsiyet queer'i karakterleriyle ve hatta belki de sadece gücü bir kadın karakterin ellerine verişiyle, Kaliforniya’da çektiği filminin, en azından yasal yollarla hiçbir zaman İran’da gösterilmeyeceğini bildiğini söylüyor.
İki genç kadın, iki hayalet şehir: Amirpour, ikinci filmi The Bad Batch (2016) ile İran'daki hayalet şehirden, ABD'deki bir hayalet bölgeye gidiyor. ABD tarafından toplumdan dışlanmış ve çölün ortasına salınmış insanların kendi düzenini kurduğu post-apokaliptik bir ortamda, bir yanda yeni gelenleri avlayarak hayatta kalan yamyam bir topluluk, bir yanda da sağladığı güvenli sınırlar karşılığında insanları müziğiyle ve sağladığı uyuşturucuyla kendine bağlayan bir tiran var. Bu dünyaya salındığı anda bir kolunu ve bir bacağını kaybeden Arlen, hayatta kalma mücadelesi ve intikam savaşı veriyor. Ana karakterimiz bu kez bir vampir değil, üstelik yamyamlara karşı savaşıyor.

Sırada ne var? 2016'da Venedik Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazanan The Bad Batch'in ardından Castle Rock ve The Twilight Zone gibi korku dizilerinin de aralarında bulunduğu birkaç yapımda yönetmenlik yapan Ana Lily Amirpour'un yeni filmi Mona Lisa and the Blood Moon'un çekimleri tamamlandı. Akıl hastanesinden kaçan, doğaüstü güçlere sahip bir genç kadının neon ışıklar altındaki New Orleans’te geçen hikâyesini anlatacak filmi, 1993 yapımı The Cliffhanger’ın bir kadın başrolle yeniden çevrimi izleyecek.
Diyor ki… “İnsan türüne dair gözlemim, açlıktan çok daha anlaşılması zor nedenlerle birbirimize daima kötü davrandığımız. İnsanlar birbirini parçalara ayırabiliyor. Anlatmaya çalıştığım bu.”
Ana Lily Amirpour’un A Girl Walks Home Alone at Night filmini, 17 Aralık’tan itibaren bir ay süresince MUBI’de izleyebilirsiniz. Ayrıca Duende okurlarına özel bu bağlantı üzerinden 30 gün boyunca MUBI'yi ücretsiz deneyebilirsiniz. Bu serüvende ilk filminiz A Girl Walks Home Alone at Night ya da Taner'in önerisi; Agnès Varda'nın Toplayıcılar (The Gleaners and I)'ı olabilir mi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
demek isterdik ama değil. Olsun, en azından Dream Gigs Illustrated konser afişleriyle hayallerimizi süslüyoruz. Duvarları da süslediğimiz nice günlere...
11 Ara 2020

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.




