İç politika, dış politikayı belirlerse ne olur?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Tam 3 aydır devam eden İsrail-Hamas Savaşı, politikanın en yoğun gündemlerinden biri. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları devam ederken başta Katar olmak üzere birçok bölge ülkesi, ateşkesi sağlamaya çalışıyor. Saldırılar, sıklıkla uluslararası kamuoyunda eleştiriliyor. En sert tepkileri veren ülkelerden biri de kuşkusuz Türkiye.
İsrail-Hamas çatışmanın başlamasının ardından iki tarafa da itidal çağrısı yapan Erdoğan, dengeli bir dil kullanmaya dikkat etse de kısa süre sonra bu söylemini değiştirdi. Partisinin grup toplantısında önce 2009’da Davos’ta dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e söylediği “Siz çocukları öldürmeyi iyi bilirsiniz” cümlesini yineleyen Erdoğan, kısa süre sonra Netanyahu'ya “Gazze kasabı” diye hitap etmeye başladı.
Ancak burada altını çizmemiz gereken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve kendisine bağlı olarak hükümetin yalnızca söylemlerinin değişmiş olması. Tüm sert eleştirilere rağmen hükümetin İsrail'le başta ticari olmak üzere ilişkileri sürüyor. Gazeteci Metin Cihan yaptığı araştırmayla İsrail’le sevkiyatların devam ettiğini, şirketleri araştırdığında Burak Erdoğan ve Erkam Yıldırım gibi isimlerin ve bazı AK Parti yöneticilerin ticareti sürdüren isimler olduğunu ortaya çıkarmıştı. Cihan, İsrail’e yaptırım uygulanmasını beklerken tweetlerine yasak getirildi.
Tüm bunların yanı sıra Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud'un oğlu Muhammed Hasan Şeyh Mahmud'un İstanbul'da karıştığı ve motokurye Yunus Emre Göçer’in hayatını kaybettiği kaza ile ilgili soruya “Gündem Filistin” diyerek yanıt vermedi.
İç politikayla dış politikanın girift bir şekilde iç içe geçtiği bu süreci nasıl anlamlandırmalı ve yorumlamalı? Bu dış politika anlayışının Türkiye’ye bir zararı var mı? Türkiye bu manevralarla neler kaybediyor, neler kazanıyor? Başka ülkelerde durum nasıl? Daha da geniş bir çerçeveyle: İç politika, dış politikayı belirlerse ne olur?
Tüm bu soruları Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Profesör Dr. Evren Balta ile konuştuk.

Prof. Dr. Evren Balta
Speaker Agency
İç-dış politika arasındaki ilişki nasıl olmalı? İç politika her ülke için dış politikada belirleyici oluyor mu? Örneğin şu anda bunu ABD’de de görüyoruz. Seçime gidilirken Ukrayna’ya yönelik yardımlar azaltılıyor. Bu iki alanın tamamen birbirinden bağımsız olamayacağının farkındayız, ancak ideali nasıl olmalı?
Belki de bir idealden bahsetmek çok mümkün değil. Her ülkenin kendi bağlamına göre iç-dış politika ilişkisi ve bunların birbirini nasıl şekillendirdiği farklı. Bir belirlenme ilişkisinden daha çok şekillendirme sürecinden söz edebiliriz. O ülkenin kendi koşullarına göre değişiyor. Örneğin, ABD'deki Filistin politikalarının İsrail lobisiyle yakından ilişkili olduğunu gözlemleyebiliriz. Mearsheimer'ın ünlü "İsrail lobisi" tezi, bu lobinin ABD'nin dış politikasını nasıl etkilediğini, lobilerin kongre üzerindeki etkisi gibi özgün iç politika dinamiklerini ele alır. Bu durum, bazen ABD'nin kendi ulusal çıkarlarıyla da ters düşebilir.
Türkiye’nin, İsrail’in, başka ülkelerin kendine özgü iç politika dinamikleri var. Bunlar kimi zaman o ülkedeki güçlü lobilerden, ağlardan etkileniyor. Kimi zaman ekonomik gerekliliklerden etkileniyor. İyi ekonomik ilişkiler geliştirme isteğinden, ekonominin, kalkınmanın kendine özgü biçimlerinden etkileniyor. Kimi zaman ideolojiden etkileniyor. Yönetici grupların hangi kimliklerle, hangi fikirlerle ülkeyi yönetme arzusunda olduklarından etkileniyor. Çoğu zaman tehdit algısıyla şekilleniyor. Aslında içerideki tehditlerle dışarıdaki tehditler arasında, Türkiye örneğinden de bildiğimiz üzere, yakın bir ilişki kurulabiliyor.
Yani bu ikisini birbirinden ayırmak hiçbir zaman mümkün değildi. Soğuk Savaş döneminde de mümkün değildi. Belki değişen, bugün bizim "İç politika dış politikayı daha çok belirliyor" diyebilmemizi sağlayan neden, uluslarası sistemin istikrarsızlaşmış olmasıdır. Bu istikrarsızlık hâli, yönetici gruplar açısından dış politika hedeflerinin iç politikayla ilişkisini kurmayı daha kolay hâle getiriyor. Örneğin, seçim dönemlerinde iktidar konsolidasyonu amacıyla bazı ülkelerin daha hegemonik, yayılmacı davranışlar sergilemesi veya Rusya'nın Ukrayna'yı işgali gibi olaylar, uluslararası sistemin Soğuk Savaş döneminde pek mümkün görmediği ve izin vermediği durumların bugün, uluslararası sistemin bu istikrarsız döneminde daha mümkün hâle gelmiş olabileceğini gösteriyor. Bu ilişkiyi belirleyen ve hatta şekillendiren faktörün, uluslararası sistemin dönüşümüyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Tarihsel perspektiften yaklaştığımızda, geçmişte Türkiye'de dış politika-iç politika ilişkisi nasıl kurulmuştu? Türkiye'nin, dış politikasını ideal olarak tanımlayabileceğiniz biçimde şekillendirdiği bir dönem olmuş muydu?
"İdeal şekilde ilerliyordu" diyebileceğim bir durumdan söz etmem çok mümkün değil ve dönüp Türkiye’nin 20. yüzyıldaki politikasına da bir "Altın Çağ" olarak bakmak istemem. Onun da kendisine göre ciddi sorunları vardı. Bugün de kendince başka sorunları var. Fakat tabii 20. yüzyılın temel karakteristiklerinden bir tanesi ve ilk sorunuza verdiğim cevapla ilişkili olarak bunu yanıtlayabilirim. İki bloklu Soğuk Savaş döneminde ittifaklar açısından daha istikrarlı bir uluslarası sistemden, Türkiye’nin de kendi ittifak sistemindeki yerinin daha belirgin olduğu, her durumda Dışişleri Bakanlığı’nın ya da oradaki diplomatların daha güçlü olduğu, daha istikrarlı bir dönemden bahsediyoruz, ama bu sadece Türkiye ile ilişkili değil, dünyadaki ittifak sisteminin bütünüyle de ilişkili. Bu değişti Türkiye’de.
Karar alma süreci çok ciddi bir biçimde merkezîleşti, Cumhurbaşkanlığı Sistemi'ne geçişle birlikte kişiselleşti hatta. Karar alma süreçlerindeki aktörlerin kimler olduğu belirsizleşti ya da danışma mekanizmalarının, örgütsel mekanizmaların karar alma süreçlerindeki durum değişti.
Eğer böyle bakarsanız temelde dış politikanın en önemli kavramlarından birisi tehdit. Tehdidin de her zaman gerçek, orada duran bir tehdit olması gerekmiyor. Sizin kimliğiniz, kendinizi nasıl tanımladığınız, ulus-devletinizi nasıl kurguladığınız üstünden şekillenen bir kavram aslında tehdit. Sonuçta Türkiye bir imparatorluk mirası üzerine; imparatorluğun küçülerek, çeşitli milliyetçilikler tarafından bölünmesi ve parçalanmasıyla kurulmuş bir ülke. Büyük bir savaş geçirip onu kaybeden bir ülke. Dolayısıyla kayıp sonrasında siyaset bilimi ve tarih literatürünün hep söylediği "Sevr Sendromu" yani ülkenin dış güçler tarafından parçalanması korkusunun olduğu ve tehdit algısının yükseldiği bir ülke.
Türkiye'nin Batı İttifakı'nın bir parçasıyken bile ilişkilerini hiçbir zaman güven temeline oturtamaması bunun temel mekanizmalarından biri. Bu ülkenin kültürel hafızasında, kurumsal hafızasında dış aktörlerin ülkeyi bölmek, parçalamak istediklerine dair ciddi bir korku var. Temelsiz bir korku değil, tarihsel bir korku ama kendisini aşmış, değişmiş neredeyse hemen her müdahaleye aynı anlamı atfeden bir korku hâline gelmiş bu.
Özellikle popülist iktidarlar, dış aktörlerin ülkeyi bölme arzularına sürekli göndermeler yaparak iktidarlarını konsolide etmeye çalışıyor. Aslında bir iktidarın konsolide olabilmesi gerçek bir korkuya temas edebilmesiyle mümkün. Ancak o teması alıp daha büyük bir şey hâline getirip, kendi anlamından da çıkarabiliyorsun. Bunun yarasını sarman da mümkün, güven ilişkisine oturtman da mümkün.
Bunlardan biri, farklı milliyetçilik türlerine yönelik korku. İmparatorluğun bölünmesi üzerine Yunan milliyetçiliğiyle kurulan ilişki gibi… Herhangi bir kültürel talep de bu kategori üstünden, "bölünme korkusu" üstünden okunuyor.
Biri de Türkiye'deki Kürt meselesinin bölgesel bir soruna dönüşmüş olması. Özellikle 2011 Suriye Savaşı'nın ardından, Türkiye'nin yanında iki devlet çökerken, Kürt meselesinin Irak ile Suriye'de jeopolitik bir mesele hâline dönüşmüş olması ve Türkiye'nin kendi iç meselesi olarak bunu çözememiş olması da tehdit algısının bir parçası.
Cumhuriyetin başından beri Türkiye’nin taşıdığı çok katmanlı bir tehdit algısı var. Belki son dönemde gördüğümüz durum, içerdeki tehdit algısıyla dışarıdaki tehdit algısının karşılıklı olarak birbirini güçlendirmesiydi.
Türkiye bu noktaya nasıl geldi?
Türkiye’nin son 20 yılda AK Parti dönemindeki dönüşümü hepimizin gözünün önünde yaşandı. Türkiye’nin bugün 20. yüzyıldaki dış politikadan farklı bir eğilimi var ama onun da kendi içinde dönüşümü söz konusu. Mesela çok kabaca 2002-2008 arası ilk döneme bakıldığında, Batı ittifakı odaklı, Avrupa Birliği üyesi olmayı arzu eden, bunun için reformlara öncelik veren, hem sivilleşmenin hem Kürt meselesindeki birtakım açılımların önünü açan bir politika görüyoruz. Batıcı liberal dönem diyebiliriz buna.
2008-2011 arası, Türkiye’nin bu liberal, batıcı yaklaşımla birlikte, Avrupa Birliği üyelik perspektifini de değiştirmeye başladığı dönem. Bunun da tabii çok katmanlı nedenleri var. Türkiye'nin Avrupa Birliği’ni bir manivela olarak görmekten vazgeçip kendisini güvende hissetmesi, Türkiye-AB ilişkilerinin çıkmaza girmesi gibi nedenleri çoğaltabiliriz.
2008'den sonra Davutoğlu'nun hem Dışişleri Bakanlığı'nda hem Başbakanlığı'nda, Türkiye'nin bölgesel bir aktör olmaya başladığı dönem açılıyor. Türkiye arabuluculuk hamlelerine girişiyor, Suriye ile, İsrail ile konuşuyor. Ortadoğu ülkeleri ile ilişki kurma arzusu içinde. Buradaki belki de en önemli kırılım noktalarından birisi Davos'tur. Davos'ta Erdoğan'ın "One minute" demesi onun Müslüman sokağında önemli ve sözü dinlenen, dik durabilen bir lider olarak görülmesiyle de ilişkilendirildi.

Anadolu Ajansı
Bu dönem Türkiye'nin bir hegemonik aktör olabileceğini keşfettiği dönemdi. Zaten adımlarını atmaya başladığı, bu gücü keşfettiği, Müslüman Kardeşler gibi kendi ulusötesi ağlarını harekete geçirdiği dönemdi. 2011 Arap isyanları, buradaki iktidar için Ortadoğu'nun hegemonik gücü olup olmayacağının test edilebileceği bir kanal açtı. Zaten ABD bir bölgesel aktör olarak artık Ortadoğu ile çok ilgilenmediğini söylüyordu ve tabii bir boşluk vardı. Dolayısıyla hemen her şey hazırken, adım atmak kalmıştı.
Bu doğru muydu, yanlış mıydı? Bugün bunu çok konuşuyoruz ama o günden, iktidarda olan grubun dünyayı okuması üzerinden bakıldığında bu bir "fırsat"tı. O fırsatı Türkiye birçok açıdan iyi kullanamadı.
İçeriyi hedefleyen dış politika söylemlerini AK Parti-MHP koalisyonu artırdı mı? Ortaya çıkan "yerli ve millî" söyleminin bu noktada büyük etkisi var gibi görünüyor. Siz ne dersiniz?
Doğru, büyük oranda Batı karşıtlığı söylemi arttığı için artmış görünüyor. 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye'deki iktidar koalisyonu zaten vardı, ancak iyice dozunu artırdı. Mesela Gezi'de belki de ilk defa en güçlü hâliyle görmeye başladığımız, darbe girişimiyle birlikte daha da artan, "iktidarı dışarıdan devirmek isteyen ve kökü Batı'da olan birtakım aktörlerin" engellenmesi arzusu, yeniden bir tehdit algısı üzerinden kuruldu.
Bir kısmı tabii ki Cumhurbaşkanlığı sisteminin, AK Parti-MHP koalisyonunun konsolidasyonuyla ilişkili. Bir kısmı 2015'te yenilenen seçimlerin aslında o tehdit algısını harekete geçirerek kazanılmış olmasıyla, hatta 2023 seçimlerinde de benzer bir durumun devam etmesiyle ilişkili. Dolayısıyla faydalı ve kullanışlı bir zemin.
Ama bunun, iktidar blokunun inanmadığı hâlde sadece stratejik olarak kullandığı bir şey olduğunu da düşünmüyorum ben. Buna dair güçlü bir algısı olduğunu ve o tehdit algısını gerçekten içinde hissettiğini de düşünüyorum. Özellikle Gezi'de, darbe girişiminde ve sonrasında, Batı ile olan ilişkisine dair tehdit algısının çok ciddi şekilde güçlendiğini düşünüyorum. Rusya ile olan ilişkileri, S-400 alımı vs. bütün bunların gelişmesinde çok etkili.
MHP ile olan ilişkisi, AK Parti'nin söylemindeki milliyetçi dozu daha da açığa çıkardı. Kürt meselesindeki pozisyonunu ve tutumunu da, belki de çok geri dönülemez biçimde değiştirdi. Batı ile olan ilişkilerindeki o şüpheci dozu yükseltti. Bir sürü açıdan AK Parti ya da bizzat Erdoğan'ın daha esnek dönüşebilen, değişebilen politikasına sınırlılıklar getirdi. Ama burada tamamen iki ayrı dünyadan bahsetmek de bana çok doğru gelmiyor. Giderek hem seçmen kitlesi hem ideolojik perspektifleri birbirleriyle çok benzeşmeye başlıyor. Ağları ve düşünme biçimlerinde tabii farklılıklar var ama kamuoyu yoklamalarına baktığımızda bile bu iki grubun, iki partinin seçmen gruplarının hemen her meseledeki inançlarının ve tutumlarının da çok benzeştiğini görüyoruz aslında. AK Parti içinde bu ittifakın partiye getirdiği sınırlılıklardan rahatsız olan belki din dozu daha yüksek, belki Batı ile ilişki kurma arzusu daha yüksek farklı gruplar var. Onlar ağırlıklarını kaybetmişlerdi. 2023 seçimlerinden sonra tartıştığımız da buydu, bu gruplar yeniden bir harekete geçiyor. Bunu gözlemek önemli.
İktidar, Rusya-Ukrayna’da barışçıl bir söylem, Filistin-İsrail’de aksini kullandı. Bunun ayrımı neye dayanıyor?
Bir iç nedenler ve bir dış nedenler var. İki farklı kategori açısından değerlendirmek gerekiyor. Bir kere Filistin meselesi, Türkiye'de AK Parti'nin de kendisini içinde gördüğü ideolojik evrenin önemli mücadele alanlarından ve önemli söylemsel araçlarından birisi. Filistin meselesinde bir ideolojik yatırım, hatta bir yatırımı var bu hareketin. Bu yatırım aynı zamanda ulusötesi ağlarıyla da ilişkili, yani Hamas'la çok uzun zamandır kurulan bir ilişki de var. Türkiye'nin Hamas liderlerini burada misafir etmesi gibi... Müslüman Kardeşler ile Türkiye'nin kurduğu ilişki gibi... Hem Cumhurbaşkanı'nın hem AK Parti'nin hem de genel olarak Türkiye'deki İslamcı hareketin Filistin meselesinde bir yatırımı olması aslında temel meselelerden biri. 90'lı yıllarda Karadeniz'de ve post-Sovyet coğrafyada aktör alma arzusu vardı belki, şimdi yine Ortadoğu'da enerji koridorlarının merkezinde olma arzusu var. Aslında her iktidar, kendi sınırları dışında şu soruyu sorar: Benim bu sınırlar dışında akrabalarım kim? Kimi etkileyebilirim? Kiminle diyalog içindeyim? Ve bu soruyu sorduğunda verdiği cevap kim olduğu ve kendini kim olarak düşündüğüyle yakından ilişkilidir.
Bugünkü cevap Müslüman kimliği üzerinden, bu mesela MHP ile kurulan ilişkinin çatırdamasında önemli uğraklardan birisi. Çünkü MHP'nin aynı soruya verdiği cevap, Türk dünyasıdır. İçeride anlaşabilir, ama dışarıya çıktığında "Akraban kim?" sorusunda tam bir uyuşma veya örtüşmenin olduğunu düşünmüyorum ben. O da dış politikada birtakım ayrışmalara neden oluyor. Filistin'deki mücadele ve oradaki din Müslümanlık, "Batı zulmü" de iktidarın temel düşünce evreninin belirliyicilerinden birisi. Dolayısıyla orada bir yatırım var, zihinsel bir yatırım var, siyasi bir yatırım var. Ukrayna'da böyle bir yatırım yok.
Ukrayna meselesinde Türkiye'nin daha rasyonel bir denge siyaseti izlemesi daha mümkün, çünkü ideolojik yatırım yok. Rusya'yı küstürmemesi lazım, enerji ilişkileri var. Ekonominin bu darboğazında artan bir ticareti var. Öte yandan Ukrayna ile savunma ilişkileri var, Batı ittifakının içinde. Zihinsel yatırımı yok Ukrayna meselesinin. "Burası benim" demiyor. Bu çok önemli bir şey "Burası benim" dememek.
Filistin meselesinde Batı da zaten kendi kamuoyuyla mücadele edemiyor, yani İsrail-Filistin meselesi ABD'nin bir iç meselesi gibi. Biden'ın İsrail yanlısı bir tutumu var ama içeride bütün ülke bu mesele üzerinden kaynıyor. Erdoğan konuştuğu zaman sadece Müslüman dünyaya değil, aynı zamanda ABD'de Filistin için mücadele edenlere de konuşmuş oluyor. "Benim söylediğim ile onun söylediği aynı şey" demiş oluyor. Ama Ukrayna'da hitap edebileceği böyle bir sokak yoktu küresel olarak.
Türkiye'nin dış politikasında hareket ile söylem arasında bir örtüşme yok. Batı ile ilişkilerde de bir sürü zaman bütün ilişkiler devam ederken, ciddi bir Batı karşıtlığı söylemi üretildi. Ukrayna-Rusya savaşında mesela, içeride Ukrayna yanlısı bir söz dillendirilmezken, pratiklere bakarsanız Türkiye'nin Ukrayna yanlısı, NATO yanlısı hatta NATO'cu bir dış politika ürettiğini görüyoruz. Ama aynı zamanda NATO karşıtı bir söylem de üretiyor içeride.
Bu, sizin ittifak içinde olduğunuz devletlerde bir kafa karışıklığı yaratıyor. "Ne gerçek? Söylediği mi gerçek, yaptığı mı?" "Söylediği şeyden her an dönebilir mi?" korkusu yaratıyor. Bu da ittifak ilişkilerinin akışını bozuyor.
Bu söylemin seçmen üzerinde uzun vadede bir etkisi oluyor mu?
Var, evet. Ben bunu 2023 seçimlerinden önce gezdiğim AK Parti'ye oyun yüksek çıktığı mahallelerde ve gittiğim mitinglerde gördüm. Çok yoksul bir mahalleye gidiyorsunuz, ekonomik krizden çok etkilenmiş, bir sürü sorunu var. Söyledikleri önemli şeylerden birisi "Erdoğan'ın güçlü lider olması" ama güçlü dedikleri sadece içeride değil. "Kafa tutabilen", "Türkiye'nin statüsünü yükseltebilen", "ABD Başkanı'nın arkasında yürüdüğü", "İsrail'e karşı kafa tutabilmiş olan", "sözünün eri" bir lider olması. Yani bütün bunların aslında o evrende ne kadar önemli olduğunu görüyorsunuz ama aynı zamanda milliyetçiliğin form değiştirdiğini gösteriyor.
Artık dış politikada hiçbir aktörün, "Türkiye eskiye dönsün", "statükocu dış politikasına dönsün", "Batı ittifakına dönsün" gibi politikalarla o seçmen grubuna dokunabileceğini düşünmüyorum. Çünkü oradaki milliyetçi form değişmiş. Bunun dilini değiştirebilirsiniz, statüyü başka şekilde tarifleyebilirsiniz ama bu ülkenin seçmeninin saygınlık, prestij gibi arzuları var.
Bu sürdürülebilir bir tavır mı?
Her seferinde sürdürülemez diyoruz, ama sürdürülüyor. Dolayısıyla bu mesele dünyanın nereye gittiğiyle çok ilişkili. Türkiye her zaman dünyadaki eğilimleri alıp, onları büyüterek yansıtan bir ülke. Şu an dünyanın hemen her yerinde ittifak sistemleri, orta büyüklükteki aktörlerin arzuları şekil değiştirdi. Eskisi gibi değil. Hemen her kurum tartışmaya açılmış durumda. Bu büyük bir geçiş dönemi. Türkiye'nin bu dönemde kendisini bütün bu aktörlerle konuşabilen, bu kimliklerin hepsini kendi içinde taşıyan, güçlü bir aktör olarak yeniden kurgulaması mümkün, ama sadece bir mahalleye konuşan bir aktör olarak kurgulaması da mümkün.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

İlkim Emirler
Deputy editor @ Aposto

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




