İran ekonomisi ne kadar dayanabilir?

EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
28 Şubat’ta İran’a karşı başlayan ABD-İsrail saldırıları ile Ortadoğu’da tırmanın gerilim, 3 Mart’ta Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması ile zirve noktasına ulaştı.
Hürmüz’ün kapanmasıyla birlikte brent petrol varil fiyatı kısa süre içinde 80 doların, TTF doğalgaz vadeli kontrat fiyatı ise kısa sürede 50 avronun üzerine çıkarken, hem Avrupa Birliği hem de Çin gibi Körfez akaryakıtına bağımlı olan bloklar çeşitli acil durum senaryoları uygulamaya başladı.
Acil durum moduna en sert koşullarda geçen ülke ise savaşın bir tarafı olan İran. 2026 yılında halihazırda oldukça zayıf bir makro zeminde giren İran ekonomisinin, bombardımanlar sonucu kritik altyapının hasar alması, ithalat kanalının büyük ölçüde tıkanması, döviz kıtlığı ve aşırı harcama ihtiyacı nedeniyle nasıl bir dayanma refleksi gösterebileceği merak konusu oldu. Özellikle ülkenin en büyük ham petrol ihracat terminali olan Harg Adası’nın yakınında patlama sesleri bildirilmesi ve Hürmüz’den geçişlerin neredeyse tamamen durması, bu merakın daha da büyümesine yol açtı.
Uzmanlara sorduk: İran ekonomisi bu koşullara ne kadar dayanabilir?
“Mevcut çatışma ortamı kırılgan dengeyi daha da zorlayabilir”
Konuyla ilgili Aposto’nun sorularını yanıtlayan İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Uzmanı Rahim Farzam, İran’ın yıllar içinde, yaptırımlar altında tamamen çöken bir yapıdan ziyade, yüksek maliyetli fakat belirli ölçüde uyum sağlayabilen bir direnç ekonomisi modeli geliştirdiğine dikkat çekerek, “Bunun arkasında birkaç politik-ekonomik mekanizma bulunuyor. Öncelikle yaptırımlara rağmen petrol ihracatı tamamen kesilmedi ve devlet farklı ticaret kanalları üzerinden sınırlı da olsa döviz geliri elde etmeyi sürdürdü. Aynı zamanda İran ekonomisi zamanla yaptırımları aşan karmaşık ticaret ve finans ağları geliştirdi. Yarı devlet niteliğindeki şirketler, siyasi bağlantıları olan tüccarlar ve yaptırımları delmek için kullanılan aracılar bu sistemin önemli parçaları hâline geldi. Bu yapı bir yandan ekonominin tamamen durmasını engellerken, diğer yandan şeffaf olmayan bir ekonomik düzen ve ciddi bir kaynak kaybı da yarattı” ifadelerini kullandı.
“Bunun yanında devlet ekonomik maliyetin önemli bir kısmını topluma aktaran bir uyum mekanizması izledi. Yüksek enflasyon, kur ayarlamaları ve sübvansiyon politikaları aracılığıyla kriz yönetildi; bu durum ekonomik refahı aşındırsa da sistemin çökmesini engelleyen bir denge oluşturdu.”
“Ancak mevcut çatışma ortamı bu kırılgan dengeyi daha da zorlayabilir” diyen Farzam, “Riyalin hızlı değer kaybı, yüksek enflasyon ve döviz kıtlığı zaten ekonomide ciddi bir baskı yaratmış durumda. Son dönemde Tahran’daki bazar çevrelerinde ortaya çıkan protestolar da bunun bir yansımasıdır. İran’da tarihsel olarak hem ekonomik hem de siyasi ağırlığa sahip olan bazarî sınıfının tepkisi, ekonomik krizin yalnızca alt gelir gruplarını değil geleneksel ticaret ağlarını da etkilemeye başladığını göstermektedir. Bu nedenle İran yönetiminin mevcut çatışma sürecinde daha sıkı bir kriz ekonomisi yönetimine yönelmesi beklenir” ifadelerini kullandı.
“Döviz piyasasına daha güçlü müdahale edilmesi, sınırlı döviz kaynaklarının kritik ithalata yönlendirilmesi ve sübvansiyon sisteminin yeniden düzenlenmesi bu tür bir stratejinin parçaları olabilir. Bu yaklaşım kısa vadede sistemi ayakta tutabilir; ancak bunun maliyeti genellikle daha yüksek enflasyon, daha düşük refah ve ekonomide artan yapısal baskılar olacaktır.”
“İran siyasal sistemi tek kişiye bağlı değil, çok katmanlı bir güç mimarisi üzerine kurulu”
İran rejiminin uzun süredir ağır yaptırımlar, savaş baskısı ve ekonomik krizlere rağmen ayakta kalabilmesinin arkasında birkaç yapısal faktör bulunduğunu söyleyen Farzam, bunların başında devletin güvenlik aygıtı ve kurumsal kontrol kapasitesinin geldiğini söyleyerek, “Devrim Muhafızları Ordusu, Besic milisleri ve geniş istihbarat ağı yalnızca güvenlik alanında değil, aynı zamanda ekonomi ve siyaset üzerinde de önemli bir etkiye sahiptir” dedi.
“Bu yapı, rejimin toplumsal protestoları kontrol altına alabilmesini ve potansiyel elit çatışmalarını sınırlı tutabilmesini sağlamaktadır. Bunun yanında İran siyasal sistemi tek bir aktöre dayanan kişisel bir yönetimden ziyade, dini kurumlar, güvenlik bürokrasisi, yarı-devlet ekonomik ağlar ve siyasi elitler arasında dağıtılmış çok katmanlı bir güç mimarisi üzerine kuruludur. Bu yapı kriz dönemlerinde sistemin tamamen çözülmesini engelleyen bir kurumsal dayanıklılık üretmektedir.”
Bu konuda ikinci önemli unsurun ise rejimin belirli bir toplumsal ve ideolojik tabanı koruyabilmesi olduğunu söyleyen Farzam, “İran’da devlet yalnızca güvenlik aygıtına değil, aynı zamanda belirli sosyal gruplarla kurduğu ekonomik ve ideolojik ilişkilere de dayanır. Devlet kurumlarına bağlı vakıflar, yarı-devlet şirketleri ve çeşitli sosyal yardım mekanizmaları milyonlarca insan için ekonomik bir ağ oluşturmaktadır. Bu durum özellikle düşük ve orta gelirli kesimlerde rejime tamamen karşıt bir toplumsal blok oluşmasını zorlaştırmaktadır” dedi.
“Bunun yanı sıra İran yönetimi dış tehdit söylemini siyasal meşruiyet üretmek için kullanma konusunda oldukça deneyimlidir. ABD ve İsrail ile yaşanan gerilimler çoğu zaman iç siyasi rekabeti geri plana iterek sistem içinde belirli bir elit konsolidasyonu yaratmaktadır. Bu nedenle ekonomik krizler ve toplumsal
hoşnutsuzluk artmış olsa da, rejimin ayakta kalmasını sağlayan güvenlik kapasitesi, kurumsal yapı ve ideolojik mobilizasyon kombinasyonu hâlâ güçlü bir dayanıklılık üretmektedir.”
Tahran’ın mevcut durumda gerilimi düşürmeye yönelik adımlardan ziyade kriz yönetimi ve kontrollü tırmanma stratejisi izleyebileceğini söyleyen Farzam, “Öncelikle İran yönetiminin kısa vadede önceliği rejim güvenliğini ve iç istikrarı korumak olacaktır” dedi ve “Döviz piyasasına daha güçlü müdahaleler, sınırlı döviz kaynaklarının stratejik ithalata yönlendirilmesi ve temel tüketim maddelerine yönelik destek mekanizmalarının sürdürülmesi bu çerçevede öne çıkabilecek araçlardır. Savaş koşullarında devlet harcamalarının güvenlik ve savunma alanına kayması da muhtemeldir” diye ekledi.
“Bununla birlikte İran’ın askeri ve diplomatik stratejisinin de baskıyı tamamen tırmandırmak yerine kontrol altında tutmayı amaçlayan bir denge arayışına dayanması beklenir. Tahran bir yandan caydırıcılığını korumak için bölgesel ağları ve asimetrik araçları devrede tutarken, diğer yandan doğrudan ve geniş çaplı bir savaşın kontrolden çıkmasını engellemeye çalışacaktır. Bu nedenle İran’ın diplomatik kanalları tamamen kapatmaması, özellikle Çin, Rusya ve bazı bölgesel aktörlerle ekonomik ve siyasi temaslarını sürdürmesi muhtemeldir. Dolayısıyla İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği strateji büyük ölçüde baskıyı ortadan kaldırmaktan ziyade onu yönetmeye, ekonomik ve askeri maliyetleri kontrol altında tutmaya yönelik bir kriz dengesi kurma çabası olarak değerlendirilebilir.”
“İran petrolünün büyük çoğunluğu Uzakdoğu ülkelerine gidiyor”
Konuyla ilgili Aposto’ya konuşan Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Derya Tuğlu ise dünyanın en büyük dördüncü petrol üreticisi ve ihracatçısı olan İran’ın yıllar içinde yaptırımları aşma konusunda uzmanlaştığını söyleyerek, “Hatta Ruhani başkanlığı döneminin Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in ‘Biz yaptırımları delme konusunda doktora yaptık’ sözleri unutulmazdır. Nitekim bu söz zaman içerisinde kendini ispatlamıştır, öyle ki tüm dünyanın ‘İran ekonomisi battı, bitti’ dediği noktada, uzun yıllardır dünyada ekonomik büyüklük sıralamasında 26, 27, 28. sıralarda yer alırken, 2021 yılında ani bir yükselişle en büyük ilk yirmi ekonomi arasına 17. sıradan girmesi herkesi şaşırtmıştı. Oysa aynı yıl, Türkiye ekonomisi gerileyerek ilk 20’de yer alamamıştı” dedi.
“Dünya Bankası verilerine göre 2021 yılında 407 milyar dolar olarak gerçekleşen İran’ın GSMH’si, devam eden süreçte sırayla 2022 yılında 422 milyar dolar, 2023 yılında 457 milyar dolar, 2024 yılında 475 milyar dolar olarak büyümeye devam etmişti.”
İran’ın petrol ihracatı yaptığı ülkelere ilişkin bilgi veren ve bu konuyla ilgili özellikle Uzakdoğu ülkelerinin önemine dikkat çeken Tuğlu, “Çin başta olmak üzere Hindistan, Güney Kore ve Japonya İran’ın başta gelen ihracat adresleridir. 2000’li yılların başından itibaren İran ile ticari ilişkilerini özellikle enerji ithalatı üzerine kuran Çin, ilerleyen yıllar içinde İran ile stratejik ortak durumuna gelmiştir. Çin, ABD yaptırımlarına meydan okuma gücüne sahip bir ülke olarak, ihtiyacı olan petrolü büyük oranda İran’dan ithal etmektedir ki; bu ithalatın bir kısmı da yaptırımlar dolayısı ile Malezya ve Endonezya limanları üzerinden yapılıyor gözükmektedir. Dolayısıyla bu iki ülke ile Çin ticaret hacmi de aslında büyük oranda İran ile olan hacme dahil edilebilir” dedi.
“Bazı tahminlere göre İran petrol ihracatının yaklaşık % 90’ı Çin’e satılmaktadır. İran’a uygulanan yaptırımlar, petrolü %10 kadar indirimli fiyattan alabilme fırsatı doğurduğu için, aslında İran’ın uluslararası ticaretten dışlanması Çin’in lehine olmuştur. 2021 yılında iki ülke arasında imzalanan ve birçok stratejik sektörde yatırım ve işbirliği öngören 25 Yıllık Anlaşma Çin’in İran’daki varlığını güçlendirmeye yöneliktir. Ardından, İran’ın sırasıyla Şangay İşbirliği Örgütü ve BRICS üyeliği bu stratejik işbirliğinin sonucudur.”
Bütün gelişmelere rağmen İran ekonomisinin 2025 yılında düşüş dönemine girdiğini söyleyen Tuğlu, “Önceki dört yıl boyunca üst üste büyümesine rağmen 2025 yılında, sadece ihracatın değil, aynı zamanda iç talebin de düşmesi ve çok büyük bir ihtimalle Haziran ayında İsrail ile arasında yaşanan 12 gün savaşının etkisiyle, birçok sektörde üretimin azalmasından dolayı, İran GSMH’si 356 milyar dolara gerileyerek dünya ülkeleri arasında 44. sıraya düşmüştür. Kişi başına düşen gelir ise aynı yıl 736 dolar gerileyerek 4 bin 74 dolar olmuştur” dedi ve, “Diğer taraftan İran milli gelirinin çok büyük bir kısmı, zaten kârlı sektörleri kurdukları vakıflar aracılığı ile elinde tutan ve nüfusun %10’undan fazlasını oluşturmayan rejim güçleri tarafından paylaşılmaktadır. Sıradan vatandaş genel olarak zenginlikten minimum pay almaktadır” diye de ekledi.
“İran’a ait hayalet tankerlerde 300 milyon varil petrol bekliyor”
“2025 yılı böyle iken 2026 yılı Ocak ayında İran para biriminin %50 oranında devalüasyonu, yine %50 civarında seyreden enflasyon ve satın alma gücünün düşmesi üzerine yaşanan yaygın protesto gösterileri devam ederken, 28 Şubat günü ABD ve İsrail’in ortak saldırıları ile başlayan savaş, halihazırda İran ekonomisindeki stagflasyon görünümünün doğal olarak daha da derinleşmesine neden olacaktır” diyen Tuğlu, “Nitekim İran ilk 3 gün Hürmüz Boğazı’nı resmen kapattım demese de geçiş yapan gemilere müdahale ederek geçişlerini önlemiş ve enerji sevkiyatını durdurmuştur. Savaşın üçüncü günü olan olan 3 Mart gecesi ise Hürmüz Boğazı’nı kapattığını ilan etmiştir. Bu durum İran ekonomisiyle birlikte Körfez’e komşu ülkeler ile bu bölgeden ihraç edilen enerjiye ihtiyaç duyan Uzakdoğu ülkelerinin ekonomisini de etkileme potansiyeline sahiptir” diye ekledi.
“Savaş başlamadan önce 65 dolar civarı seyreden ham petrol fiyatları 4 Mart itibarıyla 77 dolara kadar yükselmiştir. Bu durum devam ettiği sürece artışın da devam etmesi, hatta bazı tahminlere göre 100 doları geçmesi beklenmelidir. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yukarı yönlü artış ve kaynaklara erişimdeki zorluk hem enflasyon hesaplamalarında sapmaya hem de üretimin yavaşlamasına yol açarak tüm dünya ekonomilerini etkileyecektir.
Diğer taraftan yine Uzakdoğu’da deniz üzerinde seyreden çoğunluğu ya da tamamı İran’a ait hayalet tankerlerde bekleyen henüz satışı gerçekleşmemiş 300 milyon varil civarında petrol olduğu haberi Ortadoğu Enstitüsü tarafından paylaşılmış bir bilgidir. Bu miktar günlük ortalama 1,6 milyon varil ihracat yapan İran için 187,5 günlük ihracat miktarına denk gelmektedir. Enerji sektörü veri sağlayıcı platformu Kpler, İran’ın çok büyük bir ihtimalle ABD ve İsrail ile yaşanacak bu savaştan dolayı, 2026 başından beri Körfez’den yaptığı günlük petrol yüklemelerini ortalama olarak %50 artırdığını raporlamıştır. Yani okyanus üzerinde satılmak üzere bekleyen miktar bu dönemin hazırlığıdır.”
Uluslararası Enerji Ajansı’nın, üyelerini petrol stoklarını 90 günlük ihtiyaca göre dolu tutmasını tavsiye ettiğine de dikkat çeken Tuğlu, “İran’ın en büyük petrol müşterisi Çin ise 2020 yılında pandemi dolayısı ile negatif fiyatlara düşen petrol fırsatından faydalanmak üzere deniz üzerinde çok büyük ölçekli depolama alanları inşa etmişti. Hatta devam eden süreçte Çin Ham Petrol Borsası çalışmaları başlatıldı. Dolayısıyla mevcut durumda miktarı tam olarak bilinmemekle birlikte, Çin’in elinde kendisini bir süre idare edecek petrol stoğu olduğu düşünülebilir” dedi.
“Petrol fiyatlarındaki artış, alıcılar İran petrolüne, ‘batan esnafın malları’ zihniyeti ile yaklaşmadığı sürece daha yüksek bir gelir yazacaktır” ifadelerini de kullanan Tuğlu, “Fakat, eğer savaş Trump’ın ilan ettiği gibi 4-5 haftada sonuçlanmaz ve diğer ülkelerin de katılımı ile alanı daha da genişler ise etkileri tüm ülkeler için ağır hissedilecektir” diyerek devam etti.
“Diğer taraftan İran’ın yenilgiye uğraması ve yönetime ABD ve İsrail taleplerine boyun eğecek, hatta işbirliği yapacak bir kadronun gelmesi riskine karşın, Çin’in İran’a bir noktada desteğini açıktan vermeye başlaması beklenebilir. Savaş uzun sürecek olursa Çin hem İran enerji kaynaklarını kaybetmemek hem de uzun vadede İran’dan alacağı çeşitli tavizler karşılığında İran’a ekonomik olarak desteğini sürdürebilir.
Bununla birlikte İran ekonomisinde kısa sürede iyileşme görülmesi ihtimali bulunmamaktadır. Çünkü bu şartlarda hem iç talep zayıflamaya devam edecek hem de üretim kapasitesi birçok sektörde büyük ölçüde düşecektir.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emircan Yaman
Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE
Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Piyasalardaki iştah ve enerji, yoğun sermaye harcaması, bol sermaye ve rekabetçi büyüme arzusuyla öne çıkan Reagan dönemi 1980'ler, 1998-99 ve 2004-06 yıllarını andırıyor.

Ortaya çıkan tablo, daha az konuşan ancak şeffaflıktan ödün vermeyen, iletişimini daha sade metinlerle kuran, piyasaya daha az yönlendirme yapan fakat hedefleri konusunda daha kararlı ve kurumsal açıdan daha disiplinli bir merkez bankası modeline işaret ediyor.

Türkiye'nin en büyük dış ticaret fazlası veren sanayi kollarından tekstil ve hazır giyim sektörü, 2025 yılını 26,2 milyar dolarlık ihracatla kapattı. Doğrudan 845 bin, dolaylı etkileriyle birlikte yaklaşık 2 milyon kişiye istihdam sağlayan sektör, 2022'de ulaştığı zirveden bu yana tarihinin en sert daralmalarından birini yaşıyor. Konuyla ilgili sunum yapan TGSD yönetimi, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'na sunulan üç aşamalı strateji haritasının ayrıntılarını paylaştı.

Bu hafta hem yurt içi hem de yurt dışı piyasalarda veri akışı güçlü. Yurt içinde Fitch değerlendirmesi ve cari denge, yurt dışında ise ABD TÜFE ön planda olacak.
13 Tem 2026

Küresel ekonomide bir taraftan savaşın yarattığı belirsizliği ve bunun başta petrol ve altın fiyatları olmak üzere finansal piyasalardaki yansımalarını izlerken, diğer taraftan özellikle yapay zeka alanında yaşanan olağanüstü teknolojik gelişmelerin önümüzdeki dönemde ekonomik hayata nasıl yansıyacağını anlamaya çalışan bir piyasa dinamiğiyle karşı karşıyayız.




