Kadınlar birarada, çok sesli bir dünyaya: Kreşendo ile "Bu Festival Bizim"

Kreşendo’nun düzenlediği “Bu Festival Bizim,” 3. yılında “mutluluğun ritmi” temasıyla müzikseverlerle buluşuyor. 1-8 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek festivalin direktörü Beril Sarıaltun ve festivalde sahne alacak Nova Norda ile müzik sektöründe kadın olmayı, cinsiyet eşitliğini ve festival programını konuştuk.
Kadınlar birarada, çok sesli bir dünyaya: Kreşendo ile "Bu Festival Bizim"

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Söyleşi: Alper Bahçekapılı

Kreşendo’nun düzenlediği “Bu Festival Bizim”, 3. yılında “mutluluğun ritmi” temasıyla müzikseverlerle buluşuyor. Kreşendo ve Bu Festival Bizim, kadın müzisyenlerin sahnede yer bulmasına verdiği desteğin yanında sahne arkasında da kadınlarla çalışmaya büyük önem veriyor. 1-8 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek festivalin direktörü Beril Sarıaltun ve festivalde sahne alacak Nova Norda ile müzik sektöründe kadın olmayı, cinsiyet eşitliğini ve festival programını konuştuk. 

Alper Bahçekapılı'nın yaptığı söyleşiyi, Aposto Kültür kanalından da dinleyebilirsiniz:

Kreşendo ne yapıyor? “Bu Festival Bizim” bizim için neden önemli? Ve kadınlar için neden önemli? 

Beril: Biz üç yıl önce Beat By Girls adıyla kurulduk. Kuruluş aşamasında müzik sektöründe kadın müzisyenlerin hem sahnede hem prodüktörlük tarafında daha çok yer bulmasını amaçlıyorduk. Sonraki üç yıl içinde faaliyetlerimiz çeşitlendi. Müzik sektöründeki başka eksikleri de görmeye başladık. Marka değişimi de bu yüzden oldu aslında. Beats By Girls, Kreşendo’ya döndü.

Şu anda, Kreşendo’yu cinsiyet eşitliğini de kapsayarak, müzik sektörünün daha iyi işlemesi ve fırsat eşitliğinin pek çok farklı alanda sağlanabilmesi amacıyla yürütüyoruz. Türkiye’de müzik sektörünün daha sağlam temellere oturması, dijital platformlarda daha etkin olması, yeni müzisyenlerin sahnelerde kendilerine yer bulabilmesi, müzik mekanlarının kapanmaması, festivallerin güçlü bir şekilde devam etmesi ve seyircilerin müzikle daha güçlü bir bağ kurabilmesi hayaliyle yolumuza devam ediyoruz. O yüzden sloganımız da “Sesler birlikte güçlü.” 

Bu slogan ne anlama geliyor?

Festivalin alamet-i farikası, konser programında. Programın tamamı kadın sanatçılardan oluşuyor. "Sesler birlikte güçlü" derken de bir yıl içinde ele almak istediğimiz tüm konuları tartıştığımız bir platform olarak görüyoruz festivali. Bir yıl sosyal girişimleri, başka bir yıl bağımsız medyayı konuşuyoruz. Zira Türkiye'deki müzik festivallerinde müzik endüstrisinin güncel sorunlarını tartışabileceğimiz bir alan eksikliği var. Bu Festival Bizim, bu yüzden böyle bir dönüşüm yaşadı.  

Nova, sen sahne üstünde bu konuyu bambaşka bir şekilde deneyimliyor olmalısın. Sen böyle bir festivale dair neler düşünüyorsun? Sence endüstrideki hangi eksikleri giderme olanağı sunuyor bu festival bize?

Nova: Son birkaç senedir kadın müzisyenler seslerini daha çok çıkarsa da halen sorun olan bir konu var: Line-up'ların neredeyse tamamen erkek müzisyenlerden oluşması. Bu yüzden de Kreşendo’nun böyle bir organizasyonla buna "bir dakika" deyip aksiyon alması muhteşem. Umarım başka festivallere de örnek olur. Çünkü bu, Kreşendo’nun "Kadın festivali yapıyoruz" diyerek çözebileceği bir konu değil. Tam tersine, line-up’ların sadece kadınlardan oluşması gerekmiyor, önemli olan eşit fırsatların sunulması.

Sahnede kadınlarla çalıştığınızı görüyoruz, peki sahne arkasında durum nasıl? Orada kadın-erkek eşitliğine ne kadar dikkat ediyorsunuz?

Nova: Şimdi, bu çok kişisel bir yorum olacak mı bilmiyorum, ama eğer bir projede bir kadının eli varsa, bunu gerçekten hissedebiliyorum. İşler daha sorunsuz ve titiz bir şekilde ilerliyor. Ekibimizde de kadın-erkek dengesi neredeyse yarı yarıya diyebilirim. Tüm menajerlerim, asistanlarım—hepsi kadın. Ayrıca LGBTİ+ topluluğundan birçok kişiyle de birlikte çalışıyoruz. Tamamen erkeklerden oluşan bir topluluk içinde kendimi zaten rahat hissetmiyorum. Bu yüzden, sahnede ve sahne arkasında böyle yarı yarıya bir denge olması beni çok mutlu ediyor.

Bu soruyu ikinize de soracağım aslında ama önce yine senden başlamak istiyorum Nova. Müzik endüstrisinde bir kadın olarak sen nasıl sorunlar görüyorsun? Hem sahne üstündeyken hem de sahne arkasında? Çünkü işin bir de yöneticilik kısmı var.

Nova: Genel olarak çok büyük problemler yaşamamış biri olarak, biraz şanslı hissettiğimi söyleyebilirim. Ancak bunun genelgeçer bir kural olmadığını, benim durumuma özel bir tesadüf olduğunu düşünüyorum.

Yöneticilik konusunda da çok haklısın. Çünkü işin her yönünü yönetmek zorunda kalan kişi sen oluyorsun. Aynı zamanda sermayen; duygusal dünyan, yazdığın şarkılar, bedenin ve sesinle ifade etmeyi seçtiğin konular üzerine kurulu. Bu da, göz önünde olmanın getirdiği bir imaj meselesi hâline geliyor.

O imajı taşıyabilmek, o sözleri söyleyebilmek ve ardından o sözlerin arkasında durup sorumluluk alabilmek gerçekten zor konular haline geliyor. Yaşadığım problemler minimal de olsa, bence diğer kadın müzisyenler için şu şekilde genelleyebilirim: Örneğin, bir kadın sınır koyduğunda, bu erkeklerde doğal karşılanan bir üslupken, kadının sert bir sınır koyması birçok farklı yorumla karşılanabiliyor. "Sanatçı kaprisi" denebiliyor, "histerik" olarak nitelendirilebiliyorsun. Kadın olmak, söylediklerine sürekli dikkat etme endişesini de beraberinde getiriyor.

Bir erkek sanatçının bedeniyle ilgili pek yorum yapılmazken bir kadın sanatçı, azıcık kilo verse “Güzelleştin,” azıcık kilo alsa “İyi misin?”lerle karşılaşıyor. Stage diving yaptığım bir konser olmuştu, onun videosunu yayınlamıştım Instagram’da. Altındaki yorumların çoğu, seyircilerin beni nasıl taşıyabildiği üzerine, can yakması amaçlanan yorumlardı. Ben de tam tersi bunların canımı yakmasına pek izin vermedim açıkçası. Tam tersi, alışın o zaman! Madem bu sizin alışık olmadığınız bir şey, “İyi ki yapmışım o zaman bunu” diye düşündüm.

Birkaç sene önce bir röportajda bana şu soru soruldu: "Alıştığımız sanatçı görseline sahip olmayan bir kadın olarak beden olumlama konusundaki duruşunuza hayranız. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?" O güne kadar beden olumlama hakkında hiçbir şey söylememiştim. Sadece biraz daha etine dolgun biri olarak sahneye çıkmam, beden olumlamanın bayrak taşıyıcısı olduğum anlamına mı geliyordu? Orada gerçekten şaşırmıştım, "Nasıl yani? Bu nasıl bir soru?" diye düşündüm. Tabii ki beden olumlamayı desteklerim ama o ana kadar böyle algılandığımı bile fark etmemiştim. Kendimi sadece sahneye çıkıp şarkı söyleyen, hikayesini anlatan biri olarak görüyordum.

Başta bu duruma oldukça sinirlendim, yalan yok. Ama bir süre sonra bazı gerçekleri kabul etmem gerektiğini düşündüm. Bu topraklarda yaşıyoruz ve bu sadece Türkiye’ye özgü bir sorun da değil. Belki de sadece varoluşum bile bir duruş sergiliyor. Evet, bir şeyin bayrağını taşıyor oluyorum. "Madem öyle, bunu kabulleneceğim ve sahiplenerek ilerleyeceğim" dedim. Öyle ki, sahnede mayo giyeceğim gibi bir noktaya geldim.

Biraz sahne arkasına dönmek istiyorum. Senin yönetici rolüne odaklanmak istiyorum, Beril. Bir festivali oluştururken mekanlarla, markalarla, sanatçılarla ve tedarikçilerle görüşüyorsun. Bu işin içerisinde olmayan insanların fark etmediği ya da düşünmediği birçok ayrıntı var. Sen bu süreçte neler gözlemliyorsun, neler yaşıyorsun? 

Beril: Biraz önce Nova’nın "Sermayen sensin" dediği nokta bence çok önemli. Bu durum bizim için de geçerli. Bizim işimizde sermaye aslında benim zihnim, vizyonum, ne yapmak istediğimle ve işleri nasıl yürüttüğümle, nasıl bir yönetici olduğumla ilgili. Sanatçılarla, konuklar veya konuşmacılarla kurduğumuz ilişkide, her zaman insanların güzel ağırlandığı ve iyi ayrıldığı festivallerden biri olmayı önceliklendirdik. İyi bir organizasyon yapalım; yapıyorsak, tertemiz ve titiz bir şekilde işlediği belli olsun.

Ekibimizin bir avantajı ve dezavantajı var: Ekibin tamamı, sektörde çok farklı yerlerde deneyim kazanmadan bizimle beraber başlayan bir ekipten oluşuyor. Bu, birçok avantaj sağlıyor çünkü zihinlerimiz kirlenmemiş durumda. O ağlardan ve ilişkilerden uzak kalarak, "Bu iş böyle yapılır. Bu işin oluru, raconu budur" diyerek, kendi yolunuzu çizerek bir şeyler yapıyorsunuz.

Tabii bunun bazı dezavantajları da oldu. İşleri çözmenin kolay yolları var ancak bizim için bu yollar bazen tıkalı kalıyor. Sermayen "sen" olduğunda senin nasıl olduğun, kendini nasıl ifade ettiğin de daha çok önem kazanıyor. Mesela, ben bir müzisyen ve prodüktörüm. Şimdi o tarafımı mı göstermeliyim, yoksa yönetici kimliğimi mi?

İster istemez mesele, kendine sürekli bir zihinsel mesai harcamak. İşte, "imposter sendromu" muhabbeti var ya; ben bunu hiç düşünmedim: "Ben bunu hak ediyor muyum?" diye sorgulamadım. Eğer kendimi ortaya koyduysam ve bu işi yapıyorsam, yapıyorum. Ancak bazen düşünmeden hareket edebilmek de gerçekten bir özgürlük alanı.

Sizce böyle bir festivalin varlığı Türkiye’nin genelindeki cinsiyet eşitliğine dair nasıl bir katkı sağlayabilir?

Nova: Bence en gerçekçi hedef, her festival organizatörünün dönüp "Eşit temsiliyet var mı?" diye kendine sorması olur. En azından bunu düşünmesi bile müthiş bir dönüşüm yaratır.

Beril: Aslında yapmak istediğimiz şey, "Biz bu işi tekelimize alalım," ya da "Yalnızca kadın müzisyenlerle çalışalım" değil; gerçek anlamda sektörde etki yaratmak. Müzisyenler, bütün dünyada ister istemez bir şeylerin temsilcisi oluyorlar. Bazen farkında olmadan beden olumlamanın, derisinin renginden dolayı siyah hareketinin ya da yeterince temsil edilmeyen bir müziğin parçası hâline geliyorlar. İster istemez bu temsilleri taşıyoruz. Çünkü dünya böyle bir dünya. Rol modellerin önemi büyük. Bence Nova bunun çok iyi bir örneği. Bir genç kız ya da bir kız çocuğu, "Ben farklı bir şey yapabilirim" düşüncesine böyle ulaşabiliyor.

Mesela ben Ankara’dan geldim İstanbul’a. Küçükken Ankara’da kısıtlı hissettiğim bir dünya vardı. Şimdi bazı şeylerin değişip dönüştüğünü görüyorum. Bu biraz rol model meselesi. Kendini özgürce ifade edebilen müzisyenler görüyor muyuz? Konuşmacıları, organizatörleri görüyor muyuz?

Ben küçükken Çocuklar Duymasın’da “feminist” demek kötü bir şeydi. Biz böyle doğduk, büyüdük. Şimdi feminist kötü bir şey değil artık. Bu, o kadar büyük bir değişim ki. Böyle bir festivalin popülerleşmesi de bu yüzden önemli. Çünkü bir mesele etrafında anaakımlaşan şeyler siyasi hareketi de rahatlatır aslında. Biz de festivali, bu kara günlerde sürekli bunları konuşup kendimizi kötü hissettiğimiz bir alan olarak değil, biraraya gelip güçlendiğimiz bir alan olarak görüyoruz.

Nova: Hepimizin bir şeyleri reshare edip düşüncelerini yazıyor olmasının tabii ki çok büyük bir kıymeti var ama gerçek anlamda aksiyona geçen her oluşum beni çok derinden etkiliyor. 

Beril: Bu arada, bunu yapanlar da olacak ama ben hep "Biz de böyle bir platform olalım" diyorum. Bu festivalde insanlar neşelensin, eğlensin, istediğini konuşsun. Bizim lansmanda bile sonrasında insanlar, “Kendimi çok güvende ve mutlu hissettim” diyor. Bunu her cinsiyetten, her kimlikten insan ifade ediyor. Ben bunu seviyorum. İçinde erkeklerin de, queer’lerin de mutlu olabildiği bir alan yaratalım.

Nova: Her konserimde şöyle söylüyorum ben de: "Burası, bu salon, herkesin tutkularını, içinden geçen hislerini ve gerçek kimliğini kutladığı bir alan. İki saat boyunca bunu yaşayacağız, sonra gündelik hayatımıza devam edebiliriz." Konserimizin, kutlanan bir ayin gibi hissettirmesini çok seviyorum.

Peki, bu seneki festival, nasıl bir festival? Biraz da ondan bahsedelim. 

Beril: Bu yıl eğlenceli. Üçüncü yılımızda, 1-8 Kasım tarihlerinde İstanbul’un pek çok yerinde etkinliklerimiz olacak. Ayrıca birkaç warm-up etkinliğimiz de var. 16 Ekim’de Cemal Reşit Rey’de “Şarkılar Bizim” adını verdiğimiz etkinlikte, Kreşendo’nun kadınlardan oluşan, neşeli bir orkestrası sahne alacak. Bu orkestra, kadın müzisyenlere özel bir deneyim sunuyor ve her seferinde çok eğleniyorlar. Bizim için en önemli şey, “iyi müzik” ile bir şeyler yapmak. Sosyal sorumluluk projeleri elbette önemli, ancak iyi müzik olmadan bu projelerin anlamı azalıyor. O yüzden çok güçlü bir orkestra ile yola çıkıyoruz. Yasemin Mori, Şenceylik ve Simge Pınar sahne alacak. Ardından, 27 Ekim’de Melis İşiten’in sunuculuğunda Babylon’da bir “Quiz Night” etkinliğimiz var. Bu etkinlik, birazdan anlatacağım bir konser sebebiyle “Eurovision Quiz Night” olarak düzenlenecek.

Ardından Zeynep Ocak ve Üzüm Derin Solak’ın çalacağı eğlenceli bir partiyle festivali ısıtıyoruz. 1 Kasım’daki açılış konserinde Nova da sahne alacak. Onun öncesinde Selût, Volkswagen Arena’da olacak ve o günün en büyük konserinde Yunanistan’dan Marina Satti’yi ağırlayacağız. Volkswagen Arena’ya çıkacak olmak bizim için önemli bir organizasyon testi olacak.

3 Kasım’da Salon İKSV’deyiz. Salon'da 17.00'den akşam 22.00'ye kadar atölyeler ve konserlerle dolu bir gün olacak. O günün headliner’ı Kardelen; öncesinde Melisa Karakurt gibi pek çok isim var. Hope Alkazar’da eğlenceli atölyeler de var, “Topuklularla Dans Atölyesi” gibi...

8 Kasım’da Beyoğlu’nda bir Hafıza Turu düzenleyeceğiz. Asena Günal ve Asena Hayal rehberliğindeki bu turda, Beyoğlu’nun hafızasını ve mekanlarını hatırlayacağız. Ardından, Postane'nin terasında festivali kapatacak bir konuşma ve panel düzenleyeceğiz.

Erkekler de katılabiliyor mu?

Beril: Katılabilir tabii ki. Kreşendo’nun neşesi var. Onu yaşatmak istiyoruz. Panelin teması, distopyalarda ve ütopyalarda umudu ve mutluluğu konuşmak olacak. “Mutluluğun ritmi şehre yayılıyor” sloganıyla yola çıkıyoruz. Herkesi bekleriz.

Nova: Çoğu zaman, üzücü olaylarla karşılaştığımız için üzerimizde ağlamak, sinirlenmek ve öfke dolu aksiyonlar almak gibi bir baskı hissediyoruz. Ben ise istemsizce, doğam gereği, başıma kötü bir şey gelse bile hemen olumlu düşünerek, "Ne yapabilirim?" sorusunu sorarım. Bu nedenle, ülke olarak üstesinden gelmeye çalıştığımız herhangi bir problemi neşeyle, iyimserlikle ve aksiyon alarak aşmak benim için son derece kıymetli.

Cinsiyet eşitliğini neşeyle, gülerek, eğlenerek, dans ederek, kutlayarak ve şarkı söyleyerek sağlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu pozitif tavrı sürdürmek de, tam olarak amaçladığımız şey. Şu anda çaba sarf ediyorsak gelecek nesillerin bu negatif deneyimleri yaşamaması için. Herkes "Biz ne yapabiliriz?" "Nasıl katkıda bulunabiliriz?" diye düşündüğünde gerçekten büyük bir fark yaratabileceğimize inanıyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Vartan Estukyan

·

17 Tem 2026

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü
Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?