Kentsel tarımın geri gelen ayak sesleri


Anadolu Efes Girişim Atölyesi ikinci yılında #yolculuğahazır
Şimdiye dek ilk unicorn’larını çıkarmış, 20 girişimi exit etmeyi başarmış, mevcut girişimlerin 118 milyon doların üzerinde yatırım topladığı Türkiye girişim ekosisteminin bir parçası olan İstanbul girişimcilik ekosistemi, küresel çapta,…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Kahvaltı için salatalık, domates, biber toplayıver,” diyen anneannemin bana veya sofrasına oturanlara yaptığı iyiliği anlamam zaman aldı. Gıda üretiminin, hatta zehirsiz gıda üretiminin diyelim, önemini daha iyi idrak ettiğimiz bir zamandayız. Şehrin gürültü ve kirinden bağımsızmışçasına maydanoz, kekik ekmemizin sebebi de bu olabilir; çünkü kentsel tarım artık daha fazla değerlendirdiğimiz bir üretim biçimi. Peki, 365 günün sadece ikisini kendi ürettikleriyle geçirebilen, geri kalanını başka şehirlerden/köylerden/yerleşimlerden satın almak durumunda kalan İstanbul’un hâli nicedir?
Başlarken… Kentsel tarım hobi bahçelerinden dikey bahçelere, çatı bahçelerine “genellikle yerel tüketim ve satış amaçlı meyve, sebze, hayvan ve balık yetiştirme faaliyetlerini" içeriyor. Fakat ticari bir ilişki olması gerekmiyor, örneğin bostanlar bunun en güzel örnekleri. Kentsel tarımın başlıca önemi, gıdanın besin değerini kaybetmeden tüketilmesi, kentte yaşayanların kendilerine yetebilmesi ve bir topluluk oluşturması. Mahallelinin bir aile gibi davranmasını, herkesin civarındakileri de gözetmesiyle toplumsal bir dönüşüm sağlıyor.
Tarih boyunca şehirlerde tarımdansa sanayi gibi getirisi daha yüksek imalatlara ehemmiyet gösterilmesi plancıların veya yetkili mercilerin kararlarıyla da desteklendi. Fakat şehirde ekim yapılan alanların, bir nevi küçük bahçelerin olması gerektiğini söyleyen plancılar var. Örneğin Ebenezer Howard’ın 1898 yılında başlattığı Garden City Movement (Bahçe Şehir Hareketi), toplulukların kendilerine yetebilmeleri için gıda üretimi yapan alanlarla çevrilmesini önerdi. 20. yüzyılın ismi kulaklara sıklıkla çalınan tasarımcı ve şehir plancılarından Le Corbusier ise Contemporary City (Çağdaş Kent) modelinde üç farklı gıda üretim alanı planladı. 20. yüzyılın etkileyici mimarlarından Frank Lloyd Wright da Broadacre City adını verdiği ütopik tasarım modelinde kentle kırsalın kalkınması için her ailenin bir ekim alanı olması gerektiğini belirtti.
Peki, tarih bize neler gösteriyor?
Özellikle 19. yüzyılda sanayileşmeyle değişen ekonomik gelir modelleri, şehir içindeki arsalarda tarımın arka plana atılmasına sebep oldu. Artan nüfusun ihtiyaçlarının karşılanamamasıyla devreye giren gıda marketlerinin çiftçilerin rekabetini ortadan kaldırması da bunda etkili. 1893’te yaşanan kriz ise kendi kendine yetmenin öneminin altını çizdiği için kentsel tarım uygulamaları geri geldi. 1894’te Detroit Belediye Başkanı Hazen Stuart Pingree boş alanların değerlendirilmesi için Potato Patches isminde kentsel tarım bahçeleri kuruyor. Vacant Lot Cultivation Association (Boş Arazide Tarım Derneği) de aynı yıllarda Philadelphia’da kuruldu. 1898’de New York’ta yoksulların durumunun iyileştirilmesi için kurulan dernek, New York Association for Improving the Condition of the Poor'un raporu, 19 yerleşimde bu tip uygulamaların olduğunu yazıyor.
Kentsel tarım uygulamalarıyla paralel olarak hayvancılık da arttığı için halk sağlığının tehdit edildiği belirtilerek gıda üretimi uygulamaları yetkililerce merkezin dışına alınıyor. Fakat tarih, bu konuda sık sık gel-git gösteriyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarıyla başlayan buhran döneminde, kentsel alandaki boşalan mekânlar gıda üretimine ayrılıyor.
Vatandaşlarına moral olması için ABD’de hükümetçe desteklenen bu kentsel tarım alanlarına zafer bahçeleri (victory gardens) ismi veriliyor -ki bunların bazıları hâlâ kullanılıyor.
Kaynak: İlgili tez
Günümüzdeki kentsel tarım anlayışı 1970’lerde atıl durumdaki sanayi tesislerinin değerlendirilmesiyle temelleniyor. 1977’de kurulan Boston Urban Gardeners bunun çok ses getiren örneklerinden biri. Gittikçe mahalleli, halk, komşuluk, üretim, kendine yetebilme gibi kavramlarının konu edilmesiyle siyasi bir ideolojiyi de yansıtmaya başlıyor.
İstanbul’a bakarsak, 12. yüzyıldaki Bizans İmparatorluğu’ndan 20. yüzyılın ortasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun sonuna dek bostanların önemli bir yer tuttuğunu söylemek mümkün. 1950’den sonra şehrin hızla artan nüfusu 1970’lere kadar bir değişikliğe sebep olmuyor. 1980’li yıllar ise her yıl 200 ila 500 bin kişinin göçüyle kalabalıklaşan şehrin kara yolu taşımacılığı ve sanayiye geçişine yatırım yapmasını sağlıyor. 21. yüzyılda ise gıdaya erişim, sağlıklı besinlere ulaşılması konusunda ciddi problemlerle boğuşuluyor. Fakat günümüzde kentsel tarım anlayışı tekrar yatırım ve mekân buluyor. Seralara yapılan yatırımlar ve atalık tohumların önemi medyada yer bulurken sakinlerini doyurabilen bir şehir olabilmenin kıymeti dikkat çekiyor. Tarım bahçeleri gibi haberler de bizi şehrin bu konuda daha çok gelişme göstereceğini müjdeliyor.
1920-1940 arası yıllarda kentsel tarım alanlarını görebilirsiniz. Kaynak: İlgili tez
Kaynakça
Rasouli, S. Sürdürülebilir Kentsel Tasarımda Kentsel Tarımın Rolü, "İstanbul Örneği", Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2012.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul'dan: Kentsel tarımın geri gelen ayak sesleri, İstanbul'un kahvehaneleri, yıldızların üstünde Madam Anahit.
18 Nis 2021

YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




