Keşmekeş ile nizam arasında: Kalabalık Duası, 100. oyun

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
2020’nin Ocak ayında ilk kez sahnelenmeye başlayan Kalabalık Duası, 100. kez seyirciyle buluşacak. Geriye dönüp baktığınızda nasıl hissediyorsunuz? İlk oynadığınız zamanla şu an arasında ne gibi farklar var?
Oyun, 2020’den beri oynanıyor. Pandemi sürecine takıldık önce. Ciddi bir bekleme süresi yaşadık. Sonra yavaş yavaş kendi kehanetini gerçekleştirdi. Oyunda müjdelenmiş kişi meselesi var. Türkiye o dönem büyük bir seçime girdi. Ve seçime doğru oyunun bazı kısımları ülkeyle bağdaşmaya başladı. Oyunu o dönem izleyen seyircilerin tepkileri de değişiklik gösterdi. Keşmekeş mi, nizam mı? Ülkede mi duracağız, gidecek miyiz? Temel hak ve özgürlüklerimiz için ne yapmamız lazım? gibi sorulara oyunun anlamı güçlenerek büyüdü. Ülke gündemi metnin anlamını değiştirmeye başladı. Dolayısıyla benim oynarkenki tavrım da değişti. Oyun, biçim olarak anda olup biteni dahil etmeye çok müsait. Ben de Tolga İskit olarak gündelik hayatım başka yerlere gittiği için bir şekilde oyunun siyasileştiğini düşünüyorum. Eskiden daha "sufi" bir yerlerden, daha varoluşsal yerlerden seyirciyle bağ kurarken şimdi eylemin kendi anlamı ortaya çıkmaya başladı.
Performans olarak daha sakin oynamaya başladım. Eskiden performansı çok daha fazla düşünerek oynuyordum. Çünkü zor bir metin belli bir sürede bitmesi gerekiyor ama her şeyin de anlaşılması lazım. Demlendikçe sakinleşmeye başladım ben de. Bir şekilde ben hep hikayeyi oyunculuk performansımın önüne nasıl geçirebilirim diye düşündüm. Özellikle bu sezon bunu hep kendime hatırlattım.
Henüz izlemeyenler için Kalabalık Duası ne anlatıyor?
İnsanın eylemle olan ilişkisini anlatıyor. Tam olarak kimliğini ve nereden çıktığını bilmediğimiz bir adam hayatın anlamını arıyor. Biraz zamansız, biraz yersiz yurtsuz bu adama göre hayatın anlamı nedir? Ben bu hayata neden geldim? sorularını sorarken kendimizi buluyoruz. Bunu iki kavram çerçevesinde anlamaya çalışıyor. Bu kavramlar keşmekeş ve nizam. Karşısına iki kişi çıkıyor: Üsküdarlı Cüce Rıfkı ile Abdullah Efendi. Abdullah Efendi nizamı, Üsküdarlı Cüce Rıfkı Efendi keşmekeşi savunuyor. Bu adam da bu ikisinin arasında bir yol bulup nasıl yaşarım sorusunun peşine düşüyor. Bizim oyunun şöyle güzel bir tarafı var. Siz oyunu izlerken bir beş dakika kendiniz kopup gidebilir sonra tekrar oyuna dönebilirsiniz. Balat diyorum, seyircinin kendi Balat’ına doğru gidip bizi tekrar Fatih’te yakaladığı bir biçimi var. Bunu birlikte yaşamayı çok seviyoruz.

Tolga İskit
Daha önce oynadığınız oyunlarda kalabalık bir kadro bulunuyordu. Bu sefer sahnede yalnızsınız. Tek kişilik oyun nasıl bir deneyim? Size neler kattı? Üç yıl önce yaptığımız bir röportajda “Bir daha tek kişilik oyun yapar mıyım, emin değilim” demiştiniz. Hâlâ aynı düşüncede misiniz?
Evet, hâlâ aynı şeyi düşünüyorum. Tek kişilik oyun bir daha yapar mıyım, zor. Kalabalık ekiple oynamak çok zevkli çünkü. Yani tiyatro kolektif bir sanat. Tek kişilik oyunda bence olmazsa olmaz şey şu: Oyuncu ile hikayenin gerçekten kalpten buluşması lazım. Yani siz sadece tek kişilik oyun yapmak istiyorum deyip herhangi bir hikayeyle çıkarsanız orada içinizde bir boşlukla sahneye çıkmış olursunuz. Gönül ilişkisinin kurulması lazım. Ben profesyonel bir oyuncu olarak birçok oyunda öyle gönül ilişkisine bakmadım, bakmam da açıkçası, ama tek kişilik oyunda böyle bir zorunluluk var. Hikaye anlatmaktan çok oyuncunun hikayeyi görmesi çok değerli. Kesinlikle bütün oyunculara en az bir kere tavsiye ediyorum.
Volkan Çıkıntoğlu’nun kaleme aldığı metinde karakterin bir hikaye anlatma hevesi dikkat çekiyor. Oyun içinde doğrusal bir hikaye bulunmuyor. Seyirci tarafından anlaşılmasının zorluğu kadar oynaması da zorlu muydu?
Bizim oyunu yedinci kez izleyenler var. Duyduğumuz şey: “Gerçekten hiçbir oyun birbirine benzemiyor.” Mesela açık havada oynuyoruz; ambulans sesleri, martı sesleri... Açık havada oynamanın ayrı bir büyüsü var. Dokuz ay prova yaptık. Doğrusal olmayan bir metinde sürekli bir hikaye anlatmaya çalışmak bir oyuncu için ters köşe bir şey. Bizim alıştığımız akışta, bir karakter gelişir, bir yerlere gider, bir şeyler olur. Seyircinin beklentisini kırmak zordu ama yönetmenimiz Güray Dinçol ve yazarımız Volkan Çıkıntoğlu’nun uyumu da gayet iyiydi. Çok kolektif bir iş oldu.
“Nizam mı, keşmekeş mi?” sorusunu soruyoruz. Ayrıca oyunda da sık sık geçen "efsunlu şehir" vurgusu var. İstanbul sizce efsunlu bir şehir mi?
İstanbul kesinlikle efsunlu bir şehir. Buralardan vazgeçmek çok zor. Tarihî Yarımada’ya her gittiğimde büyüleniyorum. Şehre aşkımın arttığı bir dönemdeyim açıkçası. İnsanlara bakmaktan çok çevreye bakıyorum. Bu oyun anca İstanbul’da olurdu. Balat, Fatih, Üsküdar, Kadıköy, Gazi Mahallesi... Oyun İstanbul’da dolaşıyor.
Dekor olarak da yanınızda taşıdığınız bir bavul/çanta var. Tek kişilik oyunlarda, daha çok yere gidebilmek adına portatiflik de önemli tabii.
Son yıllarda tek kişilik oyunlara daha çok denk geliyoruz. Sizin tek kişilik oyunlara bakışınız nasıl?
Tek kişilik oyunlar, oyuncudan cebinde ne varsa onu göstermesini istiyor. Dolayısıyla oyuncunun bütün maharetini görebiliyorsunuz. Hiçbir şeyin arkasına saklanmıyor. İstediği kadar teknoloji kullanılsın, dekor tasarımları olsun saklanacak yerin kalmıyor. Bu anlamda çok zevkli bir şey. İyi yapıldığı zaman hayran olunacak bir durum. Özellikle az eşyayla yapılması tek kişilik oyun mantığıyla yapılması çok önemli. Hatta iyice sahneyi çıplaklaştırıp oyuncuyu iyice kendi kendine bırakmak kimyasına daha uygun diye düşünüyorum.
Fiziksel Tiyatro Araştırmaları sahnelediği oyunlarla adından söz ettiren bir topluluk. Bu oyunda da deneysel/absürd bir tarz görüyoruz. Fiziksel tiyatro ülkemizde yeterince ilgi görüyor mu?
Fiziksel Tiyatro Araştırmaları öncü gruplardan bir tanesi. Bu stilin tanınması için gerçekten işlerini iyi yapıyorlar. Şatonun Altında hâlâ sold out vaziyette gidiyor. Ben konservatuvarda okurken “in your face”in meşhur olduğu zamanlardı. Daha gerçekçi, dördüncü duvarı daha çok hissettiğin çalışmalardı. Fiziksel tiyatro, sahnede olan oyuncunun tiyatronun bütün araçlarını kullandığı bir stil. Dolayısıyla seyircinin bu stilden çok keyif aldığını düşünüyorum. Sadece tiyatroya has birtakım şeyler var.
Tiyatronun kanayan yarasına dokunmadan da geçmeyelim. Birçok bağımsız tiyatro kendi imkanlarıyla yaptıkları oyunlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Bağımsız tiyatrolar hakkında düşüncenizi merak ediyorum?
Buradaki en büyük şey vergi meselesi. Herkesin belini büküyor. Biletin üçte birini vergiye veriyorsunuz. Kumbaracı50’den Kadıköy’e oyunu taşımanın sadece nakliyesi şu an 7 bin TL. Salon kirası da var. Bağımsız tiyatrolardaki en büyük sorun o salonun dörtte üçü dolunca zarar ediyorsunuz. Bu arada dörtte üçü iyi rakam. Sürekli sold out yapmalısınız ki hem cebinize biraz para girsin hem de oyunun giderlerini rahat karşılayın.

Sahnedeyken bu his sizi etkiliyor mu? Yani salonun dolmamasını oyun esnasında dert ediyor musunuz?
Oyun başlayana kadar az seyirci olması beni etkiliyor. Çünkü ben profesyonel bir oyuncuyum ve bundan para kazanıyorum. Sahneye çıkmadan bir saniye öncesine kadar dert ediyorum çünkü çok büyük bir yük. Sahneye çıktıktan sonra oyun bitene kadar böyle bir dert kalmıyor. O da profesyonelliğin bir gereği. Tiyatro yapmak bir yönüyle sinemaya göre çok daha kolay. İki bavulla festival festival bütün dünyayı dolaşabilirsiniz. Ama çok az destek görüyor. Kültür Bakanlığı'ndan da kurumlardan da.
Artık şunu çözdük biz, Kalabalık Duası’nın biletini 300 liraya satıyoruz. Ayda yalnızca bir kere tiyatroya giden bir kitle var. O yüzden seyirci prestijli oyunu tercih ediyor. Dolayısıyla şunu fark ediyoruz; seyirci için biletin 300 lira ya da 1000 lira olmasının bir farkı yok. Karşısında iki oyun var ve daha prestijli bir yerde olayım bir kere gidiyorum diyor. Sürekli takip eden kitleyi saymazsak izleyici kitlesi seçici davranıyor. Kalabalık Duası için 300 TL çok az çünkü küçük salonda oynuyor ve döndürmüyor. Büyük salon tutacak para yok. Bileti 750 liraya sattığımız zaman seyirci gelmeyecek. İyi tiyatro yapmak için oyunuyla oyunculuğuyla çok özen gösteriyoruz. Ve bunun karşılığında ayakta durabilmek bir süre sonra yıpratıcı oluyor. Herkes borç batağında. Hangi bağımsız tiyatrocu arkadaşla, mekanı olanla konuşsak aynı. Bu hayatta kalmanın başka bir yolunu, işimizi daha mutlu yapmanın başka bir yolunu da bilmiyoruz. Hem kendi akıl sağlığımız için hem de tiyatronun gücüne inandığımız için devam edeceğiz.
Son olarak Kalabalık Duası’nın 100. oyunu için ne söylemek istersiniz?
11 Mart’ta 100. oyunumuzu Kumbaracı50’de oynayacağız. Bütün ekip birbirimizle gurur duyuyoruz. Bir oyunu 100 kere oynamak çok değerli. Benim de ilk defa başıma geliyor. Oynadıkça demlenen oynadıkça keyiflenen bir oyun Kalabalık Duası. Teatral farklı bir deneyim yaşamak isteyen seyircilerimizi bekliyoruz.
KALABALIK DUASI
Yazar: Volkan Çıkıntoğlu
Yönetmen: Güray Dinçol
Oyuncu: Tolga İskit
Yönetmen Yardımcısı: Cansu Arslan Saran
Işık Tasarım: Utku Kara
Dekor Tasarım: Derya Ülker
Hareket Danışmanı: Ecem Asude Işık Gür
Kostüm Tasarımı: Ülkü Şahin
Oyun Fotoğrafları: Tara Demircioğlu
Işık Kumanda: Murat Kural, Onur Yalçınkaya
Ses Kumanda: Senay Arslan
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emrah Akbaş
Editör ve tiyatro yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR


