Müzikli, rengârenk bir dünya: Kovacs


Bir yaz klasiği: Beykoz Kundura’da Bir Yaz Gecesi Festivali başlıyor Nedir? Festival . Film ve müziğin uyumlu birlikteliğinden ilhamla hazırlanan ve bu yıl yedincisi düzenlenecek olan Bir Yaz Gecesi Festivali ’nin 2023 programı; 1979 yılında kaybettiğimiz Oscar ve Grammy ödüllü besteci Nino Rota ’ya odaklanıyor ve müziklerinde Rota’nın imzası olan beş klasik filmi restore edilmiş versiyonlarıyla yeniden seyirciyle buluşturuyor. Nerede? İstanbulluları Boğaz’ın kıyısında ve yıldızların altında karşılayan Beykoz Kundura ’da. Ne zaman? 4 - 20 Ağustos tarihleri arasında festivale bekleniyorsun. Neler var? Açılışını ve kapanışını Nino Rota’nın sıklıkla çalıştığı yönetmenlerden Federico Fellini’nin Altın Palmiyeli başyapıtı Tatlı Hayat ’la (La Dolce Vita) yapacak olan festival programı , bir diğer Fellini klasiği 8½ , René Clément’in 1960 tarihli kült filmi Kızgın Güneş (Plein Soleil) ve sinemanın mihenk taşları sayılan Baba (Godfather) ve Baba 2 (Godfather Part II) ile devam edecek. Nasıl ulaşabilirsin? Beşiktaş-Beykoz Kundura arası ulaşımı sağlayan Festival Teknesi , bu yıl da ücretsiz olacak ve misafirlerine keyifli bir Boğaz turu sunacak. Özel aracıyla gelecek misafirler için otopark hizmeti ise yine ücretsiz. Üzerine mutlaka bir şal ya da ceket almanı tavsiye edeceğimiz festivalin sınırlı sayıdaki biletlerine buradan ulaşabilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sharon Kovacs, 2014'te My Love kısaçalarıyla başladığı müzikal yolcuğuna üç albüm sığdırdı şimdiden. Modern soul müziğinin ve vokal öncüllü cazın pop filtresinden geçtiği kataloğuyla Kovacs; nevi şahsına münhasır sesi, görselliği ve yaratıcı özerkliğiyle tam paket bir sanatçı. Onunla sohbet etmek demek; yazan, tasarım yapan, yöneten ve dâhil eden bir insanla tanışmak demek. Müziği yalnızca bir parçası gördüğü kurgu dünyaları da bunun bir sonucu.
Kovacs'la 30. İstanbul Caz Festivali kapsamında 8 Temmuz'da Parkorman'da vereceği konser öncesinde buluştuk. COVID-19 karantinası sırasında zihinsel olgunlaşması ve öz farkındalığını şeffaflaştırması adına attığı adımları, bunun son albümü Child of Sin'le (2023) olan ilişkisini, işbirliklerinden aldığı gücü, sanatçı özgürlüğünü kıymetli anlatılara nasıl devşirdiğini ve ötesini konuştuk.

Fotoğraf: Lisa Krappe
Sanırım COVID-19 karantinası sırasında zihnindeki şeytanlarla yalnız kaldın ve onlarla yüzleşmek için son albümün Child of Sin yolculuğuna çıktın. Terapiye başlaman bu yüzleşmeyi gerçekleştirmenin bir yoluydu bence. Diğer taraftan, bu durum albümü hayli kişisel ve samimi de kılıyor. Albümün hem müzikal hem de anlatısal olarak nasıl ortaya çıktığını, Child of Sin'in psikolojini ve yaratıcı vizyonunu nasıl yansıttığını anlatabilir misin?
COVID-19 süreci benim için zordu çünkü sahne alma şansım yoktu. Müzik yapmak ve sahneye çıkmak bana yardımcı olan şeyler. Bir tür terapi gibi bunlar benim için.
Öte yandan ikinci albümüm Cheap Smell’de anlatmaktan kaçındığımı, kendime olgunlaşmak adına meydan okuyamadığımı, yüzeysel bir yerde kaldığımı fark ettim. Child of Sin'in dürüstlüğümle, insan olarak olgunlaşma sürecimle ilgili olduğunu düşünüyorum çünkü bir sıkışmışlık içerisindeydim. Aynı zamanda bağımsız olmamakla, büyük bir plak şirketiyle anlaşamamakla, birçok insan ve görüşle kuşatılmış olmakla, etrafımdaki her şeyden bunalmışlığım ve kendime doğru desteği veremememle de alakalı olabilir albüm. Duygusal destekten bahsediyorum tabii, ticari bir destekten değil.
COVID sırasında müzik yazmaya oturduğumda terapiye de başladım. Ve bende sıkışık olanlarla, müziğe kanalize etmesi çetin şeylerle tanıştım. Bunlar hakkında yazmak; onları idare etmem, onlarla yüzleşmem, haklarında dürüst olmam, onları kabullenmem ve sonunda arkamda bırakmak adına (ki çok zordu bu) çok yardımcı oldu bana. Ama evet; Child of Sin süreciyle yeni bir öz farkındalık ve kabul kazandığım, benliğim üzerinde çalıştığım bir döngüye geçiş yaptım. Kendimi daha mutlu hissetmeye yönelik adımlar atmaya başladığım için çok seviniyorum.

Fotoğraf: Martijn Gijsbertsen
Child of Sin müzisyen işbirlikleriyle de epey zengin bir albüm. Bu işbirlikleri arasında Rammstein’dan Till Lindemann, Not Scared of Giants ve Fragile parçalarında güçlerini birleştirdiğin 10 kişilik Türkiyeli bir yaylı orkestrası bile var. Kendi özgün müzikal kanvasını diğer sanatçıların katkılarıyla şekillendirmek senin için ne kadar önemli?
Her şeyin bir yolculuk gibi olduğuna ve bir albüm yapmanın da öyle olduğuna inanıyorum. Bir yolculukta belirli yerleri ziyaret edersiniz ve bu yerlerden ilham alırsınız. Son birkaç yılda Türkiye'ye fazlasıyla gittim. Bayılıyorum Türkiye’ye. Şimdiden birçok arkadaş edindim. Orada evimdeymiş gibi hissediyorum. Türk müzisyenlerle kayda girmek de doğal bir sürecin sonucuydu çünkü Türkiye benim için ilham verici bir yer. İşbirliği yapmayı da çok seviyorum gerçekten. Tüm albümlerim işbirlikleriyle dolu. Sadece müzisyenlerle değil; aynı zamanda prodüktörlerle, film ekipleriyle ve tasarımcılarla da işbirliği yapıyorum.
Her şeyi kendi başıma yapmak zorunda olmak çok sıkıcı olurdu galiba, işlerimin de birbirinden pek bir farkı kalmazdı. İşbirlikleri kendin hakkında fikir sahibi olmanı sağlarken sana yeni şeyler öğreten, farklı patikalar açan, ilham bulmanı mümkün kılan araçlar. Till’le işbirliğim de böyleydi. Müziğini de etrafındaki her şeyle müzik yaratma metodunu da takdir ettim daima. Yeni albümüm de dâhil olmak üzere ürettiğim her yeni şeyin ortaya çıkış sürecinde aklımın bir köşesinde Till’i saklı tuttum. Onu albümümde konuk edebilmek bir rüyanın gerçeğe dönüşmesi gibiydi bu yüzden.

Fragile klibinden bir kare. | Video konsepti ve sanat yönetimi: Sharon Kovacs ve Andre Amaro
Sanatsal bağımsızlığın ve işlerinin özerkliği konusunda çok hassassın. Bu gerçeği kendi kıyafetlerini tasarlanmanda, müzik videolarını yönetmende ve müziklerini kurduğun Wolf plak şirketiyle yayımlamanda görebiliyorum. Bağımsızlık ve işlerinin iplerini kendi ellerine alma arzun nereden temelleniyor?
Her şeyi kendiniz yaparsanız en iyi hikâyeyi anlatabilirsiniz. Müzik yapmak bir dünya yaratmaktır ve bu dünya sadece müzikten ibaret değildir. Müziğinize dâhil etmek üzere yanınıza birçok şey alabilir ve böylece yarattığınız dünyayı çok daha net bir hâle getirebilirsiniz. Bu dünya benim dünyam ve onu insanlara göstermek istiyorum. Yeni şeyler öğrenmeyi de seviyorum.
Plak şirketine gelirsek… Bu albüm benim için o kadar şahsiydi ki hiçbir taviz vermek istemedim. Hislerime çok içkin, kırılgan bir iş Child of Sin çünkü. Yönetiminde ben olayım, kendi kararlarımı verebileyim ve her şeyi kendi zamanımda yapabileyim istedim. Eğer bir başka plak şirketi hissettiğim ve mutlu olduğum şeyleri yaratmak adına bana sanatçı özgürlüğümü ve tercih önceliği hakkımı sağlarsa tabii, o muhtemel plak şirketiyle de çalışabilirim. Ancak ben satabileceği için değil, benim için anlatması kıymetli olduğundan üretmek istiyorum.

Kaynak: Warner Music Group
Ülkemizi birçok kez ziyaret ettin ve sadece İstanbul'da değil, Ankara ve Antalya'da da sahneye çıktın. 8 Temmuz'da İstanbul'da vereceğin konseri dört gözle bekliyoruz. Ayrıca Türkiye’den müzisyenlerle işbirliği yapmanın yanı sıra Child of Sin’den bazı şarkıları burada yazıp kaydettin. Türkiye senin için özel bir yere sahip, bu açık. Bu neden böyle sence, buranın insanlarıyla hangi paydalarda buluşuyorsun?
Evet, Türkiye'ye derinden bağlı hissediyorum. İnsanları çok dostane. Evleri her zaman açık. Söylediğim gibi, kalbimde özel bir yeri olan birçok arkadaşım var orada. Fuat Güner bunlardan birisi. Bana stüdyosunu açtı ve harika bir vakit geçirmemi sağladı. İstanbul'un çeşitliliğini seviyorum. Her şeye sahip olan bir şehir. Muhteşem Türk mutfağı da buna dâhil.
Türkiye’de konser vermeye can atmışımdır her zaman. Coşku ve tutkuyla dolu dinleyici kitlesinin karşısına çıkmak her seferinde çok güzeldi. Geri döneceğim için çok heyecanlıyım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
30. İstanbul Caz Festivali'nin sanatçıları, müzikleri ve coğrafyaları arasında uçtan uca dolaştığımız bir yolculuğa çıktık. Kovacs'la bir sohbet gerçekleştirdik. Festivalin gelenekselleşen etkinliklerine mercek tuttuk.
07 Tem 2023

YAZARLAR

Koray Soylu
Editor @ Aposto

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




