Öfkeye sahip çıkmak


Doğal afetler ve acil durumlar sonrası öğretmenin iyi olma hâli "Türkiye'yi etkileyen depremler sonrası bölgede bulunan öğretmenlerle iletişim hâlindeyiz. İhtiyaçları, imkânlar dahilinde doğru kaynaklarla buluşturabilmek için çalışıyoruz. Birlikteliğimizden aldığımız güç ve dayanışmayla içinde bulunduğumuz zor günleri atlatabilmeyi diliyoruz." -Öğretmen Ağı Doğal afetler ve acil durumlar sonrasında yaşanan süreçlerde eğitimin öznesi ve özellikle çocuğun iyi olma hâline önemli etkisi olan öğretmenlerin iyi olma hâlinin gözetilmesi oldukça kritik. Öğretmenler arası iş birliği için alan ve kaynak yaratmak ve öğretmenler arası bilgi paylaşımı, karşılıklı güven ve destek gibi konularda hareket geçmek son derece önemli. Önümüzdeki süreçte, öğretmenlerin bir araya gelerek kendi iyi olma hâllerini tartışabildikleri, kapsayıcı bir biçimde ihtiyaçlarını, önceliklerini ve yol haritalarını belirleyebildikleri ortamlar oluşturmak; birçok yönden eğitim süreç ve çıktılarını etkileyen öğretmenin iyi olma hâline katkı sunacaktır. Öğretmenlerin, meslektaşları ve farklı disiplinlerden kişi ve kurumlarla bir araya gelerek güçlendiği bir paylaşım ve iş birliği ağı olan Öğretmen Ağı , yaşanan depremler sonrasında yine öğretmenler adına değil öğretmenlerle, öğretmenin iyi olma hâline katkı sunan çalışmalara devam edeceğini paylaşarak; çocukların güvende hissetmesi, umut geliştirmesi, sosyal, fiziksel ve duygusal desteğe erişmesi, yaşanan travmatik durum için birey veya topluluk olarak yalnız olmadığını ve kendisine destek olunacağını hissetmesi için öğretmenler ve farklı disiplinlerden kişi ve kurumlarla çalışacağını ve çalışmaya devam edeceğini aktarıyor. Öğretmen Ağı ’nın gelecek çalışmalarından haberdar olmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilir ve Ağ’a dahil olabilirsiniz .
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Siyaset teorisyeni Nadia Urbinati, Ben Halkım isimli kitabında popülizmin demokrasiyi nasıl dönüştürdüğünü anlatırken halkı şöyle tanımlıyor: “Modern şekliyle halk kategorisinin üç temel anlamı vardır. Tek bir bütün olarak hareket eden ve yasaların onun adına yapılıp uygulandığı kolektif egemen; belirli bir toprak parçasında yaşayan ve bazen ulusla özdeşleşen sosyo-tarihsel yapı; ve kanaatlerin, partilerin ve temsilcilerin hareketleriyle ve siyasi fail olma iddiasıyla halk olma tanımını elde eden kolektif topluluk veya seçmenler.”
Popülizm, belirli bir “halk” fikrini vurgulayarak bu grubu “seçkinler” ile karşı karşıya getiren bir dizi siyasi duruş ya da daha basit anlamıyla “halk çıkarcılığı” şeklinde tanımlanabilir ve en çok üçüncü durumda; halk, yöneticilerin rekabet alanına dönüşen siyasi bir özne haline geldiğinde karşılık bulur. Demokrat Partili eski İtalya Cumhuriyeti senato üyesi Mario Tronti bu durumu “Halk olmadığı için popülizm var.” diyerek açıklar.
Halk bir fikirden fazlası olarak tüm somutluğuyla, her zaman orada durur. Ancak, popülist lider halkı çok sesli bir bütün olarak algılamaz, halkın kendi ideolojisini yansıtan “parçasını” seçer. Popülist liderin diyalog kurmayı uygun gördüğü yegâne halk, onu her koşulda destekleyen, genellikle gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerle ve yoğun ilkel duygularla kendisine bağımlı kıldığı “doğru halk”tır. “Doğru halk”a uyum sağlamayanlar halkın dışlanmış kısmıdır, çoğu zaman gözden çıkarılabilir. Zira onlar, liderin çizdiği keskin çizgilerin dışına çıkmış; bir nevi ona ihanet etmiş “yanlış halk”tır. Lider yanlış bulduğu halkı doğrusuyla değiştirmeye çalışır; yeri geldiğinde ayrıştırıcı sözlerle, eylemlerle ikisini karşı karşıya bırakır. Halkı takımlara ayırıp bir çeşit etik/ahlaki bir maçı oynatmak gibidir bu. Lider locasında olan biteni izlerken halk sorunların temeline odaklanmayı kenara bırakır ve galip gelme, “doğru halk” olma yarışına girer.
Ayrılmaz bir bütün hâlinde ele alınması gereken halk, itaat eden “gerçek” parçalara ve “gerçek olmayan” sorgucu parçalara bölünmüştür. Popülist liderin isteği tam da budur, kendi gerçeklik kurgusunu yaratabileceği zemini bulmaktır. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları kitabında bunu oldukça etkileyici biçimde açıklıyor: “Kitle liderleri gerçekliği yalanlarına uydurma gücünü ele geçirmeden önce, gerçekleri aşırı derecede küçümseyen propagandalarıyla dikkat çekerler, çünkü onlara göre gerçek tamamen onu uydurabilen kişinin gücüne bağlıdır.” Halk kutuplaştığında artık halk yoktur, gerçeği söyleyenler ve yalanlar uyduranlar vardır.
Popülist lider, Urbinati’nin birinci tanımında yer verdiği “bir bütün olarak hareket eden” egemen halktan hoşlanmaz. Ortada birbirinden ayrılmış, ayrıştırılmış parçalar olmadığında gerçeklik de eğilip bükülemez hâle gelir. Liderin sesi, tek bir gerçeği haykıran ve susturulması imkânsız kuvvetli kalabalık tarafından kısılır, söylemleri karşılık bulamaz. Böyle bir durumda lider, halkı “öyle bir felaketti ki kim olsa altından kalkamazdı”, “bu da kader planın bir parçası” gibi bahanelerle yatıştırma gücünü kaybeder. Halk herkestir ve yetki vericidir, dolayısıyla yetki verdiği kişiler sorumluluk almadığında hesap sormak ister, bu hakka sahiptir. Halkın bu hakkını hatırlaması gerekiyor.
Devlet, hiçbir tanımda yüksek makamlardan insanlara bağıran, cezalandıran bir baba figürü değildir, olamaz. Çünkü bu, doğasına aykırıdır. Devletin var olma amacı "...halkın güvenli topraklarda eşit halklarla özgürce yaşama ve zarar görmeme talebinden doğar." Devlet, halkın memnuniyetsizliğinden incinebilecek bir kişi değildir, korkulması gereken biri de değildir. Halka hesap vermekle yükümlüdür devlet, özür dilememe gibi bir lüksü de yoktur.
Hesap sormak üzere kenetlenmiş bir halkın gücü popülist liderin gücünü aşar, onu korkutur. Bugün, halkın hesap sorma arzusunda yatan sağlıklı bir öfke var. Çünkü karşı karşıya kaldıklarımızı tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Öfkenin boyutunu, bu öfkenin talep edilen gibi bir-iki senede dinmeyeceğini anlamakta yetersiz kalanları, yas tutmamızdan incinenleri, deprem bölgesine giden yöneticiler hasarı görmesin diye alelacele temizlenen yerleri, çocukları önüne dizen adamları, soğukta üşüyen çocuğun yüzünü göstermek için kapüşonunu çekiştire çekiştire açan, kadrajda var olma yarışıyla birbirini itip kakan adamları, “buraya yardım gelmedi” diyenlerin sesini kesenleri, desteği gölgeleyenleri, ilk fırsatta öğrencileri yerinden edenleri, daha enkaz kalkmamışken tek katlı yapı denetim binasını yıkmaya çalışanları, depremzedeyi gözaltına alanları, suçluların kaydını temizleme derdine düşenleri görüyoruz.
Her gerçekten, her isyandan, her yaşamdan tetiklenen kırılgan ve utanmaz gönülleri hoş tutmaya zorlanan, aksi takdirde üzerine tehditler savurulan, birbirine kıra kıra bitmeyen ve kaybedecek çok az şeyi kalmış gerçek halkın bütünlüğü, bu yapının gücünü aşar. İşte tam da bu yüzden; “yanlış halk”- “doğru halk” diye bir şey olmadan hepimizin gerçek ve tek halk olduğunu, bir sesin karşısında kocaman, çoklu bir ses olabileceğimizi hatırlamak gerektiği için siyaset yapıyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı (COP31), Kasım'da Antalya’da düzenlenecek. 2025’te Avustralya'nın bu zirveyi yapması hâlinde masrafların 2 milyar dolara ulaşabileceği belirtilmişti. Türkiye için böyle bir hesaplama yok, ancak İklim Değişikliği Başkanlığı yıllık 563,3 milyon lira olarak belirlenen ödeneğini ilk altı ayda 10 kat aşarak 5 milyar 590 milyon lira harcadı.

Yürümek yeni keşfedilmiş değil. Daha iyi olmak için öğrenilmeyi ve başarılmayı bekleyen uğraşlardan biri hiç değil. Tam tersine, insanın dünyayla ilişki kurmasının en eski biçimlerinden biri. Şimdi ona yeniden dönmemizin nedeni de bu kadar basit: İnsana özgü ortak bir eylemi ve onun gücünü yeniden hatırlamak.

Bugün özgünlükten söz ederken yalnızca fikirleri konuşmuyoruz, dili de konuşuyoruz. Çünkü dil, fark edilmeden standartlaşan ilk yer. Önce aynı kelimeleri seçiyoruz, sonra aynı benzetmeleri, ardından aynı düşünceleri... En sonunda ise birbirimize benziyoruz. Yapay zeka milyonlarca metnin ortalamasını çıkararak yazdığı için aynı dili üretiyor. Peki ya biz? Biz de uzun zamandır birbirimizin ortalamasını yaşamıyor muyuz?

40’lı yaşlar, insanın hem zamanın ne kadar hızlı geçtiğini daha çok düşündüğü hem de hayatın sorumluluklarını daha ağır hissettiği bir dönem. Bir yandan yavaşlamak, daha seçici olmak ve zihinsel gürültüyü azaltmak isterken diğer yandan sürekli erişilebilir olmaya, karar almaya ve yetişmeye zorlanıyoruz. Psikoloji araştırmaları ise bu gerilimin yalnızca kişisel bir kriz olmadığını; yaş alma, zaman algısı ve modern hayatın bitmeyen uyaranları arasındaki daha büyük bir çatışmanın parçası olduğunu gösteriyor.




