Pamuk ipliğine bağlı ruh hâlleri üzerine: Antonio Campos

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Henüz filmografilerinin başında oldukları için adını duymamış olabileceğiniz yönetmenler ve sinemaya güçlü başlangıçlar yapmalarını sağlayan filmlerine yer vereceğimiz bu köşeye, Taner’in her hafta çalma listelerimize yeni keşifler armağan ettiği köşesinden ilhamla “Keşif Sineması” adını verdik. Hazırsanız, Antonio Campos ile başlayalım.
Afterschool: Şubat 2009. Emek Sineması’nın kapısının sokağa açıldığı, !f İstanbul’un tutkuyla yapıldığı günler. Bağımsız sinemayla tanışalı, film festivallerinin bilet kuyruklarında beklemeye başlayalı henüz birkaç yıl olmuş. Emek’in perdesinde Afterschool var. Ezra Miller’ın bakışları 16 yaşındayken de şu an olduğu kadar tedirgin edici. Yıllar sonra evimde bir kez daha izleyeceğim filmin etkisiyse büyük: Her geçen gün daha fazlasına, daha kolayca maruz kaldığım videolar, hayatlar, gerçekler beni hissizleştiriyor mu? İnternetin ve teknolojinin etkisi altında geçen hayatımda, yoğun bir şekilde yaşadığım duyguları gerçekten hissediyor muyum? Yoksa her şey, izlediğim videolarda, filmlerde gördüklerimin zorunlu ve başarısız bir taklidi mi?

Sıfır noktası: Antonio Campos’un ilk uzun metrajlı filmi Afterschool (2008), yatılı bir lisenin koridorlarına, yatak odalarına götürüyor izleyenleri. Gus Van Sant’ın Elephant’ının lise koridorlarında yaşattığı tekinsizliği ve gerilimi, Michael Haneke’nin Benny’s Video’sunun şiddete karşı hissizleştiren videolarıyla birleştiriyor. Sosyal medyanın var olmadığı yakın geçmişte, her gün yüzlercesini izlediği YouTube videolarına bağlı ve bağımlı olarak hissizleşmiş 16 yaşındaki bir lise öğrencisinin, okulun koridorlarında tanık olduğu trajik ölüm sonrasındaki hâlini konu alıyor. “Değişimini” demeyişim bilinçli. Yönetmeni ilk kez Bağımsız Ruh Ödülleri ve Gotham Ödülleri listelerine sokan Afterschool’un aday gösterildiği bir kategorinin adı, gizli hazinelik mertebesini tescilliyor: Yakınınızdaki Bir Sinemada Gösterilmemiş En İyi Film.
Simon ve Christine: İlk filminin başarısının ardından Simon Killer’da (2012) uzun ilişkisini henüz sonlandırmış New Yorklu bir genç adamın peşinden Paris’e gidiyor yönetmen. Simon, kendini toparlamak için geldiği şehirde niyetinden fazla kaldıkça, kendi karanlığının ipuçlarını ve felaketin sinyallerini vermeye başlıyor. Campos bir kez daha şiddetin eylemine değil, öncesindeki ve sonrasındaki psikolojik hâllere odaklanıyor. Bunu sadece kendi filmleriyle yapmıyor üstelik; yapımcılığını üstlendiği Martha Marcy May Marlene, James White ve The Eyes of My Mother’da da etkisini hissettiriyor. Christine (2016), 1974’te canlı yayındaki şok edici eylemiyle televizyon tarihine geçen muhabir Christine Chubbuck’ın gerçek hikâyesini anlatıyor. Yine eylemin kendisi değil, Christine’i ağır ağır felakete sürükleyen psikolojik çöküşü başrolde yer alıyor.

Kaynak: USA Network
Sırada ne var? Bir süre televizyona odaklanan ve beş bölümünü yönettiği The Sinner’ın yapımcılığını da üstlenen Campos’un ismini, geçtiğimiz günlerde yayımlanan Netflix orijinal filmi The Devil All the Time’ın jeneriğinde göreceksiniz. Görece büyük bütçeli ve ana akıma göz kırpan bu ilk işinde, kısık ateşte pişen gerilimi ve karakterlerinin pamuk ipliğine bağlı ruh sağlığını aynı başarıyla yansıtıp yansıtmadığına siz karar verin.
Diyor ki… “Korkunç karakterleri keşfetmek ilginçtir; sizden çok uzaklardır, ama yine de insanlardır.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yakınımızdaki bir sinemada gösterilmemiş bir filmin yönetmeninin ve bildiğimiz anlamdaki ilk konserin izini sürüyoruz.
25 Eyl 2020

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Brat summer”ın dans pistindeki isyanının üzerinden iki yıl geçti. 2026 yazında Z kuşağının pop yıldızları bu kez ayrılıkları, ölümü, kaygıyı ve dünyanın sonunu anlatıyor. Olivia Rodrigo’dan Phoebe Bridgers’a, Gracie Abrams’tan Charli xcx’e uzanan “sad girl summer”, yalnızca pop müziğin yeni trendi değil, savaşlar, iklim krizi ve gelecek kaygısıyla büyüyen bir kuşağın da ruh hâli.

Sema Kaygusuz’un "Saf Canavar"ı uzak bir geleceğin distopyasını değil, bugünün büyütülmüş ve ürkütücü ölçüde tanıdık bir suretini anlatıyor. İnsan olmanın sınırlarından hafızaya, rüyalardan yapay zekaya, insanmerkezciliğin kibrinden edebiyatın iyileştirici gücüne uzanan sohbetimizde Kaygusuz’la, kendi ifadesiyle “şimdinin kabusu, geleceğin enkazı” üzerine konuştuk.

Aşırı zenginlikten aşırı yoksulluğa, açgözlülükten fanatizme, mükemmeliyetçilikten bitmek bilmeyen arzularımıza... Psikanalist ve yazar Adam Phillips, "Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet"te çağımızı kuşatan aşırılıkların izini sürüyor. Belki de mesele çok fazla istememiz değil: “Kendimiz için çok fazlayız; açlıklarımızda ve arzularımızda, kederlerimizde ve bağlılıklarımızda, sevgilerimizde ve nefretlerimizde fazlayız.”

Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.




