Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?
Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Bu yazıya, Covid-19 pandemisi süresince veya sonrasında, virüse bağlı olarak hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dileyerek ve devamında yazacaklarımın herhangi bir kelimesi eğer onları incitirse diye peşinen özür dileyerek başlamak istiyorum.

Kişisel bir notla devam edeyim. Pandemiye 30 yaşımda, mesaimi evden sürdürmeme müsaade eden bir işyerinde çalışarak, ailemden ayrı yaşayarak, görece ayrıcalıklı bir şekilde yakalandım.  Pandemi günlerini sıklıkla özlüyorum, yalan yok. Hayatın normal aktığı bir günde binlerce insanın, arabanın geçtiği, sürekli kaosun hâkim olduğu, kavga gürültünün eksik olmadığı bir yerde, cadde üstünde oturduğum için, o günleri özlemle anarken hiç utanmıyorum, yalan hâlâ yok. Bu özlemimin arkasında hiçbir yakınımı, akrabamı veya arkadaşımı bu virüse kaybetmediğim gerçeğinin yattığının da farkındayım.

  • Sokaklardan çıt çıkmıyor. İnsanlar evde, arabalar hareketsiz. Hiç unutmayacağım 2020’nin o mart ayını. Birkaç ay öncesinden ilk haberler çıkmaya başlamış, kimimiz ciddiye almadan Çin’in alışılagelmiş vakalarından biri sanıyor, kimimiz fazla ciddiye alıp dünyanın sonunu çoktan getiriyorduk. Hiç şüphesiz, birçokları için sahiden de dünyanın sonuydu.

Son zamanlarda pandemi günlerini daha sık özlediğimi fark ediyorum. İnsanlarla konuştuğumda, bu hissimi söylemeden önce muhakkak, yazının başında belirttiğim sebepten dolayı, pandemide bir yakınlarını kaybedip kaybetmediklerini soruyorum. “Hayır” cevabını aldığımda, içim rahat bir şekilde o günlere hasretimi anlatmaya başlıyorum. İstisnasız, “Hayır” cevabı veren herkesten de benzer özlem duygularını içeren yanıtlar alıyorum.

Peki, Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre toplam 704.753.890 kişinin yakalandığı, 7.010.681 kişinin hayatını kaybettiği böylesi trajik bir dönemi nasıl olur da hasretle anarız? Bu bizi gaddar mı yapar, yoksa kapitalist dünya düzeninin bizi gündelik hayatta ne denli hırpaladığının farkına varan biri mi? 

Bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Bunun en temel nedenlerinden biri, kalabalığın insanı yorgun hissettirmesi.

Ancak kalabalığın yarattığı yorgunluğu yalnızca insan sayısıyla açıklamak mümkün mü? Çalıştığımız saatlerin, yetiştirmemiz gereken işlerin, trafikte geçirdiğimiz zamanın, bir yerden bir yere yetişmeye çalışırken sürekli saate bakmanın hiç payı yok mu? Sabah evden çıkıp akşam eve döndüğümüzde, günün bize ait kaç saatini gerçekten yaşamış oluyoruz? Pandemi günlerini özlememizin altında yatan sebep, hayatın yavaşlaması değil, hayatın hızını belirleyen mekanizmaların bir süreliğine sekteye uğramasıydı belki de, kim bilir.

Psikolog Constantine Sedikides ve Tim Wildschut’un nostalji üzerine çalışmaları, geçmişe duyulan özlemin yalnızca geçmişte yaşanan güzel olayları hatırlamaktan ibaret olmadığını gösteriyor. Araştırmacılara göre nostalji, insanın kendiyle ve başkalarıyla kurduğu bağı güçlendiren, hayatına anlam kazandırmasına yardımcı olan, yalnızlık ve stres gibi duygularla baş etmesini kolaylaştırabilen bir duygu. Üstelik nostaljinin doğasında bir ikilik var: Geçmişi hatırlamak hem mutluluk hem de kayıp hissi yaratabiliyor. Özlediğimiz şeyin artık geride kaldığını biliyoruz; yine de o anıya dönmek bize iyi gelebiliyor.

Pandemiye duyulan özlemi de bu çerçevede değerlendirmek mümkün. Belki özlediğimiz, evden çıkamadığımız günlerin kendisi değil, o günlerde hayatımızda beliren başka bir ihtimaldi. İşe gitmek için yollarda saatler harcamadığımız, bir toplantıdan diğerine koşmadığımız, arkadaşlarımızla buluşmak için bile takvimlerimizi birbirine uydurmak zorunda kalmadığımız bir ihtimal bu. Elbette herkes için değil; evden çalışamayan, işini kaybeden, şiddet gördüğü evde kalmak zorunda kalan, hastanelerde ve marketlerde çalışmaya devam eden ya da yalnızlığın ağırlığı altında ezilen milyonlarca insan için pandemi bambaşka bir deneyimdi. Ama evinde kalabilen ve işini uzaktan sürdürebilenler için, hayatın alışılmış ritminden çıkmak beklenmedik bir ferahlık yaratmış olabilir. En azından, benim için öyleydi.

Burada psikolojinin "özerklik" kavramı da devreye giriyor: Özerklik, her istediğimizi yapabilmekten ziyade, eylemlerimiz üzerinde bir irade sahibi olduğumuzu hissetmekle ilgili aslında. Günümüzün çalışma düzenindeyse zamanımızın önemli bir kısmını başkalarının belirlediği programlara, mesai saatlerine, toplantılara ve teslim tarihlerine göre yaşıyoruz. İşimizi sevsek dahi, ne zaman başlayacağımızı, ne zaman ara vereceğimizi, ne zaman dinleneceğimizi başkalarının belirlemesi, üzerimizde bir baskı yaratabiliyor.

Pandemi sırasında evden çalışabilenler için bu düzen kısmen değişti. Elbette evden çalışmak kendi başına özgürlük anlamına gelmiyor; hatta kimi işyerlerinde mesai saatleri belirsizleşti, çalışanlar günün her saatinde ulaşılabilir olmaya zorlandı. Yine de bazı insanlar, işe gidip gelmek için harcadıkları zamanı geri kazandı. Sabah kahvesini aceleyle içmek yerine tadını çıkarabildi, öğle arasında bir kitap okuyabildi, gün ışığında yürüyebildi. Belki de yıllardır ilk kez, günün tamamını tüketmeden de işlerini yapabildiklerini gördüler.

Burada asıl çarpıcı olan, bütün bunların bir salgının zorunlu kıldığı koşullarda mümkün hâle gelmesiydi. Normal şartlarda talep ettiğimizde bize lüks gibi sunulan zaman, bir anda hayatın zorunlu bir parçasına dönüştü. Dinlenmek, kitap okumak, yemek yapmak, bir filmi sonuna kadar izlemek için kendimize ayırdığımız zamanın ne kadar kıymetli olduğunu fark ettik. Daha doğrusu, bu zamanı neden sürekli ertelediğimizi sorgulamaya başladık. 

  • Peki, neden böyle bir hayatı ancak küresel bir felaketin ortasında deneyimleyebildik?

Bu sorunun cevabı bizi bireysel psikolojiden toplumsal düzene götürüyor. Kapitalist çalışma düzeni, zamanı yalnızca yaşadığımız bir şey olmaktan çıkarıp verimlilik ölçütüne dönüştürüyor. Boş geçirilen bir saat, çoğu zaman dinlenme ihtiyacı olarak değil, daha verimli kullanılabilecek bir kaynak olarak görülüyor. Kendimize ayırdığımız zamanın bile bir fayda üretmesini, bir beceri kazandırmasını, bizi geliştirmesini bekliyoruz. Kitap okuyorsak daha bilgili, spor yapıyorsak daha sağlıklı, yemek pişiriyorsak daha becerikli olmalıyız. Sanki hiçbir şey yapmadan geçirilen zamanın kendi başına bir değeri yokmuş gibi.

Pandemide evde ekmek yapmaya başlamamızın ardında yalnızca yeni bir hobi edinme arzusu yoktu belki de. Bir şeyin başında bekleyebilmek, mayalanmasını izlemek, acele etmeden bir sonuç elde etmek, bütün bunlar gündelik hayatın bize dayattığı hızın dışında bir deneyimdi. Bir ekmeğin pişmesini hızlandıramazsınız; hamurun mayalanması için beklemeniz gerekir. Hayatın bazı kısımları da böyle yaşanmak zorunda. Fakat bunu çoğu zaman unutuyoruz. Her şeyin daha hızlısını, daha kolayını ve daha verimlisini ararken yavaşlığın kendisini bir eksiklik gibi görmeye başlıyoruz.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Pandemi günlerini özleyen herkesin kapitalist düzene dair bilinçli bir eleştiri geliştirdiğini iddia edemeyiz. İnsanlar geçmişlerini farklı nedenlerle özleyebilir; kimisi evinde ailesiyle daha çok vakit geçirdiği için, kimisi daha az trafik gördüğü için, kimisi de o dönemde hayatının başka bir evresinde olduğu için. Ancak birbirinden bağımsız insanların benzer deneyimlerden söz etmesi, üzerinde düşünmeye değer ortak bir noktaya işaret ediyor. Normal dediğimiz hayat, sandığımız kadar katlanılabilir olmayabilir. 

Tam da bu yüzden, pandemi günlerine duyulan özlemi gaddarlıkla açıklamak bana doğru gelmiyor. Gaddarlık, başkasının acısını görmezden gelmekte, kaybını önemsizleştirmekte, kendi rahatını başkasının hayatından daha değerli saymakta ortaya çıkar. Oysa bir insanın kendi hayatında deneyimlediği geçici rahatlamayı hatırlaması, o dönemde başkalarının yaşadığı acıları inkar ettiği anlamına gelmiyor. Birbirine zıt iki duyguyu aynı anda taşıyabiliriz. Hem milyonlarca insanın ölümüne ve sayısız insanın yaşadığı kayıplara üzülebilir hem de o günlerde hayatımızda beliren bir imkanı özleyebiliriz. 

Geçmişe duyulan özlem zaten çoğu zaman böyle ikili bir duygudur. İçinde hem yakınlık hem mesafe, hem mutluluk hem kayıp taşır. Bir dönemin tamamını özlemek zorunda değiliz; o dönemde hayatımızda bulunan tek bir şeyi, belki de başka türlü yaşayabileceğimizi gösteren bir ihtimali özleyebiliriz. 

  • Bu yüzden, pandemi günlerini neden özlediğimizden çok, o günlerde özlediğimiz şeylerin neden bugün hayatımızda bulunmadığını sormamız gerek belki de. Neden dinlenmek için bir felaket, evde kalmak için küresel bir salgın, kendimize vakit ayırmak için bütün dünyanın durması gerekiyor? Neden daha az çalışmak, daha az yorulmak, işe gidip gelirken hayatımızın önemli bir bölümünü kaybetmemek, insanca bir yaşam sürmek için olağanüstü koşulları bekliyoruz?

Pandeminin ardından hayatın eski akışına dönmesi, hepimiz için aynı anlama gelmedi. Kimi kaybettiklerini bir daha geri getiremedi, kimi ekonomik olarak toparlanamadı, kimi hastalığın bedensel ve ruhsal etkilerini yıllarca taşımaya devam etti. Kimileri içinse hayat, eski alışkanlıkların kaldığı yerden devam etmesinden ibaretti. Ancak o kısa aranın ardından, hayatın başka türlü de düzenlenebileceğini görmüş olanlar için bir soru ortada kaldı: Madem bazı şeyler değişebiliyordu, neden her şey yeniden eskisi gibi olmak zorunda kaldı?

Sokakların sessizliğini, boş yolları, acele etmeden içilen kahveleri, evde geçirilen uzun saatleri özlerken aslında kendimize ait daha fazla zaman istiyoruz. Daha az gürültü, daha az telaş, daha az zorunluluk ve daha fazla hayat.

Bunun için kendimizi suçlamamıza gerek yok. Ama özlemin işaret ettiği şeyi görmezden gelmemeliyiz. 

Asıl trajik olan, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği bir dönemin ardından, dünyanın bütün bu acılardan hiçbir ders çıkarmadan yeniden aynı hızla dönmeye başlaması. Pandemi günlerini özlememiz, o günlerin güzel olduğu anlamına gelmiyor. Bugünün yeterince iyi olmadığına dair, henüz doğru dürüst dinlemediğimiz bir şey söylüyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Vartan Estukyan

Gazeteci. Kültür-sanat, müzik, insan hakları ve güncel politika haberleri yapıyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

Pelin Cengiz

·

28 Eki 2026

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat
AngstAngst
∙

HİKAYE

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Metin V. Bayrak

·

25 Eki 2026

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

Sinem Çelik

·

22 Eki 2026

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası
AngstAngst
∙

HİKAYE

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

Zeynep Erdoğan

·

18 Eki 2026

Etki Alanı #1 | Dolly Parton nasıl 'Book Lady' oldu?
AngstAngst
∙

HİKAYE

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Pelin Cengiz

·

15 Eki 2026

İstanbul'un kayıp dereleri: Kent suyun yolunu nasıl kapattı?