Pasifliğin tüketici estetiğinden felsefi başkaldırıya: Yapacak bir şey yok (mu?)

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Yapacak bir şey yok.”
Gündelik dilde sıkça duyduğumuz bu cümle ne anlama gelir, gerçekte ne söyler? Bu sözde dile gelen düşüncenin varsa dayanakları nelerdir?
Hangi bağlamda söylenirse söylensin "Yapacak bir şey yok" cümlesi, aynı zamanda yorgunluğu, bıkmışlığı, çaresizliği dile getirir. Krizler, savaşlar, yoksulluk, adaletsizlik, hatta kişisel hayal kırıklıkları karşısında söz, sanki duygusal, zihinsel bir tür duygusal anestezi işlevi görür.
Psikolog Martin Seligman’ın tanımladığı öğrenilmiş çaresizlik, artık bireysel bir sendrom değil; toplumsal bir hâldir. Bilgi yorgunluğu, haber bombardımanı, sürekli güncellenen krizlerle dolu bir çağda “yapacak bir şey yok” cümlesi, artık kitlesel olarak sığınılan yaygın bir savunma mekanizmasına dönüşmüştür.
Oysa bu cümle salt kabullenme değil, bir ikrardır. Zira "Yapacak bir şey yok" demek, iradeyi askıya almak yani sorumluluktan kaçmaktır. Jean-Paul Sartre, bu kaçışı "kötü inanç" olarak adlandırır. Sartre’a göre insan, özgürlüğünden kaçmak için kendine yalan söyler. “Elimden bir şey gelmez” derken aslında sorumluluktan kaçar. Ona göre insan, "özgür olmaya mahkûmdur." Hiçbir şey yapmamayı seçmek de bir eylemdir ve bu eylemin sorumluluğu, kaçınılmaz olarak özgürlüğün kendisidir.
“Gerçekten hiçbir şey yapamıyor muyuz, yoksa hiçbir şey yapmama hakkını kullanarak varoluşumuzun sorumluluğundan mı kaçıyoruz?” sorusu, paradoksalmış gibi görünen bu durumda düşünmemizi etkinleştirerek yaşama arzumuza can verebilir. Sartre’ın söz ettiği kötü inanç, bugün ekrana yansıyan bir çağın diliyle konuşuyor artık.
Günümüzde sıklıkla sözü edilen algoritmik hapishanelerde dijital zincirlerle hayata bağlanıyoruz. Platon’un mağarasındaki insanlar, gölgeleri gerçeğin kendisi sanıyordu. Bugün o mağara, elimizdeki ekranın ışığında yeniden kurulmuş durumda. Işık yine arkadan geliyor ama zincirler artık demir yerine algoritmalar, bildirimler ve sonsuz kaydırmalarla örülmüş dijital bir hapishanenin yapı malzemelerine dönüşmüş durumda.
Bugün Platon’un mağarası, algoritmaların, bildirimlerin ve sonsuz kaydırmaların ördüğü “eğlenceli hapishane” olarak dijital formatta yeniden kurulmuş durumda. Burada kendimiz de ürüne dönüşerek bu evrenin hem öznesi hem de nesnesi olarak sürekli “bağlantıda”yız. Bu "eğlenceli hapishane"de her şeye erişim olanağımız varken kendi iç sesimiz silikleşiyor, irademiz kireçleniyor.
- Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda dediği gibi, artık dışsal bir baskıdan değil, içimizdeki "yapmalıyım" buyruğundan eziliyoruz. Üreten, paylaşan, kendini gösteren ama giderek hissizleşen bireyler hâline geliyoruz.
Bilginin hızla tüketildiği, duyguların algoritmalarla ölçüldüğü bu çağda, insanın iradesi kimi zaman donmuş gibi görünebilir. “Yapacak bir şey yok” dediğimiz anlar, çoğu zaman bu bilişsel yorgunluğun ifadesidir. Evet, zincirlerimizi artık kendimiz giyiyoruz; telefonlarımız, bilekliklerimiz, ekranlarımız aracılığıyla kendi mağaramızı inşa ediyoruz. O mağarada, gölgelerin adını “gündem” koyduk. Ve çoğu zaman, yalnızca izleyici olmayı seçtik. Homo sapiens sapiens, bir bakıma “Homo videos”a evrildi.
Ama bu, umutsuz bir tablo değil çünkü aynı araçlar, zincir oldukları kadar anahtar da olabilir. Her çağın zincirini kıracak potansiyel de yine çağın kendi içinden doğar.
Dijital çağ, insanı edilgenleştirdiği kadar kolektif farkındalığın yeni zeminlerini de yaratıyor. Hegel’in dediği gibi, “Minerva’nın baykuşu kanatlarını alacakaranlıkta çırpar.” Yani düşünce, sessiz karanlığın içinde doğar. Bir zamanlar düşünmek için sessizliğe ihtiyaç duyan insan, bugün çoklu uyaran evreninde bile düşünmesini, duyularını ve bilincini yeniden kurarak var olabilir. Endüstri çağında yalnızca belli bir zümrenin elinde olan üretim araçları, bugün her birimizin cebinde. Artık her birimiz, ister bir tweet, bir video, bir fikir ya da bir sessizlik anı aracılığıyla statükoya, anakımlaşmış anlatılara karşı kendi anlatısını ve karşı-anlatısını kurma gücüne sahip.
Eğer zincirler dijital ise onları çözmek için gereken anahtar da yine parmaklarımızın ucunda. Fakat bilmek yetmez; farkındalık, eyleme tercüme edilmedikçe huzursuzluk yaratır; düşünce ancak eyleme dönüştüğünde anlam kazanır. Aynı ekranlar, insanı edilgenleştirdiği kadar yeni bir topluluk biçiminin de zemini olabilir. Bir yorum, paylaşım, düşünce bile yankı bulduğunda, sessizlik biter. İrade, yankıda yeniden doğar. Böylece umut, dijital çağın içinden üretilerek özgür bir hayata can verebilir.
İnsanın salt izlere dönüşmesi, hayata katılım kaslarının zayıflamasına neden oluyor. İnsanı insan yapan şey, eyleme geçme arzusudur ki bu arzu aynı zamanda yaşama arzusudur. Fakat bugün, arzunun yerini kaygı aldı. “Yapacak bir şey yok” dediğimizde, yalnızca eylemsizlik değil, etik bir boşluk da üretmiş oluyoruz. Bu cümle, farkında olmadan bir tür rıza üretme aracına dönüşüyor: Dijital hapishanede hiper bağlantı ile tutsaklaşarak arzusuzlaştıkça özneliği zayıflayan birey, statükonun işlevsel aracına dönüşüyor.
Toplumsal yapı, çoğu zaman bireyin iradesini yalnızca doğrudan baskıyla değil, görünmez bir iklimle de sınırlar. Kişinin çevresi destekleyici değil, yargılayıcı bir kültürle örülü ise düşünmek bile riskli hâle gelir. Böyle bir atmosferde insan, adeta jele batmışçasına hareket edemez; sözü bulanıklaşır, ifadesi kısılır. Bu bastırılmışlık, yalnız bireysel ruh hâli değil, örgütsüz bir toplumun ortak kaderidir.
Sosyal kapitalin zayıf olduğu, güvenin yerini korkunun aldığı toplumlarda, insanlar giderek “yaygın kanaati” giyinirler. Çünkü çoğunluğun çaresizliğini paylaşmak, yalnızlığın ağırlığından daha az acı verir. Ne var ki bu konforlu teslimiyet, tam da “yapacak bir şey yok” sözünün kolektif biçimi olan bir tür toplumsal uyuşma hâlidir. Bununla statüko omnipotentleşir, bir başka deyişle kadir-i mutlaklaşarak sorgu konusu olmaktan çıkar. Böylesi bir varlık karşısında da birey, kaçınılmaz olarak amor fati misali duasını dillendirir: "Yapacak bir şey yok!" İşte tam burada, pasifliğin kişisel olmaktan çıkıp politik bir biçim kazandığı eşikteyiz.
Sistemin en büyük müttefiki, kendini güçlendiren eleştirel ya da statükoyu sarsıcı “hiçbir şey yapmamak” tutumudur. Çünkü iktidar, çoğu zaman bizim sessizliğimizle güç bulur. İradenin kireçlenmesi, yalnızca bireysel bir yorgunluk değil; kolektif anlamda etik arzusuzluğun sonucudur. Bu bağlamda, Sartre’ın "kötü inanç" kavramı burada tekrar anlam kazanır: İnsan, özgür olduğunu bildiği hâlde sanki değilmiş gibi davranır. Bu sahte inanç, onu sorumluluktan korur gibi görünür ama aslında özne olma yetisini elinden alır ve köleleştirir.
Bugün birçok insan, "Ben tek başıma ne yapabilirim?" diyerek sessizleşiyor. Bu sessizlik, örgütlenememe ve kolektif güçten yoksun bırakılmanın getirdiği prangayı kabul etmektir. Oysa tarih, hakikate sözüyle ve eylemiyle can veren tek bir sesin bile radikal değişimleri başlattığı örneklerle doludur. Bir insanın düşünmesi ve düşündüğünü bir karşılaşmada dile getirmesi, bu bakımdan devrimci bir eylemdir. Belki de sorunun kökü, yalnızca toplumda değil, evreni nasıl kavradığımızda gizli.
Uzun zaman boyunca, insan eylemleri doğa yasaları gibi belirlenmiş sanıldı. Katı bir nedensellikle mekanik biçimde açıklanmaya çalışıldı. Oysa özgürlüğün kaçınılmazlığı, kaderimiz. “Yapacak bir şey yok” diyenlerin sığındığı o rahat gerekçe yani “determinist kader”, modern bilimin laboratuvarlarında sessizce çözüldü. Kuantum fiziği, bize evrenin en küçük parçacığında bile belirsizlik, olasılık ve seçim alanı olduğunu gösterdi. Hiçbir şey tamamen belirlenmiş değil; o hâlde özgürlük kaçınılmaz.
Bu yalnızca fiziksel bir tespit değil, etik bir varlık olan insana felsefi bir davettir yani özgürlüğe: Belirlenmemiş bir evrende yaşamak, her durumda seçim yapmak olanağımız olduğu anlamına gelir. Tıpkı kaos teorisindeki gibi, kelebeğin minicik bir kanat çırpışı meteorolojik, toplumsal ya da etik düzeyde tahmin edilemez etkiler yaratabilir. Yani cüz’i irade, önemsiz değil; yaşam adı verilen örgüde kendi arzusuyla işleyen potansiyel bir fark yaratma gücüdür.
- Dolayısıyla “yapacak bir şey yok” diyen biri, yalnızca toplumsal bir teslimiyetin değil, kozmik bir yanılgının da içindedir. Çünkü evrenin kendisi bile, olasılığın yanındadır. Evrenin belirsizliği, insanın etik sorumluluğuna da ışık tutar: Eğer hiçbir şey belirlenmemişse her şey mümkündür, dolayısıyla sorumluluk da bizimdir.
Sartre, “Varoluş özden önce gelir” derken insanın özgürlüğe mahkûm olduğunu söyler. Hiçbir özümüz, hiçbir doğamız, hiçbir “yazgımız” yoktur; kendimizi seçimlerimizle kurarız. Bu, insan için hem kurtuluş hem de lanettir: Çünkü özgürlük, sorumluluğu beraberinde getirir. İnsanın varoluşu, her an bir kararla biçimlenir. Sessizlik de bir karardır, erteleme de, “yapacak bir şey yok” demek de... Bu nedenle kuşkusuz hiçbir şey yapmamak da bir şey yapmaktır.
Eğer gerçekten hiçbir şey yapamıyor olsaydık nefes almayı, susmayı, izlemeyi, unutmayı bile seçemezdik. Seçim her yerde çünkü bilinç her an yeniden karılan bir harmandır, bu harmanın orkestra şefi de müzisyeni de kişinin kendisidir. Dolayısıyla her "Yapacak bir şey yok" cümlesi, gizli bir sorumluluktan kaçıştır. Ama her kaçışın ardında, hâlâ bir bilinç kıvılcımı vardır. O kıvılcım farkına varıldığında, eylem yeniden mümkün olur.
Bu kaçış, özgürlüğü inkar eden bir "kötü inanç" biçimidir; bireyin kendi kendine duyduğu saygıyı zedeler. Sonuç olarak birey, statüko tarafından rızası üretilerek kullanışlı hâle getirilir. Oysa özgürlük, bir olanak olarak "her şeyi yapabilmek"te değil, "yapılması gerekeni seçebilmek"tedir. İşte bu seçim anı, bilincin eyleme dönüştüğü, felsefenin başladığı yerdir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


