Röportaj: E S Kibele Yarman ile kişisel sergisi Venüs Saat Yönünde Döner üzerine

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
E S Kibele Yarman ile ilk tanışmam, öğrencilik yıllarıma dayanıyor. Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde çalışmaya başladığım o günlerde, zamanımı Merkez Han’da geçiriyorsam ya sergi alanını tekrar tekrar gezer ya da girişteki kitapçıya dalardım. O zamanki editörümle yaptığımız ziyaretlerden birinde, "Şu kitapların tasarımını çok seviyorum," dediğimi hatırlıyorum. Hakikaten de onca kitap arasında en sevdiklerim, tek bir elden çıktığı belli olan, "o güzel kapaklı" ve birbiriyle konuşan seriydi. Bunun üstüne, Alican Kutlay’ın verdiği "Onları Kibele yaptı, işleriyle tanıştırayım," cevabını hafızama kazıdığımı söylesem, şaşırmazsınız diye düşünüyorum.
Bu bahsi geçen "ilk hayranlık" anının üzerinden 6 yıl geçmiş. Zaman çok enteresan şekillerde, insanın "anı" sandıklarını şimdiki zamanına getirebiliyor—bugün, Kibele’nin Venüs Saat Yönünde Döner | Venus Rotates Clockwise ismini taşıyan yeni sergisi için onunla sohbete oturmadan, bunu anmak istedim. Sanatçının rastlaştığı matbu materyaller dünyasından yola çıkarak toplumsal dengelere yakın okuma yapan sohbetimiz, aşağıda.

Görsel(ler): E S Kibele Yarman
İlk önce “geniş” bir-iki sorum var. Detaylarında keyifle kaybolmadan onlara gireyim: Venüs Saat Yönünde Döner/Venus Rotates Clockwise serginde mevcut olanı dönüştürme ihtiyacı senin için ne anlama geliyor ve bu temayı sanatsal ifadene nasıl entegre ediyorsun? Burada geleneksel cinsiyet rolleri ve normatiflik eleştirisi yapma amacın var mı?
Evrene bakışım varolanı asla zihnimizden kazıyıp atamayacağımız yönünde. Dolayısıyla bir boşluğun veya yokluğun içerisinde olmadığımıza veya başka kelimelerle ifade etmem gerekirse bembeyaz veya kapkara bir vakumda kavramları kavramadığımıza, her zaman olanların üzerine yeni anlamlar inşa edeceğimize inanıyorum. Bu da şu demek oluyor: İçinde olduğumuz kozmik odada daima bir şeyler var, onlara bakarken zamanımız ve konumumuz değiştikçe ya bizim onlara bakışımız yeni hallere dönüşüyor ya da onların üzerine yeni yapılar ekliyor ve onları dönüştürüyoruz —aslında böylece yine yeni hallere dönüştürerek yeni anlamlar üretiyoruz. Bu etrafımızdaki en basit düşünceleri anlamlandırmaktan en kompleks sanatsal bakışları yorumlamaya kadar benzer biçimde tezahür ediyor.
Venüs Saat Yönünde Döner’de buluntu matbu nesnelerle çalıştığım ve bulduklarımda da neredeyse daima geleneksel cinsiyet rollerine sırtını dayamış imgeler olduğu için, ister istemez bu imgelere yaptığım yeni müdahaleler bu normatif bakışı değiştirip dönüştürmüş oluyor, belki birincil amacı bu olmasa bile bu performansın.
Örneğin 1970’lerden, kadının evi yapan birey olduğu normu üzerine basan bir reklamdaki bir kadın imgesini alıp Güneş’in çeperlerinin içine yerleştirdiğimde elbette normlara bakışa dair yeni bir yorum yapmış oluyorum. Kadın imgesini bulduğum reklam alt metin olarak “Kadının yeri evidir” diyorsa, ben de belki de bu müdahaleyle “Kadın uzaydadır” diyorum. (Ev de uzaydadır nitekim, şaşılacak veya yeni bir şey de söylemiyorum aslında.)
Bir cismin veya kişinin yeri dediğimiz de hep değişmeye mahkûmdur zaten bildiğimiz gibi, tarih boyunca hep olduğu gibi. Her şey, her toplumsal norm, daima değişim halindedir, değişmek zorundadır. Aksini iddia edenler sadece kendilerini kandırıyorlardır ve bu kandırmacadan kar elde ediyorlardır.
Sergi metninde bahsedilen dark matter ile ilişkilendirilen optik kayma, eserlerindeki görsel ve tematik seçimleri nasıl etkiliyor? Mesela tekillik ve ikilik meseleleriyle bir ilişkisi var mı?
Kağıda tek başına konumlandırılmış bir imge, bir teklik içinde diyelim, parçalarına bölündüğünde ve çokluk düşüncesiyle başka bir kompozisyonun içine dağıtıldığında artık tek olmaktan çıkıyor. İki imgeyi iç içe yerleştirip tek bir figür olarak konumlandırınca ne oluyor? Bu kez de bu hal, belki hem tekli hem ikili olarak okunabilir. Dark matter’ı var olmanın zıttını tasvir ederken kullanıyorum, yokluğu anlatmak için yani. Bir imge, var olduğu alandan koparıldığında yerinde artık maddenin tersi, yani dark matter yer alıyor olarak yorumluyorum.

Tekillik ve ikilik dedin mi kuir feminizme girmeden edemiyorum. Sergiyle ilgili ilk düşündüğüm şey de, açıkçası, senin medyumlar-arası anlatımınla yeni ilişkilenmelere alan açmakla ilgili olduğuydu. Sergideki romantik kadın figürleri ve onlara eşlik eden nakış detaylarını seçerken, feminist ve/veya kuir estetikleri entegre ettin mi? Veya bu seçimlerle ne tür bir diyalog yaratmayı amaçladın?
Elbette 1950’lerden 90’lara kadar rastlaştığım matbu materyalde karşıma daima heteronormatif ilişkilere ait imgeler çıkıyor. Bunun niye böyle olduğunu anlamak çok kolay ama bunun niye böyle olduğunu daima hatırlamak önemli. Neden her yerden bu tür ilişkilere ait imgeler çıkıyor, neden sözgelimi popüler olan bu? Çünkü sistemin propoganda canavarı daima bu tür ilişkileri pompalıyor, parlatıyor, servis ediyor. Bu tamam, basit, görülüyor. Peki ya şimdi? Şimdi bundan farklı bir şey yaptığını söyleyebilir miyiz? Zannetmiyorum, ana akım için söyleyemeyiz.
Bu sergideki parçalarda da işte bu bahsettiğim heteronormatif propoganda makinesini teşrih edip parçalarına mikroskopla baktım diyebiliriz, bunu biraz da mecburen yaptım. Biliyorsun mikroskopla bakınca gördüğün görüntü, kozmosa teleskobunu çevirdiğinde gördüklerinle olağanüstü benzerlik gösteriyor. Şüphesiz ki bu mikroskopta gördüklerimiz bizlerin, yani toplumda yaşayan bireylerin tüm evreni de olmuş oluyor. Yani bir şeye yeterince yakından bakınca ona çok uzaktan da bakabilmiş oluyorsun belki de.
Benim işlerimdeki nakış öğelerine gelince, onları gözle-görülemezlerin bir yansıması olarak düşünüyorum. Frekanslar, manyetizma, auralar, enerji… Aynı zamanda tarihte de nakış çoğu zaman kadına ait bir zanaat tabii— bu dünyadan hayatlarını ilmek ilmek işleyerek geçiren kaç kadın geçti kim bilir? Bu ilişki yadsınamaz. Nakışa genel bakışımda ise bir düşüncem var. Belki ben fazla hassasiyet gösteriyor veya abartıyor olabilirim ama şu düşünceyi düşünmekten kendimi alamıyorum: Sanki erkekler evin dışında hayatı yaşıyor, veya ne yaşıyorlarsa artık bilemiyorum erkek olmadığım için, kadınlar da evde olup biteni nakşediyorlar gibi geliyor bana tarih boyunca bu kadar dantel işlemesi, örgü, kanaviçe, punch, halı ve kilim dokumasında kadınların izlerini gördükçe. Bu yüzden kadının dışarıda da olmasını canı gönülden diliyorum.

Reading, E S Kibele Yarman
Kolajlarındaki romantik kadın figürleri ve nakış detayları arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsın?
Bulduğum ve takiben manipüle ettiğim basılı materyaldeki kadın imgeleri bulundukları zamanların ruhuna ve estetiğine paralel olarak hep çok idealizeler. Mükemmeller bu kadınlar, saçlarının bir tutamı bile yanlış bir yerde değil vesaire. Bir yandan da bu imgelerin erkek bakışı için üretilmiş oldukları yadsınamaz. Dolayısıyla içinde bulundukları romantizm, elbette kadın bedeninin kendi şiirselliği bir yana, bir yandan da biraz plastik bir romantizm. Plastik çilek kokulu puding, kolalı jelibon aroması romantizmi. Hollywood romantizmi. Öyle olunca daha az romantik oluyor mu bilmemekle beraber, bir yandan da bunun hafif uzaylı veya yabancı bir romantizm olduğunu da fark etmek ve yaptığım kesme/yapıştırma müdahelelerini bu duruma göre yapmak da kaçınılmaz oluyor. Hem soyut formların, hem nakışların biçimlerinin figüratif olmaktan çok uzak olmalarının sebebi de biraz bu.

Kadın figürleri ve nakış detayları kullanımın ilham verici. Çalışmaların analogdan dijitale, kağıt, iplik ve marker gibi çeşitli ortamları da kapsıyor. Aklıma Louisa May Alcott’ın Küçük Kadınlar’da “kadınlığa ait” görülen gelenekleri kutlaması geliyor, mutlu oluyorum. Bu unsurların çalışmalarında kadınlık ve kimlik temalarını tartışma bağlamındaki önemi ne? Bu çeşitli teknikler, sanatta feminist bir söyleme nasıl katkıda bulunuyor?
Basılı materyalde bulduğum kadına ait addedilen tüm unsurlar —romantik veya değil, erkek bakışı için veya değil— mercekle bakılmayı ve yeri geldiğinde kutlanmayı yeri geldiğinde ise yerilmeyi hak ediyor olabilir mi diye düşünüyorum. Sonuçta öyle ya da böyle, bunlar senin de söylediğin gibi, kadına ait düşünülen veya yakıştırılan kimliğe ait parçalar. Kullandığım teknikler kadına ait imgelerdeki kimi öğeleri eksilterek biriktiriyor, kimilerini tekrar ederek çoğaltarak ve katlayarak amplifiye ediyorlar. Böylece bu parçaların anlamları hakkında düşündürmeyi amaçlıyorlar diyebilirim. Tabii bir de bunların tamamı bir kendine bakış unsuru, hepimiz için birer ayna. Kendimizdeki karanlıklara inmek için bir halat, yansımamızı izlemek için bir su birikintisi. Bunlar bize atanan veya varolanı parlatan feminen öğeleri önce vahşi doğadan (sahaflardan veya uzunca süredir girilmemiş kütüphane raflarından) topluyor, ardından getirip masanın üzerine seriyor ve önce keserek sonra montajlayarak belki de bir çeşit ameliyat ediyor. Sonunda yeni bir nesneye dönüştürüyor. Belki de hepsi biraz Bella Baxter (Poor Things).

Sergiye yayılan mekansal hikayeler ve içinde gezebileceğimiz yapılar, kuir mekan kavramıyla ilişkilendirilebilir mi? Bu yapılar, heteronormatif mekân algısını sorgulama ve alternatif mekanlar yaratma çabası içinde olabilir mi mesela?
Sergideki işlerde tabanı ve tavanı ve en sonunda da tüm uzayı yer değiştiren mekan kavramı epey ön planda. Eğer bir yerde olmak veya bir yere ait olmak kimliğimizi belirliyorsa, o zaman, ne zaman nerede olduğumuz ve nasıl yer değiştirdiğimiz kim olduğumuzu nasıl etkiliyor? Bir yerdeyken biriysek başka bir yerdeyken de o kişi miyiz? Bir yerdeyken olduğumuz kişiye biz başka bir yere gittiğimizde ne oluyor? Çok basitleştirerek örnek vermem gerekirse; kadın imgesi bir derginin sayfasında evindeki aynaya bakarak rujunu sürerken biriyse, Satürn’ün halkalarında başından bir bulut iplik uzay boşluğuna süzülürken de aynı kadın mı? Veya bu aynaya bakma meselesi de neyin nesi diyor muyuz artık bu yeni durumda? Bu koşullar altında ev neresidir, evdeki ayna nasıl bir metafora referans verir? Özbenlik ve ego, Narcissus ve ruju, bunlar bağlamlarından koparıldıklarında artık uzaylı cisimlere dönüşüyorlar tabiatıyla ve elbette söylediğin gibi kendilerini sorguluyorlar.
İşlerindeki “zarif kadınlar,” kullandığın geometrik şekiller ve bedensel hareketleri anımsatan semboller, çağdaş pratikler özelinde beden politikaları veya güzellik standartları hakkında ne söylüyor?
Biraz üçüncü sorunun cevabında giriş yapmıştım bu beden politikaları ve güzellik standartları konusuna, devam edeyim. Etrafımızda neyi bulduğumuz, bunun hangi döneme ait olduğu ve günümüzle nasıl bir ilişki kurduğu da tabii, o dönemde kadına, beden politikalarına ve güzellik standartlarına dair oldukça yüklü bir bakışa dair okumalar yapmamıza olanak tanıyor. Bulduğum basılı materyalde ağırlıkla kadının olması sadece bu materyalin ağırlıklı olarak kadın okurlar tarafından takip edilmesi sebebiyle değil elbette, bütün bu endüstrinin kadının bedeni üzerinden kendini var etmesi durumunun çok acı izlerini üstünde taşıyor. Başka bir açıdan bakarsak, ben sadece kadın olduğum ve kendime dair noktaları bu kadınlarda aradığım/gördüğüm/bulduğum için sergideki işlerde kadın imgeleri yok tabii ki, zaten zamanın basılı medyasında çoğunlukla kadın imgesi çalışıldığı kadın olmasının etkisi de var.
Kadının nasıl olması gerektiğine dair çekiştirilmeler patriyarkanın var oluşuna dayandığı ve bu işler için çalıştığım buluntu basılı malzemeler varolan toplum normları üzerlerinde konumlandıkları için bu malzemelerde bu bakışın saçaklarını hızlıca bulabiliyoruz. Benim maksadım bu saçakları toparlamak ve yeniden ele almaktı. Kadına nasıl olması gerektiğini söyleyen anlatıları teker teker yakalayıp büyüteçle incelemekti ki böylece kendi üzerimdeki beden politikalarına dair bakışların, şimdiki toplumda dahi, orijin hikayelerine dair ipuçları yakalayabilmekti. Bulduğum basılı materyaldeki kadınların çoğunun birbirine benzediğini, belli bir beden tipinde olduğunu fark etmemek elbette mümkün değil. O zaman için makbul olanın basında kendine yer bulması tabii ki yüzyıllar kadar yaşlı bir kavram, bu durumu karşımızda dönüştürülmüş haliyle sergide görmenin bize bunlar hakkında düşünmek için yeni bir kapı araladığına da inanmak istiyorum.

Rings
Ders aldığın Steven Heller’ın The Graphic Design Idea Book’undaki kesişen çizgiler metaforu yorumları bağlamında bir şey soracağım bu sefer, böylece kuir feminist odaktan da nispeten çıkıyorum. İşlerinde bu bağlamı kullanma yaklaşımını detaylandırabilir misin?
Tabii. Bir kompozisyonun akslarında buluşabilen çizgiler o alanlarda yoğunluk ve odak noktaları oluşturuyorsa; hem aksları hem de birbirlerini teğet geçen çizgiler ise, benim durumumda bunlar çoğunlukla dikişlere tekabül ediyor, kavuşamamayı, denk gelememeyi, havada uçuşur ve dolayısıyla hiçbir alana veya yere ait olamama halini tasvir ediyor oluyorlar. Aidiyetin tam tersi bir durumu anlatıyorlar yani, ne oralı ne buralı olamayışı, iç içe geçmiş mekanları ve zamanları imliyorlar.
Son olarak bu sergindeki eserlerin arka planında sıkça yer alan uzay imgeleri ve retrofütüristik estetiğin, sanatında nasıl bir rol oynadığını merak ediyorum çünkü sanırım orada kendi algıma çok kapıldım. Retrofütürizm dendi mi 1990’lardaki dizilere öykünmek aklıma geliyor mesela: Hiç varolmamış bir “huzur” ortamını özlemek gibi ya durmadan Friends falan izleyip “rahatlamak”... Bu estetik, günümüz ekonomik koşullarının getirdiği zorluklarla nasıl bir diyaloğa giriyor veya bu koşullara bir eleştiri sunuyor mu sence?
Aslında tarif ettiğin “huzur” bir çeşit escapism, var olan durumdan kaçış yani, unutuş, veya bir çeşit inkar da olabilir. Gözle görülenden farklı bir yerde olma hayali kurmak hissiyatı noktasında belki sergideki işlerin hissiyatıyla bir soyut kesişmeden bahsetmek mümkün olabilir. Olmayan bir zamanı özlemek gibi bir yerden de ilişki kurabiliriz. Asamblajlarda kaçınılmaz olarak geçmişte var olmuş bir takım figür veya nesnelere bugün başka bir ışıkta bakma durumundan kaynaklanan bir aslında tam olarak hiçbir zamanda olamama hali söz konusu. İşlerdeki kadınlar ne orada ne buradalar, her yer ve hiçbir yerdeler, ne dünkü ne bugünküler, ne şimdideki yerlerine aitler ne de geçmişteki. Bu şimdiki zamandan yalıtılmışlık hali de tam da bahsettiğin ekonomik, sosyal ve daha başka binbir türlü zorluktan birkaç adım geriye atıp meselelere kuş bakışı, hatta bu sergideki işler özelinde uzayda süzülerek, dünya minicik mavi bir noktacıkken bakmayı arzuluyor diyebiliriz belki de. Nothing really matters gibi biraz, ama bir yandan da “or does it?”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
YAZARLAR

Alara Demirel
Editor in Chief @ Universal Friend Publishing

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.




