Röportaj: Paptircem’in ilk albümü Büyüklere Ninniler ve başucundaki boyama kitabı

Albüm kocaman bir çocukluk özlemiyle yanıp tutuşuyor, konuları oraya değinmeyen şarkılarım bile, küçükken dinleyip etkilendiğim bir dolu sanatçının izini taşıyor.
Röportaj: Paptircem’in ilk albümü Büyüklere Ninniler ve başucundaki boyama kitabı

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Hoş geldin, dertli rüyacı! Sanıyorum 20’li yaşlarındayken—özellikle de 27 yaş kulübüne yakınken—ve üretmeye çalışırken, üretimlerini sevdiğin insanlara tam da ürettikleri şeylerle ilgili merak ettiklerini sorabilmek, insanı bir noktada iyileştiriyor. 20’lerinde bu coğrafyada yaşamanın, uykusuz geceler geçirdikçe kendine ninniler söylemeyi öğrenmeyi de beraberinde getirdiğini hissediyorum bu aralar. Uykusuz geceleri geçirmekten ürkmek, mesela, yine bu yolda bana arkadaş gibi.

Bunları, Sena’nın Büyüklere Ninniler’inin üzerine düşünürken fark ettiğimi söyleyerek gireyim konuya. Şahsen, Kaybettim Yirmilerimde teklisiyle başlayan bu yolculuğu, Sena’nın "Tüm kaybedenler olarak hep beraber bir barda otursak, bu kalabalığa biraz gülerdik, di mi?" sorusunun hafifliğiyle ele almaya çalışıyorum. 

Paptircem ile ilk albümü Büyüklere Ninniler’i, albümün temasıyla paralel devam eden konsepti Pijama Partisi ve Günseli Sepici ile FamHub ekibiyle hazırlanan yetişkin aktivite kitabı üzerine konuştum. Aşağıda.

Bir Zilenyumlu olarak sorunun cevabını okuyup rahatlayacağıma eminim—cevabı senden dinlemek çok hoşuma gidecek, o nedenle ilk soruya şöyle başlayalım: İlk albümün Büyüklere Ninniler’in ismi ve konsepti nasıl ortaya çıktı?

Hiçbir şarkı yokken, albümün isminin ne olacağı belliydi, duvarıma asmıştım hatta: “Büyüklere Ninniler” yazıyor, altında da 7 tane rakam. Şarkılar yazıldıkça dolacaktı rakamların yanları da. Hiçbir zaman bu albüm için aktif çalışmaya başlamadım; o, hep, o duvarda öylece duruyordu. 

Sonra fark ettim ki kendimi pek de iyi hissetmediğim eski bir dönemde, uyumakta zorluk çekerken ve her gece bir şekilde piyano çalarak bir şeyler mırıldanırken, aslında bu albüme hazırlanıyormuşum. İçini hiç açmadığım, yıllardır bir kenarda bekleyen, adının “TAKILMACA” olduğu tozlanmış bilgisayar klasörünün içinden bir sürü taslak, ses kaydı, konu, günlük yazıları ve söz denemeleri çıktı. Bunları “takılmaca” diye bir klasöre koyduğuma inanamıyorum hala. O dönem kendimi ve yaptıklarımı o kadar çekinerek değerlendirmişim ki doğmalarına ihtimal bile vermemişim. Yıllar sonra açıp baktım, ağlayarak dinledim pek çoğunu. 

Sonra duvardaki “Büyüklere Ninniler” ismine baktım. Altındaki tüm rakamlar, çok kısa bir süre içinde dolmaya başladı. Bir albüme dönüştü. Bu albüm sizden önce, yorgun gözleriyle evde kendi kendine şarkı söyleyen çekingen Sena’ya armağanım. 

Albümde ele aldığın “yetişkin problemleri”ni seçerken nelere odaklandın? Deniz Tekin ve Dilan Balkay ile beraber yaptığın şarkılarda bu temaların ortaklaştığını nasıl fark ettiniz?

Tüm hayatımın; en küçük, sıradan ve herkesin benzerlerini yaşadığına inandığım hikayelerimin suyunu sıkıp akıttım şarkılara. 16 yaşımda dedemi, ilk kez bu kadar yakın bir karşılıksız sevgiyi kaybedişime; yazlığımızın artık eskisi gibi olmayışına; çocukluk özlemime, ergenliğimdeki hatalarıma, utançlarıma; başkaları için kendimi eğip büktüğüm zamanlara; tüm hatayı kendimde bulduğum, bu sefer başkası için değil, hata yapmamak için kendi renklerimden vazgeçişlerime baktım hep. Bu sefer yargılar gibi değildim ama yazdıkça kendime olan şefkatim gelişti. Bu şarkılarla kendime yüklenmekten emekli olmuşum gibi hissediyorum. Yetişkin biri, o küçük halimin yanına gidip sarılmış, “Her şey yoluna girecek,” demiş gibi. O yüzden dinleyen herkesin de kendini daha az yalnız hissedeceğini ve kendine daha şefkatle yaklaşacağına inanıyorum. 

Bazı insanların ruhları, çektikleri acıların benzerlikleriyle birbirine benziyor sanki. Bu acıların içerikleri farklı olsa da, onu değerlendirebilme yetisi, onun dibine ne kadar dalarsan o kadar gelişiyor. Bazen kalabalık bir masada otururken, hiç konuşmadan bazı insanlarla ruhlarımızın benzerliklerini hissedebilirim gibi gelir hep bana, bakışlarımızdan bile fark ediliyor bu. Böyle bir yerden, Deniz ve Dilan’la çok benzer ruhlar üflenmiş içimize. İkisi de, bu albümde bahsi geçen konuları, müziğe bakışımı, yazdığım sözleri ve ne yaşadığımı kelimelerle uzun uzun anlatmama gerek kalmadan anlayabilen arkadaşlarım. O yüzden, zaten düet yapmasaydık bile, onların etkileri, ruhları zaten bu albümün içindeydi başından beri.

Büyüklere Ninniler’in çıkışı, albümle bir diyalog içindeki aktivite kitabıyla zenginleştirildi. Kitap ve albüm birbirini nasıl tamamlıyor? İlhamın neydi?

Albüm kocaman bir çocukluk özlemiyle yanıp tutuşuyor, konuları oraya değinmeyen şarkılarım bile, küçükken dinleyip etkilendiğim bir dolu sanatçının izini taşıyor. Böyle bir yerden, albümün sözlerinin olduğu ve bu sözlerin bazı komik bulmacalara dönüştüğü, yetişkinlere uygun bir aktivite kitabına dönüşmesi fikri geldi aklıma. Çok ironik bir dili olan bir kitap hazırlamak istedim. 

Beni hem en uyuz eden hem de akıl sağlığımı hayatta tutan ironik tarafımdan fırlayan bir fikir aslında. Albümü bu ikilikle tamamlamış olması çok hoşuma gidiyor. Birini ağlarken güldürmeye, kendimi kötü hissettiğim dönemlerde kendimle dalga geçmeye bayılırım. Burdan sıçrayarak yalnızca albüm değil, albümle birlikte bu aktivite kitabının hayata geçmesi, tam olarak bir Sena anlatısı aslında.  

“Ağlayarak günlüğüne yaz” konsepti üzerine sormadan edemedim: Aktivite kitabında yer alan etkinlikler ve aktiviteleri seçerken nasıl ilerledin? 

Bir derdin tam göbeğindeyken bazen kendimle dalga geçer, o durumun üzerimdeki etkisini azaltırım. En “felaket” anlarda, uygunsuz şakalar yaparım (havayı kokladıktan sonra tabii) ve bunun, o acıyı küçülttüğünü hissederim. Sanki yıllar sonra zaten bu kadar büyük görmeyeceğimiz o “felaketi” şimdiden öyle değerlendirmeye başlamaya çalışırım. Sanki o derdi bir oyuncakmış gibi elime alıp orasına burasına bakar, onunla biraz oynarım gibi. 

Boyama kitabındaki bu etkinlikler, tam da bu işlevi görüyor. Şarkılarda ne kadar üzülüp gözyaşı döktüysem, bulmacalarda da “Buna üzülmen bir yandan çok tatlı, çok komik, farkındasın değil mi?” demeye çalıştım kendime. Sözlerdeki konulara göre, çocukluğumuzda hepimizin oynadığı bazı küçük oyunların içeriklerini değiştirdim. 

Kaybettim Yirmilerimde şarkısının bulmacası, kelime bulma oyunu mesela. Bulunacak kelimelerde “Özsaygı, umut, para” falan var. Evet, şarkıyı dinlerken çok üzülüyoruz, hepimiz 20’lerimizde çok yorgun hissediyoruz ama bir yandan da 20’li yaşlarımızın bu kadar ortak dertlerle geçmesi, herkesin biraz kaybetmiş hissetmesi, bu kaybedişe de biraz şefkatle bakabilmemizi sağlıyor. Tüm kaybedenler olarak hep beraber bir barda otursak, bu kalabalığa biraz gülerdik, di mi?

Kitabın içeriği ve tasarımı süreci ilerlerken Günseli Sepici ile beraber çalışma süreci nasıldı? Ortak bir dil yaratımı nasıl geçti?

Günseli ve FamHub ekibi, bu işin benim için su gibi akıp gitmesine o kadar büyük yardımcı oldular ki. En sevindirici kısmı, iş yapıyor gibi hissetmediklerini, fikri ve projeyi çok sevdiklerini söylemeleri oldu. Onlar da kitabı geliştirecek bir sürü fikirle geldiler ve toplantılarımız, bulduğumuz fikirlere gülmekle geçti. Uzun süredir üretim süreçlerimde, bu kadar rahat ve heyecanlı olduğumu hatırlayamıyorum. Bu onların sayesinde. 

Pijama Partisi konseptiyle yapacaksın albüm lansman konserini. Bu görsel bağlam albüm ve kitapla nasıl birleşiyor? 14 Mart’ta dinleyicilerini bekleyen atmosferi de merak ediyorum.

Albümün, aktivite kitabının ve lansman konserinin ortaklığı, hep uykudan hemen önceki o tek başınalıkla birleşiyor kafamda. Başımızı yastığa koyduğumuzda yalnız kalışımız, yaptıklarımızın kafamızda yankılanması, bu yankıların bazen vicdana, bazen rüyaya yansıması ve bu döngünün tekrar edişi. Sanki ne oluyorsa, o uykuya hazırlanışta oluyor. 

14 Mart’ta Dorock XL Venue Taksim Fitaş sahnesinde başını yastığa koyduğunda bir derdin içinde boğulan insanlara ilk defa canlı söyleyeceğim bu albümü. Onların gözlerinin içine bakıp yalnız olmadıklarını söyleyeceğim. Konserden çıkıp evine giden, pijamalarını giyip uykuya dalmak üzere olan biri, ağrılarını hafiflemiş hissetsin diye.

Son olarak bu albüm sürecinde bir en zorlandığın bir de kendinle en gurur duyduğun anı paylaşmanı isteyeceğim. İstemezsen de buraya albümden birkaç şarkı sözü bırakırım, bu da yeni bir konsept olsun. :-)

Albümün en zorlayıcı kısmı, bu işi bağımsız bir müzisyen olarak, her detayıyla yürütmekti açıkçası. İlk albümümde içime sinmeyen bir şey olmasını istemiyordum, dolayısıyla her ince detayı didik didik ede ede çalıştım. Çok yorucu bir süreçti, o da benim takıntımdı, kabul ediyorum. Bu her ne kadar zorlayıcı da olsa, sonunda büyük bir gururla dönüp bakabiliyorum canım ilk albümüme. 

Ek olarak benim dedem, ailede müziğe olan ilgime ilk somut ve büyük yardımı yapan kişiydi; ilk piyanomu bana dedem aldı. Devam edeceğime güvendi, güvenmese bile denemem için bana bu alanı sağladı hiç düşünmeden. O piyanoyla yıllarca müzik yaptım, hâlâ yapıyorum. Kaptan şarkısını ona yazdıysam, yine onun sayesinde.

🎫 Editörün notu: Albümün lansman konseri, 14 Mart’ta Dorock XL Venue Taksim Fitaş sahnesinde. Detaylar burada.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

YAZARLAR

Alara Demirel

Editor in Chief @ Universal Friend Publishing

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Vartan Estukyan

·

17 Tem 2026

Sanasaryan Han: Vakıftan lüks otele uzanan yüz yıllık mülkiyet düğümü
Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?