Şarapla aramızdaki engel: Mantar tıpa

Şarap konusunda pek çoğumuzun gözünü korkutan “en iyisi hiç bulaşmamak” diyerek zaman zaman bizi şarap ısmarlamaktan alıkoyan terimler var: Rekolte, teruar, gövde, fortifikasyon… Ama tüm bu terimlerin arasında hakkında hiç çekingen davranmadığımız; bazılarının biriktirmeyi, bazılarının da şarabı bir an önce içmekle arasında bir engel olarak görüp bir kenara fırlatmayı sevdiği bir şey var: Mantar!
Mantar tıpalar, elastik ve su geçirmez yapısı ve şişeye doğru miktarda oksijen geçişine izin verme özelliğiyle şarap şişelerinin kapatılmasında oldukça yaygın olarak kullanılır. Biz doğal olarak şişenin içindeki şarabın özelliklerine kanalize olsak da şarap mantarları bize ulaşana kadar oldukça uzun ve meşakkatli bir yoldan geliyor. Şarap mantarı başta Portekiz olmak üzere İspanya, İtalya, Tunus, Cezayir gibi Akdeniz ikliminin hakim olduğu bölgelerde yetişen mantar meşesinin (Quercus suber) kabuğundan elde edilir. Bu ağacın mantar üretilebilecek olgunluğa ve kabuk kalınlığına sahip olması yaklaşık 35-40 yıl alır. Sonrasında mantarlar tıraşlanır ve çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilir, tüm bu sürecin tamamlanmasıyla şarap şişesinde kullanıma hazır hâle gelir.
Hoş geldin! Aposto Premium üyelerine özel bu içeriği okumak için Premium üye olabilir ya da Premium hesabına giriş yapabilirsin.
Aposto Premium
Ayda
- Aposto'nun tüm arşivine ve güncel yayınlara sınırsız erişim.
- Yükselen endüstrilerden gelişme ve içgörüleri aktaran, entelektüel dünyanı besleyecek Premium üyelere özel makale ve bültenler.
- Gündemdeki gelişmeleri küresel bir perspektifle aktaran analizler.
- Aposto Radyo için hazırladığımız podcast ve sesli belgesellere websitemiz ve mobil uygulamamızdan erişim imkanı.

NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü: Japonya’da bir gurmenin gözünden shokunin kavramı, chopstick'lerin gizli anlamları, iştah açan belgeseller, diziler ve askıda yemek platformu
28 Eki 2020

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
OKUMAYA DEVAM EDİN
Kemikleri ve iç organlarıyla yenen ortolan kuşu, Fransız gastronomisinin en tartışmalı yemeklerinden biri. Dumas’nın mutfak sözlüğünden "Succession"a uzanan hikayesi, bir lokmalık haz uğruna hayvanlara çektirilen acıyı gündeme getirirken geleneksel olarak ortolanları yerken başa örtülen peçete, başka bir soruyu da akla getiriyor: Yemek yerken neden saklanırız?

Nezleyken elma neden elma gibi gelmez, kırmızıya boyanmış beyaz bir şarap kırmızı şarap gibi algılanabilir mi? Lezzet yalnızca dilimizin işi değil. Koku, görme ve ağızda oluşan duyumların kesişiminde şekillenen bu deneyim, bir yiyeceği tanımamızdan onu sevmemize kadar pek çok şeyi etkiliyor.

Batı Karadeniz’in iç kesimlerindeki Daday, deniz etkisinin azaldığı, yüksek rakımlı ve ormanlık bir coğrafyada yer alıyor. Ormanlar, meralar, tarım arazileri ve köyler birbiriyle iç içe. Üretim ise iklimin ve mevsimlerin çizdiği sınırlar içinde ilerliyor. İki gün boyunca ziyaret ettiğimiz çiftlikler, bu koşullarla kurulan farklı ilişkileri anlamak için iyi birer durak.

Bir zamanlar İstanbul’un takvimi deniz üzerinden tutulurdu. Palamutun, lüferin ve uskumrunun gelişi mutfakta neyin pişeceği kadar, kayıkların ne zaman suya ineceğini, balıkçı tezgahlarının görünümünü ve şehrin gündelik akışını da belirliyordu. Bazı şeyler hiç değişmiyor. Ekim geldiğinde İstanbul’da gözler hâlâ yeniden denize çevriliyor.

Londra’yı gastronomi üzerinden tanımak için her zaman şehrin en yeni restoranlarının peşine düşmek gerekmiyor. Bazen birkaç sokaklık bir rota, şehrin yemek kültürünün nasıl değiştiğini görmek için yeterli. Borough Market’tan Bermondsey Street’e kadarki bu bölge de bunun iyi örneklerinden biri. Emre Onar, sevdiği duraklar ve kendi deneyimleri üzerinden bu kısa mesafeyi adım adım anlatıyor; kahveyle başlayan rotayı pazar tezgahlarından restoranlara, oradan da Bermondsey Street’in sakinliğine taşıyor.




