Şehrin katmanları arasında dolaşmak: Osman Hamdi ve Yaradılış

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Şehirler çok katmanlı, yaşayan yapılardır aslında. Bizden önce yaşamışların hatıraları, anlatmak istedikleri, geride bıraktıkları vardır tarihî bir han kapısında, yıllara dayanmış bir apartmanda ya da bu şehirde boyanmış bir tabloda. Bu hikâyeler kimi zaman sıradandır; İstanbul’un keşmekeşinde, hayatta kalma mücadelesi içinde kaybolup gider. Ama bazı hikâyeler vardır, heyecan verir; karmaşa ve düzeni birlikte barındırır içinde. Bazen özgürce dolaşır ağızdan ağıza, bazense sansürlenir. Bu şehrin zenginliğidir konuşul-a-mayan hikâyeleri. Bu satırlar aslında bir davet; unutulanı hatırlamaya, bu şehrin çözülememiş sırlarını, gizli kalmış efsanelerini yeniden konuşmaya...
Yıl 1901. Dolmabahçe’de yaşanan türlü oyunların, Sultan Abdülaziz’in öldürülmesinin ve V. Murad’ın psikolojik rahatsızlıklarının tüm İstanbul’a yayılmasının ardından tahta geçen II. Abdülhamid’in kent üzerinde baskıcı tavrı ve istibdat dönemi devam ediyor. Bir zamanların güçlü locaları, ünlü L’Etoile du Bosphore dahi sessiz sedasız dağılıyor. İstanbul Arkeoloji Müzesi müdürü, Kadıköy’ün ilk belediye başkanı, arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey, o yıl bir asır boyunca dilden dile dolaşacak ve 2001 yılında sırra kadem basacak bir tabloya imzasını atıyor: La Genesé.
Mustafa Cezar’ın adını bilmediği, arkada bir mihrab olduğu için Mihrab adını verdiği tablo bir rahle üzerinde parlak sarı elbisesiyle oldukça sert bir şekilde oturan hamile bir kadını, sırtı çinilerle süslenmiş bir mihraba dönük tasvir ediyor. Kadının ayaklarının altında belli belirsiz okunan, dağılmış kitaplar var. "Üzerindeki tezhipden ve Besmele’ye benzer kelimelerin seçilmesinden kitapların en azından birinin Kuran olduğunu düşünüyorum." diyor Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem. Kendisi aynı zamanda ressamın kardeşi İsmail Galib Bey’in 4. kuşaktan torunu. Tabloda, Zerdüşt dininin kitabı Zend-i Avesta ve üzerinde Shakyamuni olan bir Budizm kitabı da belli belirsiz seçiliyor esrarengiz kadının ayaklarının altında. Eldem’e göre Osman Hamdi, Doğu dinlerini kadın figürünün altında konumlandırarak açık bir mesaj vermek istiyor. Tabiat, annelik, doğum, yaratılış... Eserin ismi de tam olarak burada önem kazanıyor. Eldem’in çalışmaları sonucu, yıllarca Mihrab ismiyle anılan tablonun yapıldığı yıl Berlin’de, 1903 yılındaysa Londra Kraliyet Akademisi’nde La Genèse ismiyle sergilendiğini öğreniyoruz. Sonra tablonun İstanbul’a nasıl döndüğü, sarayın sansüründen nasıl kurtulduğu meçhul.

Sonrasında tablo farklı koleksiyonerlerin eline geçiyor. Ünlü Portakal ailesinden, Mesut Hakgüden Koleksiyonu’na ve daha sonrasında Rahmi Koç’un eski eşi, Mustafa ve Ömer Koç’un annesi Çiğdem Simavi’ye... Hangi yıllar arasında tablonun kim tarafından korunduğunu bilemesek de Yaradılış’ın izine en son Demirbank Koleksiyonu’nda rastlanıyor. 2001 yılında Demirbank’ın TMSF’ye devri sırasında ortadan kayboluyor.
Yaradılış, aslında Osman Hamdi Bey’in kaybolan ilk tablosu değil. Kayıt tutma konusunda epey dağınık biri olarak tanınan Osman Hamdi’nin tüm tablolarından haberdar olmadığımız için tam olarak kaç tablo kayıp bunu da bilemiyoruz. Bildiğimiz şey, içinde hem bir toplumun tarihsel ve kültürel dönüşümünü barındıran, aidiyetini en temelden sorgulayan ve geçerliliğini bugün bile koruyan hassasiyetlere dokunan sembollerle dolu bu tabloyu çok az kişinin izleyebildiği ve hakkında konuşabildiği gerçeği. Eserin kendi esrarengiz sembolleri bir yana, eserlerinin çoğunu yaşadığı dönemin koşulları gereği hiçbir zaman bu topraklarda sergileyememiş bir sanatçının mirası da sırra kadem basmış durumda.
Kaynakça:
Eldem, E. (2012). Making Sense Of Osman Hamdi Bey And His Paintings. Muqarnas Online, 29(1), 339-383.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Pazar kahvaltınız hazır: Kabataş'ın öyküsü, Osman Hamdi Bey'in kayıp tablosu, İstanbul'un endemik bitkileri ve daha nicesi.
23 Ağu 2020

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?



