Soğuk suya atlamak: Ölümünden 35 yıl sonra Parajanov’un dünyası

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Ben Gürcistan’da doğmuş, Ukrayna’da eğitim görmüş, Rusya’da sansürlenmiş, Fransa’da tebrik edilmiş ve hiçbiri tarafından sevilmemiş bir Ermeni’yim.”
Yukarıdaki bu cümle, çocukluğundan itibaren ne kendisinin beladan ne de belanın kendisinden uzak durduğu, cinsel kimliğinden siyasi görüşüne, sanatına itiraz edilen, baskı, zulüm gören, hapse atılan, buna karşın hiçbir zaman geri adım atmayan, yılmayan, çoğu kişi tarafından yönetmen olarak bilinen, ama aslında bundan çok daha fazlası olan multidisipliner sanatçı Sergey Parajanov’a ait.

Parajanov kendi cenaze töreninde | Fotoğraf: Gurgen Misakyan | Yerevan, 1972
9 Ocak 1924’te Tiflis’te, kuyumcu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sarkis Paracanyan, bilinen adıyla Sergey Parajanov; ikonlar, tekstil ürünleri ve şarkılar arasında büyüdü. Çocukluğuna denk gelen Sovyet baskınları sırasında bir keresinde saklamak için bir yüzük yuttu; bu onun ilk dönüşüm eylemiydi. Erken dönem müzik çalışmalarının ardından Sovyetler Birliği’nin prestijli sinema okulu Sovyetler Birliği Devlet Sinematografi Enstitüsü’ne (VGIK) kaydoldu ve orada Oleksandr Dovzhenko ve Igor Savchenko ile çalıştı.
İlk çalışmaları olan 1950’lerdeki sosyalist gerçekçi filmleri, yetkin ama yavandı. Ardından Andrey Tarkovski, Ivan’ın Çocukluğu'nu (1962) insanlığa hediye etti ve Parajanov, bu filmde başka bir dünyanın mümkün olduğunu gördü. 1965’te radikal, duygusal, pagan bir ağıt olan Unutulmuş Ataların Gölgeleri’ni ortaya çıkardı. Olay örgüsü ve ideoloji gitmiş; yerine ritüel, folklor ve koreografi gelmişti. Yönetmenin en popüler eseri ise kendisi gibi Gürcistan doğumlu, Ermeni âşık Sayat Nova’dan esinlenerek çektiği Narın Rengi filmi oldu.
Sovyetler Birliği’nde Parajanov’un filmleri için bir sinema kategorisi yoktu. Ve bu çok geçmeden bir sorun hâline gelecekti.
Sürgün, hapishane, üretim
1960’ların sonunda Parajanov, artık Sovyetler Birliği için bir hedefti. Cinsel kimliğinin (öznenin bir beyanı olmadığı için iddia olarak kalsa da sanatçının biseksüel veya eşcinsel olduğu yüksek sesle dile getiriliyordu), uyum sağlamayı reddetmesi ve Sovyet dogmasına karşı saygısızlığı onu savunmasız konuma düşürdü. 1973’te tutuklandı ve "homoseksüel eylemler", "rüşvet" ve "pornografi yaymak"la suçlanarak bir çalışma kampına sürüldü; orada beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bunlar, yaygın olarak uydurma olduğuna inanılan suçlamalardı.

Parajanov ve oğlu Suren.
Film çekmesine izin verilmeyen Parajanov, bu süre zarfında, çoğu zaman hurdalardan, kalem mürekkebinden ve sigara kağıdından yüzlerce kolaj, oyuncak bebek, şapka, heykel ve otoportreler üretti. Parajanov, bu nesnelerde kamerasız yeni filmler hayal etti. O, bunlara "film olmayanlar" adını verirken Ukraynalı şair Lina Kostenko ise onları "acının simgeleri" olarak betimledi.
Her ne kadar serbest bırakılsa da Parajanov, asla eskisi gibi üretemedi. Ancak 1984’ten itibaren bir çözülme başladı; Gürcistan ve Ermenistan devletlerinin desteğiyle son iki uzun metrajlı filmini yaptı: Suram Kalesi Efsanesi (1985) ve Âşık Garip (1988).
Bir insanlaştırma merceği: Suren
Parajanov’un kişisel yaşamı, özellikle de babalığı, sinemasal tanrılaştırma arasında sık sık kaybolur. Ancak 1958’de Svetlana Shcherbatiuk ile yaptığı ikinci evliliğinden doğan oğlu Suren Parajanov, sanatçının hayatına nadir bir insanlaştırma merceği sunuyor.

Oğlu Suren'le birlikte.
Çift erken boşansa ve Parajanov’un hapse girmesi aile bağlarını gerse de ikili hiçbir zaman ilişkilerini kesmedi; Suren de babasına yakın kaldı. Kendi de bir rejisör olan ve daha sonraki röportajlarında babasını “zor, gururlu, esprili ama tam bir yırtıcı” olarak tanımlayan Suren, 2021’de verdiği bir başka röportajda, Sergey Parajanov’un hapis yatmasına sebep olan suçlamaları reddetti ve bunları "siyasi bir araç" olarak değerlendirdi:
“Bu uydurma bir davaydı. Babam şiddet eğilimli biri değildi. Çok sayıda hayranı vardı ama suçlamalar onu yok etmek içindi.”
İstanbul, 1989
Parajanov 1989’da, Perestroyka’nın kısa sürdüğü dönemde, 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak İstanbul’u ziyaret etti. Âşık Garip ile Jüri Özel Ödülü ve Yaşam Boyu Başarı Ödülü aldı. Burada, Doğu ile Batı’nın buluştuğu şehir, onu bir sürgün olarak değil, geri dönen bir peygamber olarak kucakladı.
İstanbul ziyareti boyunca Pera’da konaklayan Parajanov, bu esnada "İstanbul’un Gözü"yle, yani Ara Güler’le buluştu; ikili, birlikte camileri, mezarlıkları ve antikacıları gezdi. İstanbul’da Kafkasya, İran ve Bizans’ın yankılarını gördü; hepsi de sinemasal imgelerinin temel kaynaklarıydı. Sanatçı, burada hem Osmanlı geçmişine hem de kendi sahnelenen kimliğine bir selam niteliğinde, eğlenceli ama aynı zamanda dokunaklı bir fes giyen bir otoportre kolajı üretti.

Ara Güler imzalı fotoğrafı üzerine yaptığı kolaj.
İstanbul ziyareti sırasında Ara Güler tarafından çekilen ve kendisine gönderilen bir fotoğrafı, üzerini çizerek bir kolaj hâline getirdi ve yeniden Güler’e postalayarak ona hediye etti.
İstanbul, Parajanov’un son yurt dışı seyahatiydi. Kısa süre sonra kansere yakalanan sanatçı Yerevan’a döndü ve 20 Temmuz 1990’da, 66 yaşındayken hayatını kaybetti.
Sıra dışı bir müze
Vefatından bir yıl sonra, 1991 yılında Yerevan’da açılan Sergei Parajanov Müzesi, dünyanın en sıra dışı müzelerinden biri olarak anılıyor. Ermenistan’da yaygın olan ev-müze anlayışıyla ziyaretçilerini kabul eden Sergei Parajanov Müzesi de, yönetmenin bir zamanlar yaşadığı evde yer alıyor. Şapkalar, oyuncak bebekler, hapishaneden mektuplar, kolajlar, çizimler dahil 1.400’den fazla obje, susturulduğunda bile yaratmayı asla bırakmayan bir adamın sesini yansıtıyor ve sanatçı, böylece ölümsüzleşiyor.

Sergei Parajanov Müzesi
Parajanov’un dünyasına dahil olmak, soğuk suda yüzmek gibi. İlkin tereddüt ediyor, hatta irkiliyorsunuz, sonra bir şekilde sizi cezbediyor ve nihayet atlıyorsunuz, çok geçmeden alışıyor ve bir daha çıkmak istemiyorsunuz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Vartan Estukyan
Gazeteci. Kültür-sanat, müzik, insan hakları ve güncel politika haberleri yapıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.

Yıldız Tozu'nda bu haftaki konuğumuz tutkunun, hüznün, kırılganlığın cesur ve sıcak dili; İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar. Yeni bir Almodóvar filmine giderken sizi neyin beklediğini hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz. Büyük bir filmle de karşılaşabilirsiniz, küçük bir hayal kırıklığıyla da…

Cannes’da prömiyerini yapan "Fatherland" ile ikinci En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Paweł Pawlikowski'yle Thomas Mann’dan savaş sonrası Avrupa’ya, minimalizmden müziğe, entelektüellerin toplumdaki rolünden kendisinin bugünkü dünyada hissettiği yabancılığa uzanan bir sohbete daldık.




