Sokaklarda, sahnelerde, kayıtlarda: Dilan Balkay


İsviçre saat geleneğinin yeni vârisi: Jacques Philippe Bulunduğumuz anın değerini ve eşsizliğini; İsviçre zanaatkârlığını ve Swiss Made geleneğini, çekici dokunuşlarla bileğimize taşıyan bir saatten başka en iyi ne hissettirir? Nedir? Saat işçiliğinin ve horoloji olarak anılan saat sanatının en nadide örneklerini barındıran İsviçre, çok uzun yıllardır saat piyasasına ismini altın harflerle yazdırıyor. Bu köklü mirasa sahip İsviçre saat markaları da kaliteli, dayanıklı, yüksek hassasiyete ve uzun ömre sahip kol saatleri üretmeleriyle biliniyor. Lakin saatçiliğin kalbi olarak görülen İsviçre’de üretilen her saat, Swiss Made ibaresini taşımaya hak kazanamıyor. İsviçre Saatçilik Federasyonu’nun yasalarla standartlaştırdığı Swiss Made ibaresine sahip olmak için belli şartların sağlanması gerekiyor. Swiss geleneğinin en yeni örneklerinden biri olan Jacques Philippe saatler ise Swiss Made ibaresini gururla taşıyan markalar arasında yer alıyor. Jacques Philippe: İsviçre’nin saatçilik zanaatındaki başarısını gözler önüne seren Jacques Philippe markası, saat konusundaki uzmanlığını ve üstün kalitesini yansıtan göz alıcı modelleriyle fark yaratıyor. Özgün tasarımları ve ince işçiliği ile özel zevklere hitap eden koleksiyonunda, herkes için birbirinden şık saat seçenekleri sunuyor. Gerek malzeme kalitesi gerek teknik açıdan üstün özellikleriyle İsviçre geleneğinin seçkin temsilcilerinden biri olan JP, ince tasarım fikirleriyle tüm saat modellerine Swiss Made imzasını atıyor. Klasiklerden vazgeçemeyen, güncel modayı takip eden, spor ya da casual tarzı tercih eden saat tutkunlarını hayran bırakacak Jacques Philippe koleksiyonunu bu bağlantı üzerinden keşfedebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Şile sokaklarında: Son yıllarda özellikle Londra temelli caz müzisyenleriyle ilgili yazılarda büyüdükleri mahallelerdeki toplum merkezlerinin ya da derneklerin müzik kurslarının etkisini okuyorum. Dilan’ın Şile’de geçen çocukluğu da belediye orkestrasına müzisyen yetiştiren Celadet Moralıgil Kültür Merkezi’nin izini taşıyor.
“Şile’deki her çocuk burada bir enstrüman denemiştir,” dediği kültür merkezinin kapısından hoşlandığı çocuk trompet çaldığı için girdiğinde henüz 9 yaşında. Diş yapısına uygun olmasa da arkadaşıyla aynı sınıfta olmak için bu enstrümanda diretiyor. Hatta bu yüzden uzun zaman çok kötü çaldığını söylüyor.
Lisede İstanbul’un merkezine taşındığında kursa ait kalan trompetini geride bırakıyor. Ta ki çok sevgiyle andığı müzik öğretmeni Bülent Altaş’ın evinde, kullanmadığı bir trompet olduğunu öğrenene kadar. İnsanı kaderin varlığına inandırabilecek bu tesadüf sayesinde trompet çalışmaları devam ediyor. Altaş, orkestrada çalmaya alışkın Dilan’ı doğaçlamaya yönlendiriyor.

Dilan, müzik yolculuğunu anlatıyor
İstanbul sokaklarında: Sokak müzisyenliği serüveni lise son sınıfta okulu kırıp Taksim’e gidilen bir günde başlıyor. Dilan çalıyor, arkadaşları ve sokaktan geçenler dinliyor. Arkadaşım Eşek’ten La Vie En Rose’a uzanan bir repertuvar seslendiriliyor İstiklal Caddesi’nde.
“Tepkiyi anında aldığın bir sahne,” diyor sokak için. Kimi müziği sevip kalıyor, kimi yürüyüp geçiyor. O dönem Dilan’ı sokakta izleyen dinleyicilerden bazılarıyla hâlâ konserlerde karşılaşıyor. Sokaktaki tanışmalar, zamanla Farfara İstanbul grubuna evriliyor.
Performanslar, Kadıköy ve Datça’ya taşınıyor. Yazları Datça’da kendilerini bekleyenlere koşuyorlar. “Nerede kaldınız çocuklar?” diye soruyor her akşam konserlerde buluşanlar. İlk ciddi sahne deneyimini birlikte yaşadığı Evrencan Gündüz'le de Kadıköy’de, sokakta çaldığı bir günde tanışıyor.

Dilan Balkay ve Artemis Günebakanlı
Kendine rağmen bir adım ötesi: Evrencan’ın adını anons edip solo çalmasını istediği bir konserden sonra ona kızıyor Dilan. “Ben çalmayayım,” dediği, ayaklarının geri gittiği performanslar oluyor. Çözümü çok çalışmakta buluyor.
Kafamızın içindeki sesin bir şeyleri yapamayacağımızı söylemesine alışkın değil miyiz zaten? Hayatımızın bir kısmı onu dinlememeyi, onu eğitmeyi, ona aksini ispatlamayı öğrenmekle geçiyor. Dilan için müzik, bu bariyerleri tek tek yıkıyor. Evrencan Gündüz ve Uzaylılar’dan sonra Dolu Kadehi Ters Tut ekibine katılıyor. Takvimi provalar, konserler ve kayıtlarla dolu şimdi.

Dilan Balkay, KUYU
Albüm, albümdür: Dilan Balkay, 2019’dan beri paylaştığı solo kayıtların yanı sıra, Can Ozan, Dolu Kadehi Ters Tut, Cihangir Aslan gibi isimlerle iş birlikleri yaptı. İlk solo albümü KUYU, 15 Ekim’de çıktı.
“Reels ve TikTok çağında, birinden seninle 30-35 dakika geçirmesini beklemek ciddi bir beklenti,” dese de içinden gelenin single değil albüm yayımlamak olduğunu söylüyor. Çünkü “Albüm, albümdür. Bir sanatçıyla tanışmak için çok daha güzel bir ortam yaratır.”
Dijitalleşmeyle birlikte albüm yayımlamanın eskiden olduğu kadar büyük algılanmamasını cesaret verici buluyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde öğrenimine devam ederken bugün yaptığı şeyin yarın kendisini tatmin etmeyeceği ön kabulüyle yaşıyor. Leonardo da Vinci’nin “Sanat bitmez, terk edilir,” sözünü hatırlıyor sohbetimiz sırasında. Mükemmeli aramamak da şu hayatta öğrenmemiz gerekenlerden.

Dilan'ın evinde enstrümanlarının bulunduğu bir köşede
Anahtar: Her ne kadar bu dönemde az müzik dinlediğini söylese de Jasmine Sullivan, Hiatus Kaiyote ve Anomalie isimleri bir çırpıda dökülüyor Dilan’ın ağzından. Boğaziçi Gençlik ve Caz Korolarında çok insanla çalışmayı, uyum ve zaman kontrolünü öğrendiğini söylüyor. Ona yeni kapılar açan ve “Ben de böyle bir şeyler yapmak istiyorum,” dedirten albüm, Feist’ın Metals’ı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Dilan Balkay’ın Şile’de başlayan, Taksim, Kadıköy, Datça ve sayısız sahneden geçip ilk albümü KUYU’ya varan hikâyesine davetlisin.
17 Eki 2021

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

David Robert Mitchell’ın Spielberg ve J.J. Abrams’ın izlerini taşıyan yeni filmi "The End of Oak Street", bir aile krizini dinozorlarla, bir hayatta kalma mücadelesini ise insanın doğayla bitmeyen savaşıyla buluşturuyor.

Sultanbeyli’de konumlanan, kâr amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, ikinci yılını geride bıraktı. Tüm seneye yayılan Merve Elveren ve Meriç Öner’in küratörlüğünü üstlendiği "VarYok" adlı serginin kapanmasına günler kala YUNT’un kurucusu Muratcan Sabuncu ile sohbet ettik.
14 Ağu 2026

Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.

Sinemaya uyarlanan romanlarıyla bilinen İngiliz yazar Robert Harris'in 2015-2026 yılları arasında yazdığı Cicero Üçlemesi, "Imperium", "Lustrum" ve "Diktatör" adlı üç kitaptan oluşuyor. Tutkular, hırslar, entrika, kumpaslar ve cinayetler derken macera üçüncü kitapta Julius Caesar'a kadar uzanıyor.



