Sonsuz bir kaynak: Detroit


Açık havada, eşsiz bir doğada caz: Bozcaada Caz Festivali Psikolog Mihály Csíkszentmihályi, kişiyi konfor alanından çıkaran ve gündelik konulardan uzaklaştıran aktivitelerin getirdiği mutluluk ve zamanın hızlı akması arasındaki ilişkiyi araştırırken bu "akış" durumuna geçen kişilerin ototelik özelliklere sahip olduklarını söyler. Ototelik, amacı kendisinde olan kişi veya eylemleri tanımlar. Örneğin doğaçlama anındaki müzisyenler ve bu akış hâlindeki eylemin dinleyicileri; öz farkındalığı dahi kaybettikleri, zaman algısının değiştiği bir deneyim yaşarlar. Bozcaada Caz Festivali; geçtiğimiz yıl belirlediği temayı bu yılın festivalinde uyguluyor ve bu yıl festival, ototelik kavramından esinle kurgulanıyor. Festival bu yıl herkesi eşsiz bir doğada, iyi müzikler dinleyerek; zamana, akışa, mutlu hissedilen anlara, öz farkındalığa dair düşünmeye davet ediyor. Bozcaada Caz Festivali, 20-21-22 Ağustos’ta Yazın heyecanla beklenen etkinliklerinden Bozcaada Caz Festivali'nin beşinci edisyonu, bu yıl 20-21-22 Ağustos tarihleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından düzenleniyor. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here, Paribu ve Metro Türkiye'nin destekleriyle gerçekleştirilecek Bozcaada Caz Festivali, zengin müzik içeriğiyle ve disiplinlerarası KEŞİF programıyla cazın ustalarını ve genç müzisyenleri fiziksel olarak Bozcaada'da ve çevrimiçi platformunda buluşturuyor. Festivalde bu yıl, "Istanbul Sessions" projesiyle İlhan Erşahin, Alp Ersönmez; Elif Çağlar, Çağrı Sertel, Alp Ersönmez ve Volkan Öktem’in olduğu Sonic Boom; ‘multiverse’ projesi ile Çağrı Sertel ve ona eşlik eden Korhan Futacı’nın yanı sıra Maya Belsitzman Matan Ephrat özlediğimiz festival ruhunu geri getiriyor. Çeşitli alanlardan esinlenerek yarattıkları müzikleriyle tür sınırlarını aşan dörtlü Fazer ve doğaçlama caz müzik yapan Sketchbook Quartet de bu yıl konuk olan yükselen yetenekler arasında. Festival özel projesi Bozcaada Ensemble, konuk ettiği Ceylan Ertem Seçil Akmirza ile ilk kez deneyimleyeceğimiz bir performans sunuyor. Son gün ise Büyük Ev Ablukada Akustik sahnesiyle festivale yakışır bir kapanış yapıyor. KEŞİF programı kapsamında müzik dışı diğer disiplinlere de yer veren çok katmanlı bir festival deneyimi sunan Bozcaada Caz Festivali; bu yılın festivalini de gastronomi etkinlikleri, ada gezileri, podcast'ler, kültür politikaları üzerine paneller ve çalışma grupları, pop-up etkinlikler, yoga, masterclass'lar ve vitrin konserlerle zenginleştiriyor. Bozcaada Caz Festivali’ne neden destek olmalıyım? 2017 yılından bu yana gerçekleşen festival, farklı kuşaklardan uluslararası müzisyenleri dinleyiciyle buluşturmanın yanı sıra katılımcılarına çağdaş sanat ve gastronomi dâhil olmak üzere farklı disiplinlerin yer aldığı kapsamlı bir etkinlik sunuyor. Beş yıldır herkese nefes alabilecek bir alan sunan Bozcaada Caz Festivali; ev sahibi Bozcaada'nın doğasına zarar vermeden, onunla uyum içinde tasarlanan bir kültürel ve sanatsal deneyim vadediyor. Bozcaada Caz Festivali için alınan her bilet ecoDrone’lar aracılığıyla atılacak bir tohum topuna dönüşüyor. Ayrıca Bozcaada Caz Festivali'nin ürünleri; üretim süreçlerini yalnızca finansal kârlılığı değil; doğayı, çalışanlarını, tedarikçilerini, kısaca tüm paydaşlarını önemseyerek şirketlerin sahip olabildiği B-Corp sertifikasına sahip olan Reflect Studio tarafından üretiliyor.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"Rock'ın tek umudu." Müzik yazarı Lester Bangs, 1971–1976 yılları arasında yaşadığı Detroit'i böyle betimliyor. 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın otomotiv merkezi olan "motor şehri," bugün bir zamanlar ev sahipliği yaptığı endüstriyel üretimden çok, müziğiyle anılıyor. Blues, Motown, punk rock ve techno gibi türleri kucaklayan şehrin müzik tarihi, içinde kolayca kaybolabileceğimiz kadar derin.
Blues kökleri: Kültürel üretimin yoğun olduğu birçok şehir gibi, Detroit’te de Afrika, Avrupa, Orta Doğu, Latin ve Asya kökenli farklı kültürler bir arada bulunuyor. Şehir, kulüpler çevresinde şekillenen canlı bir gece hayatına sahip ve blues müzisyenlerinin turnelerinde mutlaka uğradıkları bir durak. 20'lerde hissedilen blues hâkimiyeti, Büyük Buhran ile kesintiye uğrasa da 1943'te John Lee Hooker'ın fabrikalarda çalışmak üzere şehre taşınmasıyla yeniden alevleniyor. 40'lardan itibaren kurulan küçük ölçekli yerel plak şirketleri, o zamana kadar kayıt yapmak için Şikago'ya gitmek zorunda olan müzisyenlerin Detroit'te kalmasını sağlıyor. 60'lara gelindiğinde, kulüplerin bulunduğu mahalleler kentsel dönüşümle kimlik değiştiriyor. Blues yavaş yavaş sahneden çekilirken yeni bir ses yükseliyor: Motown.
Müzik fabrikası Motown: Gündüz Detroit'teki otomobil fabrikalarında çalışıp gece tutkunu olduğu müziğin peşinden gidenlerden Berry Gordy, 1959'da ailesinden borç aldığı 800 dolarla Tamla Records'ı kuruyor. Kısa süre sonra Detroit için kullanılan "motor town" tabirinden hareketle Motown adını alan plak şirketi, tam bir yıldız fabrikası olarak işliyor. 10 yılda 100'den fazla şarkıyla Top 10 listesini domine eden Motown, The Miracles, The Supremes, The Jackson 5, Stevie Wonder, Marvin Gaye ve Lionel Ritchie gibi dev isimlerin evi. Motown çatısı altında kariyerlerini geliştirme fırsatı bulan besteci, söz yazarı, müzisyen, şarkıcı ve prodüktörlerin ürettiği, R&B, soul ve pop'u akılda kalıcı melodilerde buluşturan eserler, popüler müziğe yeni bir yön veriyor. Ayrımcılığa karşı müziğe odaklanan bu dönem, 20. yüzyılın en etkili müzik fabrikası: Motown yazısında daha detaylı şekilde anlatılıyor.
Punk'a giden yolda yazılan tarih: Detroit, kulağını yeni müziğe açık tutarken özgün sesini de bulabilmiş bir yer. Rock'n Roll'la arası hep iyi olan şehrin müzik sahnesinde pişen MC5 ve Iggy and The Stooges, yüksek enerjili sahne performanslarıyla punk'a giden yolu döşüyor. Müzik eleştirmenlerinin geriye dönük bir değerlendirmeyle proto-punk olarak kategorileştirdiği bu isimler, 70'lerin önde gelen punk grupları Ramones ve Sex Pistols tarafından ilham kaynakları arasında gösteriliyor.
Iggy and The Stooges
Kaynak: Michael Ochs Archives, Getty
Müzikle bu kadar iç içe olan bir şehrin, kendini "ABD'nin tek Rock'n Roll dergisi" olarak tanımlayan CREEM'e ev sahipliği yapması şaşırtıcı değil. 1969'da kurulan ve müzik yayıncılığında bir kilometre taşı olan CREEM, punk rock, new wave, hard rock ve heavy metal gibi türleri sayfalarına taşıyan ilk yayımlardan biri. 2000 yapımı Cameron Crowe filmi Almost Famous'ı izleyenlerin gülümseyerek hatırlayacağı, dünyaca ünlü müzik yazarı Lester Bangs'in beş yıl editörlüğünü yaptığı dergi, aynı zamanda "punk rock" terimini müziğe kazandıran yayım.
İyi ki doğdun techno: Artık 80'lerdeyiz. Şehrin banliyösünde yaşayan orta sınıf ailelere mensup Juan Atkins, Kevin Saunderson, Derrick May ve Eddie Fowlkes, Belleville Lisesi'nde tanışıp müzik temelli bir arkadaşlık kuruyorlar. Evlerinin sessizliğinde, düşüncelere dalarak dinledikleri müzikleri, DJ'lik yaptıkları partilerde paylaşıyorlar. Elektronik dans müziğini Detroit'in özdeşleştiği endüstriyel seslerle ve gelecek vizyonlarıyla birleştirmenin yollarını arıyorlar. Yol, techno'ya çıkıyor.
Kevin Saunderson, Derrick May ve Juan Atkins
Techno adı ilk defa 1988'de yayımlanan toplama albüm Techno! The New Dance Sound of Detroit'te kullanılıyor. Avrupa'daki plak şirketleriyle çalışan techno sanatçıları, okyanusun diğer tarafında güçlenen rave sahnesinin etkisiyle yükseliyor. Underground Resistance ve Plus 8 gibi Detroit merkezli plak şirketleri, 90'larda türün daha sert örneklerini dinleyiciyle buluşturuyor.
Dahası: Eminem, Detroit'in karanlık horrorcore sahnesinden ana akım hip hop'ın zirvesine çıkarken The White Stripes, rock bayrağını 2010'lara kadar dalgalandırdı. 70'lerin başında yayımladığı albümlerle ABD'de ticari başarı yakalayamayan ama Avustralya ve Güney Afrika'da büyük bir dinleyici kitlesi edinen Sixto Rodriguez'in hikâyesini anlatan belgesel Searching for Sugar Man, Oscar kazanıp Rodriguez'i 70'lerinde dünya çapında üne kavuşturdu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Blues, Motown, punk rock ve techno gibi türleri kucaklayan şehir: Detroit ve Dönsün Dursun'da İdil Meşe.
23 Tem 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




