Sonsuz bir kaynak: Detroit


Açık havada, eşsiz bir doğada caz: Bozcaada Caz Festivali
Psikolog Mihály Csíkszentmihályi, kişiyi konfor alanından çıkaran ve gündelik konulardan uzaklaştıran aktivitelerin getirdiği mutluluk ve zamanın hızlı akması arasındaki ilişkiyi araştırırken bu "akış" durumuna geçen kişilerin ototelik…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"Rock'ın tek umudu." Müzik yazarı Lester Bangs, 1971–1976 yılları arasında yaşadığı Detroit'i böyle betimliyor. 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın otomotiv merkezi olan "motor şehri," bugün bir zamanlar ev sahipliği yaptığı endüstriyel üretimden çok, müziğiyle anılıyor. Blues, Motown, punk rock ve techno gibi türleri kucaklayan şehrin müzik tarihi, içinde kolayca kaybolabileceğimiz kadar derin.
Blues kökleri: Kültürel üretimin yoğun olduğu birçok şehir gibi, Detroit’te de Afrika, Avrupa, Orta Doğu, Latin ve Asya kökenli farklı kültürler bir arada bulunuyor. Şehir, kulüpler çevresinde şekillenen canlı bir gece hayatına sahip ve blues müzisyenlerinin turnelerinde mutlaka uğradıkları bir durak. 20'lerde hissedilen blues hâkimiyeti, Büyük Buhran ile kesintiye uğrasa da 1943'te John Lee Hooker'ın fabrikalarda çalışmak üzere şehre taşınmasıyla yeniden alevleniyor. 40'lardan itibaren kurulan küçük ölçekli yerel plak şirketleri, o zamana kadar kayıt yapmak için Şikago'ya gitmek zorunda olan müzisyenlerin Detroit'te kalmasını sağlıyor. 60'lara gelindiğinde, kulüplerin bulunduğu mahalleler kentsel dönüşümle kimlik değiştiriyor. Blues yavaş yavaş sahneden çekilirken yeni bir ses yükseliyor: Motown.
Müzik fabrikası Motown: Gündüz Detroit'teki otomobil fabrikalarında çalışıp gece tutkunu olduğu müziğin peşinden gidenlerden Berry Gordy, 1959'da ailesinden borç aldığı 800 dolarla Tamla Records'ı kuruyor. Kısa süre sonra Detroit için kullanılan "motor town" tabirinden hareketle Motown adını alan plak şirketi, tam bir yıldız fabrikası olarak işliyor. 10 yılda 100'den fazla şarkıyla Top 10 listesini domine eden Motown, The Miracles, The Supremes, The Jackson 5, Stevie Wonder, Marvin Gaye ve Lionel Ritchie gibi dev isimlerin evi. Motown çatısı altında kariyerlerini geliştirme fırsatı bulan besteci, söz yazarı, müzisyen, şarkıcı ve prodüktörlerin ürettiği, R&B, soul ve pop'u akılda kalıcı melodilerde buluşturan eserler, popüler müziğe yeni bir yön veriyor. Ayrımcılığa karşı müziğe odaklanan bu dönem, 20. yüzyılın en etkili müzik fabrikası: Motown yazısında daha detaylı şekilde anlatılıyor.
Punk'a giden yolda yazılan tarih: Detroit, kulağını yeni müziğe açık tutarken özgün sesini de bulabilmiş bir yer. Rock'n Roll'la arası hep iyi olan şehrin müzik sahnesinde pişen MC5 ve Iggy and The Stooges, yüksek enerjili sahne performanslarıyla punk'a giden yolu döşüyor. Müzik eleştirmenlerinin geriye dönük bir değerlendirmeyle proto-punk olarak kategorileştirdiği bu isimler, 70'lerin önde gelen punk grupları Ramones ve Sex Pistols tarafından ilham kaynakları arasında gösteriliyor.
Iggy and The Stooges
Kaynak: Michael Ochs Archives, Getty
Müzikle bu kadar iç içe olan bir şehrin, kendini "ABD'nin tek Rock'n Roll dergisi" olarak tanımlayan CREEM'e ev sahipliği yapması şaşırtıcı değil. 1969'da kurulan ve müzik yayıncılığında bir kilometre taşı olan CREEM, punk rock, new wave, hard rock ve heavy metal gibi türleri sayfalarına taşıyan ilk yayımlardan biri. 2000 yapımı Cameron Crowe filmi Almost Famous'ı izleyenlerin gülümseyerek hatırlayacağı, dünyaca ünlü müzik yazarı Lester Bangs'in beş yıl editörlüğünü yaptığı dergi, aynı zamanda "punk rock" terimini müziğe kazandıran yayım.
İyi ki doğdun techno: Artık 80'lerdeyiz. Şehrin banliyösünde yaşayan orta sınıf ailelere mensup Juan Atkins, Kevin Saunderson, Derrick May ve Eddie Fowlkes, Belleville Lisesi'nde tanışıp müzik temelli bir arkadaşlık kuruyorlar. Evlerinin sessizliğinde, düşüncelere dalarak dinledikleri müzikleri, DJ'lik yaptıkları partilerde paylaşıyorlar. Elektronik dans müziğini Detroit'in özdeşleştiği endüstriyel seslerle ve gelecek vizyonlarıyla birleştirmenin yollarını arıyorlar. Yol, techno'ya çıkıyor.
Kevin Saunderson, Derrick May ve Juan Atkins
Techno adı ilk defa 1988'de yayımlanan toplama albüm Techno! The New Dance Sound of Detroit'te kullanılıyor. Avrupa'daki plak şirketleriyle çalışan techno sanatçıları, okyanusun diğer tarafında güçlenen rave sahnesinin etkisiyle yükseliyor. Underground Resistance ve Plus 8 gibi Detroit merkezli plak şirketleri, 90'larda türün daha sert örneklerini dinleyiciyle buluşturuyor.
Dahası: Eminem, Detroit'in karanlık horrorcore sahnesinden ana akım hip hop'ın zirvesine çıkarken The White Stripes, rock bayrağını 2010'lara kadar dalgalandırdı. 70'lerin başında yayımladığı albümlerle ABD'de ticari başarı yakalayamayan ama Avustralya ve Güney Afrika'da büyük bir dinleyici kitlesi edinen Sixto Rodriguez'in hikâyesini anlatan belgesel Searching for Sugar Man, Oscar kazanıp Rodriguez'i 70'lerinde dünya çapında üne kavuşturdu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Blues, Motown, punk rock ve techno gibi türleri kucaklayan şehir: Detroit ve Dönsün Dursun'da İdil Meşe.
23 Tem 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




