The Room Next Door: Ölüme dair ama hayat dolu


Halka mâl olmuş sanatçılar da halka arz olmuş şirketler de Odea Radyo’da Müzik ve yatırım dünyasını buluşturan Odea Radyo , bu buluşmanın ortak noktalarına dikkat çeken esprili tanıtım kampanyası ile de dikkatleri üzerine çekiyor. Swift denilince aklınıza popüler pop şarkıcısı değil döviz mi geliyor? Halka mal olmuş sanatçılar kadar halka arz olmuş şirketleri de mi merak ediyorsunuz? O zaman sizi müzik ve yatırım ekseninde şekillenen özel bir radyoya, Odea Radyo’ya davet ediyoruz. Odea Radyo’da, uzman ekonomistler tarafından hazırlanan eğitici ve keyifli programlarla tanışarak yatırıma dair bilginizi artırırken, aynı zamanda günün koşturmacasından uzaklaşarak müziğin keyfine de varmak isterseniz günün dilediğiniz zamanında Odea Radyo ’ya kulak verebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Film: The Room Next Door
Yönetmen: Pedro Almodóvar
Süre: 107 dakika
Yapım yılı: 2024
Almodóvar’ın kadınları kırmızılar giyer, Almodóvar’ın mutfaklarından domatesler eksik olmaz; Almodóvar’ın arabaları, telefonları, perdeleri kırmızıdır. Pedro Almodóvar, kırmızıların yönetmenidir. Renk paletinin en canlı renklerini, ama en çok da kırmızıyı kullanmayı imzasına dönüştürdüğü için değil sadece; filmlerindeki tutku, şehvet ve aşk duyguları da bunu desteklediği için.
İspanyolca sinemaya birden çok başyapıt kazandırmış Oscar ödüllü yönetmenin Hollywood’un aklını çelmesine izin vermeden yıllarca beklemiş olması takdir edilesi. Julianne Moore ve Tilda Swinton’ı buluşturan, ilk gösteriminin yapıldığı Venedik Film Festivali’nden prestijli Altın Aslan ödülü ile ayrılan ve yönetmenin 40 yıla yaklaşan sinema kariyeri boyunca çektiği ilk İngilizce film olan The Room Next Door da tam bir Almodóvar filmi.
İki eski dostun, savaş muhabiri ve gazeteci Martha ile yazar Ingrid’in, yıllarca aranın ardından Martha’nın ölümcül hastalığı nedeniyle yeniden biraraya gelişini anlatan bu film, ölümün tüm karanlığını üzerinde taşıyan konusuna rağmen Almodóvar’ın renklerini üzerine giymekten çekinmiyor. Martha ölüme hazır olduğunu ve tedavisini durdurma ve zamanı geldiğinde kendi yaşamına son verme kararını gizlice paylaştığı Ingrid’den son günlerinde “yandaki odada” olmasını rica ediyor. Ortaya ölüme dair izlediğim en renkli, ölüme dair yapılmış en hayat dolu filmlerden biri çıkıyor.

The Room Next Door | Kaynak: IMDb
12 yıl önce, New York’u yetişkin biri olarak ilk kez ziyaret edişimde çocukken beni bambaşka açılardan büyüleyen o şehri farklı gözlerle görmüştüm. Kültürel çeşitlilik, kozmopolitlik, özgürlük hissi ve sanat ayrılmış (kapitalizm izin verdiğince) sonsuz bir alan... Şansıma, henüz yeni binasına taşınmamış Whitney Museum of American Art’ta en sevdiğim sanatçılardan birinin sergisi vardı: Edward Hopper.
Hopper’ın beni en çok etkileyen yanı, görünmeyen bir kaynaktan gelen ışığı (güneş ışığı ya da yapay ışık) ve izole insanlar üzerindeki psikolojik etkisini tasvir etmekteki başarısıydı—hâlâ da öyle. Birçokları gibi benim de favori Hopper eserlerim Nighthawks (1942) ve Morning Sun (1952) olsa da sergide gördüğüm çizimler beni bir diğer eseri incelemeye, araştırmaya itmişti: People in the Sun (1960). Zıtlıklarla dolu bir eserdi bu. Şık ve kalın giysileriyle güneşlenen insanlar, uçsuz bucaksız ekin tarlalarının ardındaki simsiyah sıradağlar, soluk ve mat renklerin arasında parlayan parlak zıt renkler—kırmızı ve yeşil.

People in the Sun (1960), Edward Hopper | Kaynak: Smithsonian American Art Museum
People in the Sun, hatta genel olarak Edward Hopper’ın resimleri, The Room Next Door ile de yakından ilişkili. Martha ve Ingrid’in ölümle sonuçlanacağını bildikleri, izole tatilleri için seçtikleri orman içindeki evin terasındaki şezlonglarda her sabah uzanan Martha, People in the Sun’daki insanları hatırlatıyor. Güneşin, umudun ve hayatın kendisini görmesek de son günlerini yaşayan Martha’nın üzerine yansıyışlarını ve üzerindeki etkilerini görebiliyoruz. Hopper’ın sıklıkla birarada kullandığı zıt renkler, kırmızı ve yeşil, bu filmde de çokça biraraya geliyor. (Yanlarına parlak mavileri, sarıları da almayı ihmal etmiyorlar.) Ölümün ve yaşamın, ölümü kabullenmiş Martha ve ölümden korkan Ingrid’in, yerinde tanıklık eden ve yerinde kalıp yazanın zıtlıkları her şeye rağmen, her karede yan yana geliyorlar.

Christina’s World (1948), Andrew Wyeth | Kaynak: MoMA
Almodóvar, Edward Hopper ile kalmayıp Amerikan sanatına (görsel sanatlar, fotoğraf, mimari ve sinema) farklı referanslar vermeyi de ihmal etmiyor. Bunlar arasında biri ise özellikle dikkat çekici: Almodóvar sinemasının bir diğer vazgeçilmezi olan geriye dönüş tekniği The Room Next Door’da yalnızca bir kez kullanılırken, bu sahnenin görselliği, sahnenin sadece Andrew Wyeth’in Christina’s World eserine referans verebilmek adına çekildiği izlenimi yaratıyor. Görsel olarak büyüleyici ve oldukça dramatik bu sahnenin filmin büyüsünü bozduğunu, filmin tonuna uymadığını ve filme dahil sevmediğim tek şey olduğunu söylemeliyim.
Yaşam ya da ölüm en ince ayrıntısına kadar planlasa bile hayatın sürprizlerle dolu olduğunu da hatırlatan bir film The Next Door. Filmde Ingrid’e son günlerini kendi evinde ya da sevdiği herhangi bir yerde geçirmek istemediğini söyleyen Martha; çok sevdiğimiz bir yere geri dönmenin her zaman kötü bir fikir olduğunu, bunun eski, güzel anıları yok edeceğini ifade ediyor. Oysaki ironik bir şekilde Martha’nın son günlerini geçirmek için seçtiği kişi, yıllar sonra geri döndüğü arkadaşının, Ingrid’in ta kendisi oluyor. Hep “yandaki odada” olmasını istediği Ingrid’i alt katında buluyor. Ölümünün nasıl olacağını defalarca düşünmüş olmasına rağmen Ingrid’i de, bizi de, hatta belki kendini de şaşırtıyor.

The Room Next Door | Kaynak: İKSV
Tilda Swinton ve Julianne Moore’un Martha ve Ingrid rollerinde, muhteşem bir uyumla oynarken, iki karakterin zıtlıklarını ve zıtlıklarına rağmen kurduğu bağı da çok iyi kavradıklarını belli ediyorlar. Muazzam prodüksiyon tasarımı ve kostüm tasarımları Almodóvar’ın renklerine ayak uydururken, yönetmenin uzun süreli işbirlikçisi Alberto Iglesias da hem filmin melodramatik yapısını destekliyor hem de filmi izledikten günler sonra bile izleyicinin zihninde kalacak melodilere imza atıyor. Kısacası Almodóvar, İngilizce çektiği bu ilk uzun metrajlı filminde kendinden ve renklerinden ödün vermeden okyanusun karşısına geçilebileceğini de, ölüme dair bir filmin umutsuz ve karanlık olması gerekmediğini de kanıtlıyor.
Nerede izleyebilirsin? The Room Next Door, 1 Kasım’dan beri gösterimde.
Benzer işler:
- Persona (1966, Ingmar Bergman)
- Silent Heart / Stille hjerte (2014, Bille August)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Pedro Almodóvar’ın son filmi “The Room Next Door”, Ankara Film Festivali’nden notlar...
15 Kas 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




