Megapolleri, yalnızlaştıran grotesk şehirleri terk ettiren bir ütopya: Bristol


BeyEvi Alaçatı ile dört mevsim Alaçatı deneyimi Yıl boyu esen tatlı rüzgârıyla bir sörf merkezi olarak adını duyuran Alaçatı, bugünkü bültende Soli okurlarına göz kırpıyor. Nostaljik Arnavut kaldırımlı sokaklarında yer alan salaş ve samimi kafeleri, dükkânları ve doğal güzellikleriyle Ege’nin en popüler kasabalarından biri olan Alaçatı’nın ilk otellerinden BeyEvi Alaçatı , 150 yıllık bir tarihi günümüze taşıyan iki adet Rum evinin restore edilmesiyle hayat buluyor. Hem Alaçatı’nın merkezine yürüme mesafesinde bulunan, hem de doyasıya sessizlik ve huzur vadeden otel, her biri zevkle dekore edilmiş 15 odası ve ferah avlusuyla yıl boyu hizmet vererek misafirlerine dört mevsim Alaçatı’yı deneyimleme imkânı sunuyor. BeyEvi Alaçatı , Soli okurlarını sıcak yaz aylarında hurma ağacının gölgesindeki bahçesinde, havuz başı barında yudumlanan imza kokteylleri deneyimlemeye, kışları ise şömine başında edilen keyifli sohbetlere katılmaya davet ediyor. Güne Alaçatı pazarının doğal ürünleriyle hazırlanmış enfes bir sabah kahvaltısıyla başlamak ve gece Alaçatı’nın otantik sokaklarında kaybolmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
Doğduğun bina, kan bağı olan ailen, çocukluk fotoğraflarınla dolu albümlerin dizildiği raflar, elmaların turta olmak için beklediği tezgâh, birer sayfası okunmuş kitapların üst üste yığıldığı komidin, alfabetik sıraya göre kategorize edilmiş kütüphanen, hengâme içinde aradığını bulduğun çekmeceler mi ev? Yoksa diş fırçanı ceplerinden birine yerleştirip fermuarını kapadığın çanta, bir ülkeden diğerine birlikte hareket edilen insanlar kümesi, soluklanmak için durduğunda beyninde tezahür eden kaygılar mı?
Anımsamalar mı acaba ev, çevrende kalabalıklar varken anımsadıkların, aradıkların, özlediklerin mi? Geri dönülen bir yer mi, mütemadiyen sana eşlik edenler mi? Seçtiğin mi, maruz kaldığın mı ev? Yazlık, kışlık, baharlık, ülkelik mi? Peki ya ilk kez gittiğin yer, evin olabilir mi? Bristol mesela, evim olabilir mi?

Bristol sakinleri
Yarı açık kadife perdeler ardında muhtelif hayatlar
Birleşik Krallık’a taşınmamın beşinci yılında bir megapolde, hâlâ Londra’dayım. Bunun yarısını çevremde "Hafta sonu atlayıp bir yere gitsek mi?" önerisinde bulunanlara "Bristol," diyerek; Bristol tren biletlerine bakıp çeşitli nedenlerle erteleyerek; "Acaba taşınsam mı?" düşüncelerine kapılıp ev, oda, devre mülk ilanlarına bakarak; her Portishead veya Massive Attack çaldığında doğum yerleri olan Bristol’ü anarak; Banksy’nin dünya markası olmasında katkısı olmuş bu kenti merak ederek; "Bir gün Bristol’e gittiğimde Waterfront’ta caz dinleyeceğim; Southville mural'larını keşfedeceğim; OOwe’da vegan burger yiyeceğim; Stokes Croft’ta punk konseri şart!" listeleri yaparak geçirdim. Ve sonunda, Bristol’deyim!
İlk duygum: tanıdık. Buraya daha önce gelmişim, yaşamışım, birbirimizin çocukluğunu, ergenliğini görmüş arkadaşlarız sanki. Birleşik Krallık'ın şehirlerine özgü içine, avluya kapalılık; loşluk; üzerine bol ünlemle "Reklam bırakmayın!" notlarının yazıldığı posta kutuları ve demir sürgülü kapılar arkasına gizlenmişlik yok. İki sokağı kesiştiren kaldırımların önü açık, sandalyeler atılmış, Paris’e aşina olanların bildiği terasta oturma kültürü baki.
Trafiğe kapanmış hemen her sokağı abluka altına almış piknik masalarında sıkışarak pint’larını yudumluyor mahalleliler. Beton, tuğla, ferforje balkonlarda aroması burna dolan orkide desenli çay kupaları, bir ısırık alınmış sandviçler, devrilmiş içki şişeleri göze çarpıyor.
Şehrin kuzeyinde Clifton-Montpelier arasında sokakları zikzak çizerek yürüyorum. Yerden beş metre tavana uzanan, sokak ve içerdeki hayatı birleştiren pencereler bir sahne görevi görüyor âdeta. Yarı açılmış perdeler arkasında devam etmekte piyes. "Koi balığı yüzen sabahlık," "Şarabı içmiş masa," "Son kalan badem," ve "Eşini kaybetmiş çorap," yazdığımız hikâyelerden bazıları. Bahçedeki ahşap banklar 180 derece dönüp eve ve yaşama bakmalı; biz oturup izlemeliyiz hayatın tiyatrosunu diye düşünüyorum. “Güneşli limanın saksafon sesi,” “Giden şeylerin kısa tarihi,” “İki kadın ve bir tüylü kedi,” diyerek anlatmaya devam ediyor suflör olmuş ve olacak arasındaki mizansenleri.

Bristol'ün ışığı içeri alan evleri
Binalarda tarihin izini okumak
Bristol’ün zengin ama bir o kadar memleketlisinin içine dert bir geçmişi var. Bu tarihi dünyanın çok az şehrinde gördüğüm kadar çeşitli, hatta birbirinden alakasız mimarisinde okumak mümkün. On beşinci yüzyıl ortasında önce kanun kaçaklarını yerleştirmek için kullanılmış, ardından yıkılmış olan Bristol Kalesi, onuncu yüzyılda şehri korumak için inşa ediliyor; yıkılan kale önündeki alan uzun yıllar tacirlerin alım satım yaptığı bir merkez oluyor. Bristol’de hissettiğim "Kim olursan ol gel," kapsayıcılığının sebebi belki de bu.
1485-1603 yılları arasında İngiltere Krallığını idare eden Galler kökenli Tudor Hanedanları’nın limanda ticaret yaparken uyumak ve yiyip içmek amacıyla inşa ettirdiği Ashton Court, Red Lodge gibi kâşaneler bugün hâlâ yerli yerinde. Ardından Bristol için karanlık olarak değerlendirilen çoğunlukla köle ticaretiyle zengin olanların şehrin çehresini değiştirdiği Stuart (İngiliz Barok) ve Georgian (Gürcü mimari) tarzında köşklerin yerleştirildiği bir süre yaşanıyor. Bizim bugün Clifton ve Gotham bölgelerinde sıklıkla gördüğümüz, on dokuzuncu yüzyıl bitişik nizam İngiliz mimarisi Regency ve on sekizinci yüzyılın üçgen kubbeli Victorian binaları.
Beni en şaşırtan, bu kıtada karşıma çıkmayan ABD’nin Louisiana, Mississippi bölgesine özgü Fransız ve İspanyol kolonyal stilinden ilham alarak yapılmış creole mimarinin örnekleri. Üzerinde adım attığım kaldırımın üç beş asır öncesine açılan bir portal hayal ediyorum. Geminin yanaştığı limandan zincirlerle mi çıkarıldım, Hannah More'la birlikte köleliğe son vermek için savaş verenlerden biri miydim? Hiçbir paralel evrende köle taciri olduğum gerçeğini kabul edemiyorum.

Bristol evleri
Memleketim: Bristol
Bristol misafirperver, yardım sever, umursamaz ve canlı. Limanda derme çatma kurulmuş baterinin ritmine eşlik eden, elinde şarap bardaklarıyla dans edenlerle karşılıyor ilk gelenleri. Yaşsız, yargısız, hür. Bugünün Bristol’ü, Clifton kasabasında Victorian evin ikinci katındaki terasımda okuduğum Zadie Smith kitabı; Stokes Croft’ta tesadüfen girdiğim barda 1980’lere ışınlandığım ter içinde bir punk konseri; The Canteen’de buleador’a eşlik eden katarsis; Spikes Island’ın yetmiş stüdyosundan birinde kendime yer edindiğim, şehrin pek çok noktasında dağıtılan zine’ımı komşularımdan biriyle illüstre ettiğim saatler; martı seslerinin rabarbasında gezindiğim, Clevedon veya Ogmore sahilinde güneşin batışını izlediğim hafta sonları; Southville’de şans eseri sonlandığım partide tanıştığım insanların imgelemleriyle birlikte yaşıyor.
Megapolleri, içinde hissizleştiğim, yalnızlaştığım grotesk şehirleri terk ettiğim bir ütopyada, Bristol’deyim şimdi. Geçirdiğim üç gün veya önümdeki üç yıl, burası evim. Seçilmiş memleketim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bristol misafirperver, yardım sever, umursamaz, canlı. Limanda baterinin ritmine eşlik eden, elinde şarap bardaklarıyla dans edenlerle karşılıyor geleni. Yaşsız, yargısız, hür.
08 May 2022

YAZARLAR

Soli
Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyrut'ta barlar bazı bölgelerde, özellikle şehrin kuzeyinde yaşayan Hıristiyan mahallelerinde yoğunlaşıyor. Onun dışında şehrin her tarafına saçılmış ufak tefek barlar var. Bunların bazıları İtalya’daki tabacheria'lara benzeyen; kahve, sigara ve alkollü içkiler satan ufak büfelerken maalesef günümüzde kapalı olsa da 2016 ve 2018 yıllarında dünyanın en iyi 50 barı arasında seçilen Central Station Bar gibi yerlere de ev sahipliği yapıyor.

Portekiz'deki Buçaco Ulusal Ormanı, Uluslararası Şifa Ormanları Sertifikasyon Ofisi tarafından dünyanın dördüncü şifa ormanı seçildi. 6. yüzyılda keşişlerin bölgeye yerleşmesinden beri korunan Buçaco egzotik biyoçeşitliliği, terapötik unsurları ve etrafını saran tarihî surlar sayesinde koruduğu dinginliğiyle öne çıkıyor. Peki dünyadaki diğer üç şifa ormanı nerelerde ve bir doğal alanın şifa ormanı ilan edilmesi için hangi özelliklere sahip olması gerekiyor?

Müze biletinden akşam içilecek biraya, bavula konacak kıyafetten gün içinde kullanılacak tuvalete kadar seyahatin neredeyse her anını önceden planlamak mümkün. Popüler destinasyonların rezervasyon zorunlulukları ve seyahat uygulamaları spontane tatili giderek zorlaştırırken, genç gezginlerin %70’inden fazlası etkinliklerini ulaşım ve konaklamayla aynı anda ya da daha önce ayarlıyor. Park yerinden temiz tuvaletlere, bira bahçelerinden yürüyüş rotalarına rehber niteliğindeki seyahat uygulamalarını inceledik.

Yaz tatilleri yalnızca deniz, kum ve gün batımından ibaret değil. Kıvrımlı yolları, tepelerin ardında açılan panoramik manzaraları, tarihî yapıları, doğa koruma alanları ve sahil rotalarıyla Avrupa’nın bazı adaları, direksiyon başında yavaşlamayı sevenler için eşsiz bir keşif deneyimi sunuyor. Farklı beklentilere göre roadtrip yapmaya en uygun Avrupa adaları…

Tarih boyunca siyasi mültecilerin ve savaşın parçası olmak istemeyen entelektüellerin yuvası hâline gelen Zürih'te Fransız likörlerinden "boivre et vivre" mottosuyla yapılan kokteyllere, uluslararası biralardan absinthe'lere uzanan bir tura çıkıyoruz.



