Ruhu dans edenlerin yaşadığı mahalle

SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
Bir kadın, altın sarısı saçları önüne düşmüş. Sanki yüzüne gelen güneşle ilişkisini anlatıyor saçlarının hâli. Saçlarını parlatan güneşi seviyor ama önündekini kitabı okumaya devam etmek istiyor, ondan mesafeli. Saçlarını geriye atmadan kafasının pozisyonunu koruyor. Kitabın en heyecanlı sayfasında değil belli ki ama günün en iyi saatlerinde olduğunun farkında. Anla kitap arasında bir yerlerde. Baharın kış sonrası sarmalayan güneşine teslim. Bir yerden sonra sayfaları okudukları ve düşünceleri birbirine geçmiş şekilde çeviriyor. Her çevirdiğinde kurmaca ve gerçek biraz daha iç içe.
Yan masada salyaları büyük bir iştahla akan köpeğin gözü, kafasına çapraz yerleştirilmiş turuncu şapkası, tasasız terlikleri ve kimsenin umursamadığı yüksek sesiyle şehrin futbol takımının şampiyonluğuna dair konuşan hayat arkadaşında. Yoksa ev arkadaşı mı demeli? Kimse, kimsenin sahibi değil bu şehirde. Önündeki soğuk mu soğuk, soğuk olduğu her dokunuşunda çıkan parmak izlerinden ve ani gelen sıcağa dayanamayıp bir gözyaşı edasıyla hareket eden damlalardan belli olan bardağından birasını yudumlayan fötr şapkalı bir beyefendi ve tam karşısında 1960’ların havasını estiren elbisesiyle ki belki vintage bir dükkânı aratmayan dolabının en nadide parçasıyla bir eliyle çantasını sıkı sıkı tutup bir eliyle rujunu titreyen elleriyle sürmeye çalışan kadın.
Kadının gözü her iki eli de bira, patatas bravas ve vermut dolu tepsileri taşıyan garsona ilişiyor. Bir şeyler söylüyor önündeki tapas tabaklarını gösterip. Ne yaptığını unutmuş gibi bir süre. Sonra hatırlıyor, rujunu sürmeye devam ediyor. Garson ne dediğini anladı mı? Bilemiyoruz. Vale, vale, vale.
Lavapiés sandalyeleri
"Bakmak gerek etrafa."
Sokakta ev arkadaşıyla aheste aheste dolaşan köpeğe laf atıyor bizim iştahlı olan. Pazar sakinliğine gölge düşürecek en yüksek ses bu hadiseden başkası olamazdı sanırım buralarda. Saatler 17.00’ye geliyor. Tam olarak 16.43.
Havanın kararmasına, daha doğrusu buralarda ve hayatın renklerini görebilenlerin yaşadığı diğer diyarlarda günün her daim beklenen şölenine daha çok var. Ne kadar güneydeyiz? Çok değil. Yaza kaç var, baharı kaç geçiyor? Emin değilim.
Lavapiés’te bir meydandayız şimdi. Kral ve kraliçelerden kalan ihtişam yok burada. Kültürlerin bir arada yaşamasının getirdiği zenginlik, çeşitlilik ve miras var. Kurmaca ve gerçeğin iç içe geçtiği sahneler var her köşede. Bir pazar günü, elimden tutup bana göstermek istediği sahne bu. Ya da benim okumak istediğim sayfa bu. Şehrin haritasını arasına koyup ara veriyorum okumaya. Bakmak gerek etrafa.
Güneşten açılmış saçlar; bitter ve buruk kokular; her sokağın açıldığı canlı meydanlar; anın tadını çıkaranlar; başrolde olabilecekken kenara çekilmiş eşlikçi tabaklar, sessizlik… Madrid’in asil tavrının yumuşadığı, koca ve ihtişamlı yapılarının sadeleştiği, sohbetin koyulaştığı, yaşamanın kendisi dışında her şeyin hayata eşlik eden hâline geldiği mahalle burası. Diyorum ya, ya da benim görmeyi seçtiğim yer burası. Berger'le buluştuğumuz yer burası. Madrid’in okumak, kalmak ve döne döne üzerinden geçmek istediğim sayfaları.

Plaza De Puerta Cerrada
Madrid günlüklerinde ve rehberlerinde duymaya pek alışık olmadığın bir mahalle
Burası Lavapiés. Madrid günlüklerinde ve rehberlerinde duymaya pek alışık olmadığın bir mahalle. Malasana’nın ya da Chueca’nın suyu çıktığından değil, kalbim buraya çağırdığı için buradayım. Bazen olur öyle. Onu dinlersen, hayatla buluşursun.
Buluşur buluşmaz beni kulaklarımda Paul Desmond ve Chet Baker’la selamladığından, birbirini içine çıkan meydanlarında içimdeki yaşam enerjisini dansa kaldırdığından buradayım ya da burada olduğum için dolduğum, gördüğüm, duyduğum her şeyle; başka bir gözle, kulakla ve hislerle varoluyorum bu mahallede. Yerlisi değilim, turisti değilim; turist gibi duyularım, yerlisi gibi adımlarım. Hiçbiri değilim, yalnızca burada varım. İzlemek, anlatmak ve olmak için. Lavapiés’te bir pazar, bu hislerle başlıyor işte.
Neresi bu Lavapiés? La Latina, Tirso de Molina ve Embajadores metro duraklarının arasında, bugün popüler rotalar dışında; Orta Çağ’da şehrin surları dışında kalan bir mahalle. Hikâyesi az biraz Kreuzberg’e benziyor, benzetmeyi sevmem. Anımsatmalar, oluyor işte. Burada hikâye 1970’lerde ucuz kiraların duyulmasıyla başlıyor aslında. 1980’lere ve 1990’lara gelindiğinde iyice kalabalıklaşıyor. Orta Doğu’dan, Afrika’dan, Asya’dan, Güney Amerika’dan Madrid’e gelenlerin ilk tercih ettiği yer oluyor.
İşçi sınıfının ve yaşlıların kiralık apartman bloklara cüzi fiyatlarla yerleşmesi, daha sonra göçmenlerin de hem şehrin merkezine yakın hem kendi hâlinde görünmez çizgilerle belirlenmiş, sınırları Madrid’ten geniş bu mahalleyi tercih etmesini takiben sonradan şehre gelen expat’lar, sanatçılar ve öğrenciler için de cazip ve ilham verici bir adres hâline geliyor Lavapiés. Orta sınıf oldu mu, orası olur.
Mahalleliler sokakta
"Canlı ve henüz yolculuğunda."
Sonra senaryoya artan kiralar, soylulaştırma projeleri ve projesiz dönüşümler dâhil oluyor. Pek tabii sayısı henüz bir elin beş parmağını geçmeyen üçüncü dalga kahveciler; yetersiz, belki de iyi ki yetersiz, konaklama adresleri; mahalleyi sarıp sarmalayan küçük parklar; farklı tarzlardan grafitiler, çeşitli kültürlerin mutfaklarının temsilleri lokanta ve marketler; köklü müzeler; eski mercado’lar; sesin yükseldiği ve alçaldığı meydanlar ve onları bağlayan karmaşık sokaklar; iyi işgalcilik örneğine dönüşen sanat alanlarıyla Lavapiés, canlı ve henüz yolculuğunda. Bir yere varmış veya bir şeye dönüşmüş değil. En azından ilk taktığım gezgin gözlüklerimden okuduğum bu.
Bir başka gün. Mezcal kokan bir kokteyl bar, pardon mezcalería’nın yanındaki tapas barda oturuyorum. Baharatlar burnuma hem Meksika’dan hem Mezopotamya’dan geliyor. Empanada yeme niyetindeyim, o Arjantin’den. Birkaç sokak ötede bir dükkânda var. Bir meydandayız. Plaza del bir şeydi, unuttum. Sevince isimleri unuturum. Görünmez duygular ağır basar.
Önümdeki masada bir aile oturuyor. Aile olduğunu düşünüyorum; beş kişilik koca bir aile. Benim gözümde. Belli ki yeni yerleşmişler. Yerli mi turist mi? Ait mi sadece yerleşik mi? Yanlarında bir arkadaş grubu. Sohbet gırla, sesler yüksek. İkisinin elinde bira, sohbetteler. Birinin elinde kitabı var. Sanki yalnız başına. Yanındaki cod croquette’leri mideye indiriyor. Onun da yanındaki bir şeylere kızıyor, yanında hızlı mı yedi acaba? Paylaşmayı unuttu mu? İspanyolcam zayıflamış diye geçiyorum içimden. Lavapiés’te konuşulan onca dilin arasından İspanyolcayı seçebiliyorum. "O kadar olsun," diyorum. Yanımdaki genç çift çakmak soruyor, "Lo siento no tengo." Böyleydi, değil mi? Ne güzel bakıyorlardı birbirlerine. Akşam Teatro Nuovo Apolo’dalarmış. Ne izleyecekler acaba?

Güneşin yakaladıkları
"Ait hissetmedim, yabancı hissetmedim."
1897-1898 yılları arasında Lavapiés’te Calle Dan Pedro Martir 5’te yaşadığı söylenen Picasso, ne derdi Lavapiés üzerine ya da nasıl resmederdi bilemiyorum. Ben, birbiri içine açılan meydanlar; meydanları dolduran, tüm benliği ve duygularıyla sahnede olmayı seçen, yorulsa bile o sahnede hayatın geçmesini değil hayatın elinden tutmayı bekleyen kalabalıklar görüyorum. Madrid’in kalanından Lavapiés’i ayıran ne diye günlerce yürürken düşünüyorum. O bara, bugün adını hatırlamadığım, oturduğum gün buldum. Lavapiés, hayatla dans ediyordu. Oturmuş, dansa kaldırılmayı beklemiyordu.
Bir mahalleliye sorsam, soylulaştırmadan yakınırdı belki. Haklıdır da. Artan kiralar, tapas barların yanı başına açılan havalı dükkânlar, gürültü, güvenlik… Belki söyleneceği şeyler olurdu ama eminim o da kutlardı renklerini. Alışverişini yaptığı, terzisini ve manavını bulduğu mahallesinin ona yettiğini söylerdi. Yeni mahallelileri tanımadığından söz ederdi. Konuşmadım. Bu defa turist gözlüklerimi çıkarmadım. Turuncuları güzeldi. Lavapiés, yeni renkler ekledi. Ait hissetmedim, yabancı hissetmedim; olmam gerektiği yerdeydim. Gidemedim, kalamadım.
Lavapiés için bir meydanda dans eden insanlar çizerdim, Picasso ne düşünürdü, bilmiyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Burası Lavapiés. Küçük küçük meydanların birine açıldığı, renklerin en canlılarının duvarlarına boyandığı, ruhu dans eden insanların yaşadığı mahalle.
15 May 2022

YAZARLAR

Elif Bayram
Editor-in-chief, Soli

Soli
Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'nin belki de en sevilen tatil destinasyonu Kaş, bu yıl 28-30 Ağustos'ta sekizinci kez Kaş Caz Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Odağına cazın evrensel dili üzerinden aidiyet, yolculuk, kültürel etkileşim ve ortak hafıza kavramlarını alan festivalin hikayesini ve Kaş'ta oluşan festival kültürünü festival direktörü Serdar Karatepe'den dinledik.

Halihazırda yoğun ilgi gören tatil beldelerine “instagramlanabilir” yeni keşiflerin de eklenmesiyle özellikle yaz aylarında dünyanın dört bir yanındaki dingin kasabalar turist akınına uğruyor. Peki popüler tatil destinasyonlarında düzeni sağlamak adına alınan yaratıcı (ve kimi zaman oldukça katı) önlemler neler?

Şu sıralar herkesin “aklı havada” ve bunun çok haklı bir sebebi var: Bir kuşun peşine düşmek, dikkatimizi yeniden bulunduğumuz yere çevirmek ve yaşadığımız dünyanın daha büyük hikayesine dahil olmak demek. Kuş Kolektifi’nin kurucusu, Şehir Kuşçuları radyo programının bir parçası, doğa savunucusu, meraklısı ve kuş gözlemcisi Yaz Güvendi ile kuşların bize öğrettiklerini, doğayla bağ kurmanın yollarını ve şehirde kuş gözlemciliğinin imkanlarını konuştuk.

Defender Trophy, yalnızca fiziksel dayanıklılığı ve sürati ölçen bir yarış değil; disiplin, takım çalışması ve maceracı ruhunu genlerinde taşıyan köklü bir organizasyon. Tekerlekler hayati bir amaç için dönüyor: Doğayı ve vahşi yaşamı korumak.
22 Tem 2026

"Bu bir cruise değil" mottosuyla kalabalık ve kaotik cruise anlayışını tersine çeviren lüks yat seyahatlerine paralel olarak barge cruise yani mavnalarla seyahat hareketi de yaygınlaşıyor. Barge cruise seyahatine çıkanlar Avrupa kentlerinin küçük nehir ve kanallarında dingin ve butik bir deneyim yaşıyor.




