Yılın en iyilerinden: Blood Orange'ın yas albümü 'Essex Honey'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Dev Hynes’ın projesi Blood Orange’ın Essex Honey albümü bu yılın tartışmasız en iyi çalışmalarından biri. Blood Orange’ı albüm turnesi kapsamında Berlin’de izledik. Dev Hynes’ın sesi huzur veriyor, müziği ise kusursuz…
Call Me by Your Name, Challengers gibi filmleriyle tanınan Luca Guadagnino’nun 2020 yapımı mini dizisi We Are Who We Are, İtalya’daki bir ABD askerî üste geçen queer bir gençlik öyküsünü anlatır. Dizinin son bölümü ise bu askerî üste yaşayan iki gencin hayranı oldukları Blood Orange konserine gitmelerine ve orada yaşadıklarına odaklanır. İkilinin trende “Time Will Tell” şarkısını dinlemek için tek kulaklığı paylaştığı sahneyi hâlâ çok etkileyici bulurum.
Guadagnino, verdiği röportajlarda sahne adı Blood Orange olan Dev Hynes’ın dizinin gizli başrollerinden biri olmasındaki nedenlerini şöyle anlatır:
“Ben projelere genellikle aklımda müzikal imgelerle başlarım. Konser sahnesi de diziyi tasarlarken en baştan kafamdaydı. Dizideki iki gencin müziğe olan tutkusu ve Blood Orange’a olan sevgisinin somut bir şeye yani bir konsere dönüşmesini istedik. O tutkuyu görsel olarak da büyütmekti amacımız.”

Benim de Blood Orange’ın müziğini keşfetmem bu dizinin soundtrack’i sayesinde oldu. Pandemi döneminde Dev Hynes’ın New York Üniversitesi’ndeki online oturumlarına katıldım ve müziği yaratma, besteleme sürecinde klasik müzik dokunuşlarının kendisi için ne kadar önemli olduğu öğrendim. Dev Hynes ayrıca söz yazarı, yapımcı, besteci olarak Mariah Carey, Harry Styles, Turnstile, Lorde, Solange, Mac Miller, Kylie Minogue gibi birçok ana akım sanatçıyla da işbirliği yaptı.
Bu süreçte Blood Orange adıyla bazı şarkılar yayımlasa da 2018’deki Negro Swan albümünden beri sessizdi. Ta ki geçen Ağustos’a kadar...
Yazdan sonbahara geçişin melankolisi
Blood Orange’ın 29 Ağustos’ta RCA Records’tan çıkan Essex Honey’si çoğu müzik yazarından tam not aldıktan sonra albüm turnesinin tarihleri açıklandı. We Are Who We Are’da izlediğim sahnelerin etkisiyle Blood Orange’ın 29 Ekim akşamı Avrupa turnesini başlatan Berlin’deki konserindeydim.
- 3.500 kişi kapasiteli Columbiahalle’un biletleri tükenmişti. "Essex Honey Tour", 360 derecelik bir sahneye sahip fakat bu konser salonunda düzeneği kuramamışlar ve klasik düzende karşımızdaydılar.
Essex Honey albümü, yazdan sonbahara geçişin melankolisini ve sanatçının doğup büyüdüğü İngiltere kırsalının havasını hissettiriyor. Sanatçı, annesinin vefatından sonraki üzüntüsünü her şarkıda başka bir metafor ya da açık anlatımla sunuyor. Derin kişisel sözlerin olduğu bu albümün konserinin sahnesi de işte böyle puslu bir havaya sahipti.
Blood Orange izleyicisi ise oldukça çeşitliydi ve yaş ortalaması çok gençti. Charli xcx ile Lorde’nin hayran kitlesinin bir karması gibiydiler. İlk gözüme çarpan ise 2000’lerin mini dijital makinelerinin gençler arasındaki popülerliği oldu. Akıllı telefonlar yerine konseri bu makinelerle kayda alıp oldukça retro bir şekilde fotoğraflarını çektiler.

Dev Hynes, sahneye bir hüzmenin içinden, ekibinden hemen önce tek başına çıktı ve klavyenin başına geçti. Sanatçı, “Look At You”, “Time Will Tell”, “Thinking Clean” şarkılarından oluşan bir potpuri sundu. “Thinking Clean”in sonlarına doğru çellosunu eline aldı ve sahnenin ortasında The Smiths’in “How Soon Is Now?” şarkısından kısa bir parça seslendirdi.
O sırada detone oldu. Sessizleşti ve utangaç bir tavırla fakat çok daha sert şekilde çellosunu çalmaya devam etti. Dev Hynes’ın enstrüman çalmadığı nadir anlardan biri ise “Saint”teydi. Şarkı bitiminde ise bu kez gitarını aldı ve rüya ile gerçeklik arasına sıkışmış bir hisse sahip “Wish”i hüzünlü ses bir tonuyla söyledi. Ardından yeni albümüne dönerek çıkış parçası “Somewhere in Between” ile kalabalığın çığlık atmasını sağladı.
Çellosundan çıkan büyülü müzik
Essex Honey, güçlü vokaller dışında türlerarası bir müzikal füzyonu da içinde barındıran bir yas albümü. Sanatçı da verdiği bir röportajda çalışmanın duygusal dalgalanmalarını şu sözlerle tarif ediyordu:
“Birisi sabah 11.30'da vefat eder ancak hemşireler günün geri kalanında işlerine devam eder. İnsanlar hâlâ trene biner, mesajlar atar. Hayatınızdaki moleküller değişmiştir ancak saat durmamıştır ve her şey sürekli hareket hâlindedir.”
Tüm depresif hislere rağmen Dev Hynes bu şarkıları sahnede, albümde duyduğunuz gibi değil; çok daha canlı bir şekilde çaldı. Sanatçı, performansında parçalarını ışıl ışıl bir hâle getirdi. Özellikle çello çaldığı anlarda dinleyicisinin sahneden bir an olsun gözünü kaçırmamasını sağladı ve büyülü bir atmosfer yarattı. Öte yandan izleyici ile çok fazla etkileşime girmedi. Bu durum onun ukalalığından değil, çekingen bir yapıya sahip olmasından kaynaklanıyordu.

“Mind Loaded” şarkısında ise hipnotik vokallerini yine çellosuyla tamamladı ve şarkı ikinci yarısında form değiştirerek bozulmuş piyano sesiyle hızlandı.
Sahnedeki diğer yıldızlar ise Dev Hynes’ın vokalleri Eva Tolkin ve Ian Isiah’tı. Bu iki müthiş ses, “Best to You” ve “Charcoal Baby” şarkılarını seslendirirken tüm salon dans etmeye başladı. İkilinin, ses ahengi ise kusursuzdu. Hynes’a “Countryside”da R&B vokalleri ile Tariq Saleem Al-Sabir eşlik etti.
Elton John’un bile en iyi 10 listesinde
Blood Orange’ın 14 yıl sonra TikTok’ta viral olan en büyük hit’i “Champagne Coast”a ise tüm salon hep bir ağızdan eşlik etti. En çok çığlığın bu şarkıda atıldığına eminim.
Konser “I Can Go” ile sona ererken yüzümde tuhaf bir gülümseme vardı. Dev Hynes’ın birçok enstrümanı çalmadaki yeteneğine şahit olup sesindeki kırılganlığı ve naifliği canlı işitmenin verdiği mutluluktan kaynaklanıyordu bu gülümseme.
İyi bir konser izledikten sonra yeni bir şey dinlemek ya da bunu bozacak başka şeyler yapmak istemezsiniz. Arkadaşımla buluşma planımı iptal ettim, kulaklığımı takıp metroya doğru yürüdüm. “Mind Loaded” şarkısının şu sözleri mırıldanmaya başladım: “Mind loaded, heart still aches, Musil in my brain.”
Turnedeki Blood Orange’ı yakalama şansınız yoksa bu yılın en iyi albümlerinden biri “Essex Honey”i mutlaka dinleyin. Elton John da geçen gün verdiği röportajda bu albümü yılın en iyi 10 listesine koyacağından bahsetti. Biz de John’un sözleri ile yazıya son noktayı koyalım:
“Bu gerçekten harika bir albüm. Albümün sound’u çok güzel. İşittiğim piyano sesleri de... Eğer bir gün bir şarkısında çalmamı ya da sadece şarkı söylememi isterse Dev, bunu yaparım!”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




