Zayıflama iğneleri 'kendini sevme' söylemiyle pazarlanırsa...

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Tektip güzelliğin yüceltildiği, bir kibrit kutusu büyüklüğünde beyaz peynirli diyet listelerinin elden ele dolaştığı, ünlü kadınların aldığı kilonun, bacağındaki selülitin gazetelerde haber diye yayımlandığı, moda dergilerinin sadece ve sadece zayıf modelleri kapağa taşıdığı yıllarda büyüdüm ben. Bu formasyon zihnimi, kendi bedenime ve başka kadınların bedenine bakışımı şekillendirdi. Gözüm, bana kusur belletilenleri sahiden kusur farz etti.
Sonra ne mi oldu? Toplumun ideal kabul ettiğinin peşinden koşa koşa bir hâl oldum. Tarihin başlangıcından beri kadının varlığını bedeniyle eşitleyen o eril kurguyu yutmuştum işte. Bu da yazar Elena Ferrante’nin kadınlar için söylediği “kendi kendimize acımasızca muhafızlık etme”yi iyice öğrenmem demekti.
Bunun benim hikayem olduğu kadar, hemen hemen bütün kadınların hikayesi olduğunu biliyorum. Sonra 2010’larda bir kırılma yaşandı. Beden olumlama hareketi tektip beden algısına karşı güçlü bir itiraz koparınca defilelerde etine dolgun mankenler, reklam kampanyalarında engelli bedenler, filmlerde trans kadınlar derken “normal” kabul edilmediği için dışlanan çeşit çeşit beden için temsil alanı açılmaya başladı. Sosyal medya platformları da güzellik normlarına bu karşı çıkışa aracılık etti.
Popüler kültür arenasında da değişimin yankıları duyuldu. Pek çok ünlü isim, bedenlerini sınırlayan kalıplara başkaldırdıklarını ilan ederken kendini ve bedenini sevmenin önemini tekrarlayıp durdu. Kadınlara habire kusurlarını işaret eden ve bunları düzeltmenin yollarını gösteren medya dilinin her geçen gün törpülendiğine tanık olduk. Şüphesiz hepsi çok olumlu gelişmeler...
Fakat bir süre sonra kendini ve bedenini sevme, olduğu gibi kabul etme söylemleri bir akıma dönüştü neredeyse. Başta güzellik ve moda endüstrileri olmak üzere pek çok sektör, pazarlama ve iletişim çalışmaları için bir maden keşfetmiş gibi oldular. Bir baktık ki her yol özgüvenli ve güçlü kadın olmaya çıkıyor. Yıllar yılı bedenlerimizi yetersiz ve değersiz hissetmemizde payı olan koskoca toplumsal ve kültürel yapılar gözden kayboldu gitti sanki.
Serena Williams bile zayıflama iğnesi pazarlarsa...
Bana bütün bunları düşündüren, geçen haftalarda tenis efsanesi Serena Williams’ın internet ve telefon üzerinden sağlık hizmetleri sunan ABD merkezli tele sağlık şirketi Ro’nun kampanya yüzü ve marka elçisi olması.
Williams, reklam videosunda çocuk doğurduktan sonra bedeninin ihtiyacı olanı, elindeki zayıflama iğnesinde bulduğunu söylüyor. Videonun yayımlandığı gün People dergisinin yanı sıra Vogue ve Elle’de de röportajları yer aldı. Hepsi de "reklam kokmayan" metinlerle 8 ayda 14 kilo veren Williams'ın hikayesi üzerinden zayıflama ilaçlarını pazarlıyordu aslında.
- People’daki röportajda Williams’ın eşinin, kilo verme programları aracılığıyla bu zayıflama ilaçlarını satan Ro’nun yatırımcılarından olduğu ve yönetim kurulunda görev aldığına dair “ufak” bir ayrıntı atlanmıştı yalnız.
Akabinde TikTok ve Instagram’da konu hakkında hararetli tartışmalar koptu. Bir yanda bunca yıldır bedenine yöneltilen cinsiyetçi ve ırkçı saldırılara karşı tavizsiz tavrıyla rol model olarak benimsenen bir idolün diyet kültürüne boyun eğmesinden ötürü yaşadığı hayal kırıklığını ifade edenler, bir yanda kilo verme kararının kişinin bireysel tercihi olduğu için eleştirilmemesi gerektiğini savunanlar vardı.
Serena Williams, alabildiğine beyaz ve elit bir spor dalında yıllar boyu madalyalar toplarken sayısız kez bedeni üzerinden aşağılandı. Yapılı ve kaslı bir kadın olduğu için erkeksi bulundu hep. Dış görünüş itibariyle idealden sapan, bir de üstüne başarıdan başarıya koşan siyah bir kadının ne denli zorbalandığını tüm dünya gördü.
- Williams'ın gerek giyim tarzıyla gerekse röportajlarındaki beyanlarıyla hiçbir zaman bedeninden utanmayan bir kadın imajı çizmesi, başlı başına bir ilham kaynağı oldu. Güzelliğin dar kalıplarını genişletmeye yetecek gücü vardı hiç şüphesiz.
Peki nasıl oldu da Williams gibi bir kadın zayıflama ilacı furyasına katıldı? Kim olursa olsun hiç kimsenin kilo alması veya vermesiyle ilgili yargılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle kadınların kilo alsa da verse de eleştirildiğini gayet iyi biliyoruz. Oysa bedenimizle ilgili aldığımız her karar yalnızca bizim tasarrufumuzda...
Öte yandan: Williams’ın kilo verme kararında olmasa da bir zayıflama ilacının reklamını yapmasında eleştirilecek noktalar var. People dergisindeki röportajında beden ölçümüz ve görünümümüz nasıl olursa olsun kendimizi sevmemizi öğütlüyor. Kadınları en can alıcı yerden, hamilelikte alınan kilolardan vurduktan sonra bu "kendini sevme" ifadesi pek sahici gelmiyor kulağa. Üstelik spor yaptığı, yediklerine dikkat ettiği hâlde kilo veremediğini de söylemişken...
Doğurduktan sonra, kadınlara hamilelikten önceki beden ölçülerine dönme konusunda yapılan baskının son yıllarda daha da arttığını gözlemliyorum. Doğumun ardından kısacık bir süre geçince dal gibi gezen influencer’ların, ünlülerin alkışlandığı günümüzde bedeninin güçlü yapısıyla var olmuş, başarı kazanmış bir kadının bedenini küçültmeye çalışmasını kendini sevme retoriğiyle paketlemesi hiç de tutarlı değil.
Bu tantanalı tanıtım kampanyasının daha ziyade zayıflama ilaçlarını normalleştirmeyi amaçladığı açık. Fakat burada bir tehlike de söz konusu. Williams’ın reklamını yaptığı; yan etkileri olan, uzun vadeli etkileri tam olarak bilinmeyen bir ilaç.
Confidence Culture kitabının yazarları Shani Orgad ve Rosalind Gill, "Bedenini sev" mesajlarının çoğunun son derece sorunlu bir yanı olduğuna dikkat çekiyor:
“Bunlar, dış görünüşün hiç önemli olmadığı yalanına dayanırken kadınların ilerleyememesini kendileri hakkındaki olumsuz düşüncelere bağlıyor.”
Sonuçta kendimizi sevmemek, bedenimizde kusur bulmak "bizim başarısızlığımız" oluyor. Bize böyle hissettiren yapısal eşitsizliklerin ise esamisi okunmuyor. Serena Williams’ın yüzü olduğu reklam kampanyası da tam olarak buna hizmet ediyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Seda Yılmaz
Editör ve yazar. 2005 yılında Koç Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra London College of Fashion'da Moda Gazeteciliği eğitimi aldı. 2010-2013 yılları arasında Elle dergisinin Moda Haberleri Editörü olarak görev yaptı. Vogue’dan T24’e, 5Harfliler’den Cumhuriyet PAZAR’a çeşitli mecralarda yazdı. İlk kitabı "Giysiler Ne Anlatır?" 2020’de, ikinci kitabı "İşte Bu Benim Bedenim" 2023’te okurla buluştu.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?




