Üç gün üç mekân: Değişen kahvaltı kültürü

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Kahvaltı denilince aklınıza ilk ne geliyor? Benim kafamda iki farklı kahvaltı canlanıyor: Biri çeşit çeşit peynirlerin, reçellerin ve sahanda yumurtanın olduğu bir “aile kahvaltısı” diğeri ise hafta sonu arkadaşlarımla yeni tatlara açık olduğum, aile kahvaltısından epey uzak, kruvasanların ve egg benedict’lerin olduğu bir kahvaltı.
Peki nasıl oluyor da bu iki farklı konsept aynı çatı altında buluşuyor? Önceden nasıldı? Kafamda sorular, özellikle son yıllarda değişen İstanbul’daki bu kahvaltı kültürünü biraz daha irdelemeye karar veriyorum ve önümüzdeki birkaç günü yeni nesil kahvaltı seçeneklerini keşfetmeye adıyorum. Ne dersiniz, çayları (ya da kahveleri) soğutmadan başlayalım mı?
Birinci gün: Misk Floral Cafe
Aklımı dinlendiren ve ruhumu yenileyen güzelliklerle dolu bir mekân burası. Aynı zamanda çiçeklerle dolu bir nefes alanı. Her detayına kadar incelikle düşünülmüş, sıradanlığı kabul etmeyen bu mekânı inceleyip düşünce denizimde sakince yüzerken siparişim geliyor: Egg benedict on muffin yanında da C ve E vitamini zenginliğiyle enfes görünümlü zerdeçal latte.
Bir yandan yavaş yavaş "misk" gibi kahvaltımın tadının, görüntüsünün, kokusunun keyfini çıkarırken bir yandan da değişen kahvaltı konsepti üzerine düşünmeye başlıyorum. Özellikle son 25-30 yıl içinde mutfak kültürümüzdeki en önemli değişimlerden birinin kahvaltı kültürü olması oldukça ilginç.
Latte soğumadan: Kahvaltının, tütün ve kahve tüketiminin yaygınlaştığı 16. yüzyıldan sonra; tütün altı, çubuk altı, kahve altı gibi deyimlerle de ifade edilmeye başladığı söyleniyor. 20. yüzyıl başlarında kaleme alınan Kamus-ı Türki sözlüğüne göre ise kahvaltı şöyle tanımlanıyor: Esasen aç karna kahve içmemek için, kahveden evvel yenen muhtasar (kısa, az) yemek.
İkinci gün : Kruvasan
“Nişantaşı’nın Parizyeni” olarak da bilinen bu mekâna ismini veren, her biri enfes görünümlü ve lezzetli kruvasanlardan biriyle güne başlamak için sabırsızlanıyorum. Bugün İstanbul’da hava harika. Ihlamur Kasrı civarında kısa bir yürüyüş yapıp öyle gitmeye karar veriyorum Kruvasan’a.
Gelir gelmez mekânda köpeğiyle beraber oturan bir çift gözüme ilişiyor. Bir yandan köpeği sevmek geçiyor aklımdan bir yandansa gözüm masalarındaki siparişlere kayıyor. Göz göze geldikten kısa bir süre sonra hafif mahcup bir ifadeyle menüye göz atıyorum ve kararımı veriyorum: “Karamelli pastacı kremalı, kavrulmuş pekanlı kruvasan” ve yanında da sıcacık kahve. Yan masadaki kruvasanlara kaçamak bakışlarım ısrarla devam ederken, komşu köpeğin adının Dali olduğunu öğreniyorum. Bir taraftan kahvaltımı beklerken bir taraftan da Dali’yle koyu bir sohbete dalıyoruz.
Dali'yle sohbet: “Siz insanlar kahvaltıya neden bu kadar çok önem veriyorsunuz?” bakışı atan Dali’ye sabah kahvaltısı kültürünün 20. yüzyıl başlarında yavaş yavaş oturmaya başladığından ve 1920’lerde Avrupa’da kahvaltının öneminin giderek arttığından bahsediyorum. Tabii İkinci Dünya Savaşı başladığında kahvaltılık ürünleri bulmak bile başlı başına bir sorun hâline geliyor ancak bu kadar detayla onu boğmak istemiyorum. Anlattıklarım pek ilgisini çekmemiş olacak, kafasını çeviriyor.
Üçüncü gün: Melina Kantina
Kuruçeşme Parkı’ndan yürüyüşe başlıyorum. Bugün hava biraz daha soğuk. Yürüyüş sırasında eskiden çoğu kez kahvaltı yapmak istemediğimi ve kahvaltının benim için hızlı yenen bir tosttan ibaret olduğunu hatırlıyorum. Neyse ki Cemal Süreya’nın bu düşüncelerimi asla öğrenemeyeceğini düşünüp rahatlıyorum. Sonra İstanbul'a karşı Osmanlı'daki kahvaltıları düşünmeye başlıyorum.
Eski kahvaltılar: Sultan II. Bayezid zamanında sarayda sabah namazından sonra bal, kaymak ve peynir yenirken Fatih Sultan Mehmet balığı en çok yiyen padişah olarak sabah kahvaltısında bile sarımsak, sirkeli ve soğanlı balık yermiş. Dahası, halk özellikle kahvaltıda içine ekmek doğradığı çorbaya özel önem verirken zengin kahvaltısında ise bal, kaymak, reçel, peynir, zeytin vb. bulunurmuş.
Bir süre sonra Arnavutköy’de turuncu tenteleriyle dikkat çeken Melina Kantina’yı fark ediyorum. Amerikalı bir anne ile Antakyalı bir babanın kızı olan Melina Abdo’nun açtığı bu kafeye girer girmez “öz hakiki Toni’s tost” yemeye karar veriyorum.
Çok geçmeden Antakya saç ekmeğine; kasap sucuk, kaşar peyniri, Toni’s sos, maydanoz ve sumaktan oluşan bu lezzet cümbüşü karşısında mest oluyorum. Damağımda hissettiğim bayram havasının keyfini çıkarırken, önceden insanlar neler yiyorlardı kahvaltıda diye soruyorum kendi kendime, biraz bilmiş bir havayla.
Editörün notu: Bu yazı, Türkiye'de restoran, bar ve kafelerin yalnızca paket servis ve gel-al hizmeti verebileceği kararı açıklanmadan önce yazılmıştır. Yeme-içme sektörünün geçirdiği bu zorlu günlerde sevdiğiniz restoranları ve kafeleri paket servis hizmetlerinden yararlanarak destekleyebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Pe-Re-Ja Kolonya Fabrikası'nın hikâyesi, Kamondo ve Lenas aileleri, İstanbul'da kahvaltı.
22 Kas 2020

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...



