Anora: New York’ta bir Külkedisi


Tasarım dünyasının buluşma noktası Akaretler Design Antiques Show Türkiye’nin en seçkin antika evleri, tasarım galerileri ve koleksiyonerleri, ADA-Akaretler Design Antiques Show ’un ikinci edisyonunda bir araya geliyor. Bilgili Holding’in sanat ve tasarıma olan tutkusuyla hayata geçirilen bu özel etkinlik, antika eserlerle çağdaş tasarımları buluşturarak katılımcılara, sanat ve zanaatkarlığın derinliklerini keşfetme fırsatı sunuyor. Nerede ve ne zaman? 1 Kasım ’daki önizlemenin ardından 2-9 Kasım ’da genel ziyarete açık Akaretler Design Antiques Show, Akaretler Sıraevler ’de. Dekorasyon ve tasarım dünyasında öne çıkan global mecra Maison Française işbirliğiyle düzenlenen etkinlikte, dünyaca ünlü tasarımcıların imzasını taşıyan dönem mobilyaları ve aksesuarlarından paha biçilmez antikalara kadar geniş bir yelpazede nadide parçalar sergileniyor. Estetik değerini aşarak hikayeleriyle ziyaretçileri geçmişle bugünün kesişimine doğru bir yolculuğa çıkaran eserlerle Akaretler Design Antiques Show , zamansız tasarım anlayışını modern dokunuşlarla birleştirerek sanat ve tasarım tutkunlarına ilham vermeyi amaçlıyor. Akaretler Design Antiques Show ile ilgili ayrıntılı bilgiye buradan erişebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Film: Anora
Yönetmen: Sean Baker
Süre: 139 dakika
Yapım yılı: 2024
Tangerine, The Florida Project ve Red Rocket filmleriyle tanıdığımız Sean Baker’in yeni filmi Anora, yönetmenin yine sevdiği sularda yüzdüğü, kendi deyimiyle tersinden bir Külkedisi hikayesi. Bu sene Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen film, Anora isimli 23 yaşındaki bir seks işçisine odaklanıyor. Anora—ya da kendi tercih ettiği ismiyle Ani—erotik dansçı olarak çalıştığı gece kulübünde bir Rus oligarkın 21 yaşındaki oğlu Ivan’la tanışıyor. Birlikte oldukça eğlenceli bir hafta geçiren ve birbirlerinden çok hoşlanan çift, ani bir kararla evlenmeye karar veriyor. Ancak ikilinin “yıldırım nikahının” ardından filmin ilk 40 dakikası boyunca izlediğimiz romantik peri masalı da sona eriyor. Ivan’ın ailesinin duruma müdahale etmesiyle yeniden gerçek dünyaya dönüyoruz.
Film bu noktadan sonra daha çok Safdie Kardeşler’in elinden çıkmışa benzeyen, dur durak bilmeyen bir kovalamacaya dönüşüyor. Çoğunlukla toplumun marjinalize ettiği karakterleri konu edinen Baker, Anora’da da yine karakterine olabildiğince şefkatle yaklaşıyor —yine de—bir kurban olarak resmetmeyi de reddediyor.

Anora | Kaynak: UIP Türkiye
Hem hikaye hem de kamera, tıpkı diğer karakterler gibi çoğunlukla Ani’nin izinden gidiyor ve adeta onun hızına yetişmeye çalışıyor. Kalıbına sığmayan ve kısıtlanmaya çalışıldığında bir “çığlık kraliçesine” dönüşmekten kaçınmayan Ani, Ivan’ın ailesinin gönderdiği adamları adeta çileden çıkarıyor. Ani, filmin özellikle ilk yarısında tanık olduğumuz tüm şen şakrak, neşeli ve gamsız halinin altında kalın bir kabuk—ya da bir zırh—taşıyor belli ki.
Bir gece kulübünde sigortasız olarak çalışan genç kadın, belli ki müşterilerinin ve etrafındaki diğer erkeklerin uyguladığı farklı şiddet biçimlerine (özellikle de fiziksel olanlara) karşı kendini korumayı öğrenmiş. Bu nedenle Ivan’ın ailesinin adamları kaldıkları eve aniden girdiklerinde olabildiğince sert bir şekilde onlara karşı koyuyor. Fiziksel şiddete karşı zırhı kalın, fakat Ivan’ın ailesi tarafından gördüğü sınıfsal ve psikolojik şiddet karşısında yalnız ve yer yer savunmasız.
Ani, 21 yaşında koca bir çocuk olan Ivan’ın anın heyecanıyla, sorumsuz bir şekilde teklif ettiği evliliğe pek çok nedenden (hem duygusal hem sınıfsal) inanmayı tercih ediyor. Çünkü Baker’ın tüm karakterleri gibi, ne kadar marjinalize edilmiş olursa olsun, Ani temelinde içinde bulunduğu toplumun değer yargılarından (sınıf atlama mefhumunu kutsallaştıran bir tür Amerikan Rüyası) azade değil. Bir kadının evlilik yoluyla “sınıf atlayabileceği” ya da “güvenceli bir hayata” adım atabileceğini salık veren Külkedisi masalı, çoğu kadının olduğu gibi Ani’nin de bilinçdışında bir yerlerde—doğru koşullarda ortaya çıkmak üzere—kazınmış durumda. Bu yüzden Ani gerçekten de sonsuza kadar birlikte olacağını söylediği kocasıyla olan balayını, çocukluktan beri hayalini kurduğu Disneyland’da geçireceğine inanıyor. (Disneyland’ın ve Amerika’nın renkleri ve cazibesiyle büyümüş bu kız çocuğunu Baker bize zaten The Florida Project’te anlatmıştı. El ele tutuşan iki arkadaşın Disneyland’a doğru gittiği etkileyici bir planla sona eren film, Amerikan rüyasının en paradigmatik ürünlerinden olan bu mekanı, kendi kara aynası olan yanıbaşındaki geçici konutlar üzerinden anlatıyordu.)

Anora | Kaynak: UIP Türkiye
Şefkatle bakmak
Amerikan bağımsız sinemasının önemli figürlerinden olan Baker’ın, kariyerinin erken dönemlerinden itibaren yönetmen olarak karakterleriyle mesafesi üzerine kafa yorduğunu biliyoruz. Çünkü beyaz, Amerikalı erkek bir yönetmenin kamerasını toplumun sınırlarına ve kendi “ötekisine” uzatmasında daima temsil bağlamında üzerine düşünülmesi gereken sorular var. Özellikle konu, tarihsel olarak anaakım sinema tarafından daima objeleştirilmiş ve stereotipleştirilmiş olan seks işçileri olunca bu sorular daha da önem kazanıyor.
Toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, ırk, sınıf ve kültür olarak ötekileştirilmeye—dolayısıyla da anaakım sinemanın temsil tuzaklarına düşmeye—oldukça müsait özneler seçen Baker; karakterlerini kahramanlaştırmadan güçlü kılmayı, kurbanlaştırmadan onların güvencesiz ve kırılgan taraflarını göstermeyi ustalıkla başarıyor.
Ani’yle ilk olarak çalıştığı gece kulübünde, neon ışıklar ve hareketli bir müzik eşliğinde bir müşterisinin kucağında dans ederken (dolayısıyla oldukça eril bir bakış içerisinden) tanışıyor; bu imgenin kara aynası diyebileceğimiz bir başka imgeyle filme veda ediyoruz. Elbette ahlakçı olmayan ve Ani’yi mesleği, sınıfı ya da yaşadıkları yüzünden yargılamayan bir kara ayna bu. Filmin belki de en güçlü anı olan final sahnesi, Baker’ın film boyunca yakalamaya çalıştığı dengenin billurlaştığı, Ani’yi tüm kırılganlığı ve aynı zamanda gücüyle birlikte gördüğümüz bir “sinemasal sarılma anına” dönüşüyor.

Anora | Kaynak: UIP Türkiye
Anora, neredeyse hiç durmayan bir film. Çoğunlukla Ani’nin dünyasını takip etse de, tıpkı Good Time ya da Uncut Gems’de olduğu temelde New York’un—ve elbette bugünün—ritmini takip eden, zamanın hızlı ruhunu ayrılmaz bir parçası olarak benimseyen bir yapıya sahip. Filmin hem bir peri masalını hem de Harmony Korine’nın Spring Breakers’ını andıran ilk bölümü, bir hafta gibi oldukça kısa bir sürede geçiyor. Kovalamacanın başladığı, Ivan’ın kaçtığı ve Ani’nin onu bulmaya çalıştığı ikinci bölüm ise daha da kısa bir zaman diliminde, yalnızca birkaç saatte geçiyor.
Zaman aralıkları daraldıkça filmin dolaştığı mekanlar ters orantılı olarak artıyor. Durup düşünme ve nefes alma vaktinin olmadığı, herhangi bir duygu ve düşüncenin işlenmesi için alan açmayan, bu yüzden her şeyiyle dürtüsel ve hareket hâlinde bir film Anora—tıpkı karakterleri gibi. Bu yüzden filmin mola verip nefes aldığı, Ani’ye ve diğer karakterlerine sadece öfke ve haz değil, hüzünlenme ve dalıp gitme hakkı da tanıdığı birkaç sahne, filmdeki en etkileyici anlar hâline geliyor. Bütün bu koşuşturmaca, renk, ses ve uyaranın arasında seyircinin de sonunda olayları takip etmeyi bıraktığı ve bir şeyler hissedebildiği çok güçlü anlar bunlar. Bu anlamda duyguları olabildiğince ekonomik kullanıyor Baker. Oldukça melodramatik hatta trajik bir şekilde anlatılabilecek bu hikaye, Baker’ın elinde sadece gerektiği zaman dokunaklı hâle gelen, dengeli bir anlatıya dönüşüyor.
Ani ve Ivan’ın babasının adamlarına yardım eden Igor arasındaki kelimelere dökülemeyen bağ, bu sessizlik anları üzerinden anlam kazanıyor örneğin. Toplumsal cinsiyetleri ve kültürel ve sınıfsal kimliklerinin ötesine geçip de konuşamayan, daha tanışmadan bu kimliklerin yarattığı çatışmayla birbirine karşı önyargıyla dolan bu Ani ve Igor’un arasındaki her neyse, “yakışıklı prens” olarak sürpriz yumurtadan çıkan çıkan Ivan ve vaatlerinden daha sahici. Çünkü Ani ve Ivan’ınki gibi yalnızca neşe ve hazzın hâkim olduğu çocuksu bir bağ değil bu. Çatışmanın, hüznün, acının da—ve elbette ismi konmayan sınıfsal bir dayanışma/anlayış hâlinin—dahil olduğu, zaman içinde gelişen, belli belirsiz bir kucaklama hâli daha çok. Aynı bağı hem Tangerine’de Sin-Dee Rella (yine bir başka Cinderella) ve Alexandra arasında, hem de The Florida Project’te Mooney ve Rancey arasında görmüştük. Karakterlerinin başına gelen tüm aksiliklere, içlerinde bulundukları tüm trajik ve güvencesiz koşullara rağmen Baker’ın onlara armağan ettiği, dayanma gücü veren bir tür arkadaşlık bağı sanki bu. Hollywood’un, Amerikan rüyasının ya da peri masallarının vaat ettiği türden bir tür “kurtuluş” vaadi olmasa da dayanışmaya göz kırpan, belki bir tür “sarılma eylemi” olarak tanımlanabilecek, alçakgönüllü, gerçekçi fakat bir o kadar da masalsı bir tür umut hissi.
Nerede izleyebilirsin? Anora, bugün gösterime giriyor.
Benzer işler:
- Soygun / Good Time (2017, Benny Safdie, Josh Safdie)
- American Honey (2016, Andrea Arnold)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sean Baker’ın Altın Palmiye ödüllü filmi "Anora" ve Burak Çevik’in gösterimdeki filmi "Hiçbir Şey Yerinde Değil" incelemeleri.
01 Kas 2024

YAZARLAR

Aslı Ildır
Yazar - Bu Hafta Ne İzlesem?

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Juliette Binoche’un oyunculuğu, yüzün sinemadaki anlamını genişletir. Yüz, duyguların aynası olmanın ötesinde zamanın, hafızanın, arzunun ve insan deneyiminin ortak mekanına dönüşür. Her film bu mekanı yeniden keşfeder. Her yönetmen aynı yüzde başka bir evren bulur. Her seyirci kendi hayatından bir parçayı o bakışlarda yeniden hatırlar.

Cannes Film Festivali’nin ardından Türkiye prömiyerini 15. Uluslararası Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nde yapan Sebastián Lelio'nun "Dalga"'sı (La ola) Şili'de 2018'de yaşanan üniversite işgallerinin politik atmosferini, 2019'da dünyanın dört bir yanına yayılan performatif feminist direnişin mirasıyla birlikte düşünüyor. Lelio, yaşanmış bir hareketin ritmini sinemanın anlatı diline taşıyarak müzikali, gündelik gerçekliğin dışında konumlanan bir tür olmaktan çıkarıp toplumsal deneyimin taşıyıcısı hâline getiriyor.

Shahrbanoo Sadat'ın yönetmenliğini üstlendiği "No Good Men", Anwar Hashimi'nin yayımlanmamış otobiyografik günlüklerinden beslenen beş filmlik serinin üçüncü halkası. Hashimi'nin yaklaşık sekiz yüz sayfalık günlüklerini okuduktan sonra uzun soluklu bir sinema projesini hayata geçiren Sadat'ın projesi zamanla tek bir yaşam öyküsünün sınırlarını aşıyor ve Afganistan'ın yakın tarihini taşıyan ortak bir hafızaya dönüşüyor.




