Barbenheimer: Yeni bir “altın çağın” habercisi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Birkaç ay önce birine Barbie ve Oppenheimer’ın tek bir hafta sonunda sırasıyla 93 ve 46 milyon dolar kazanacağını söylediğinizi hayal edin. Ve sonra, üstelik bu rakamların her iki filmin de ikinci hafta sonuna ait olduğunu…” Geçtiğimiz günlerde bir kullanıcının bu tweet’ine oldukça hak verdim. Çünkü tüm dünya gişe rakamları açısından normalin dışında bir yaz geçiriyor ve izleyicinin büyük ölçüde sinema salonlarından uzaklaştığı pandemi döneminin ardından “sinemalara dönüş” temalı sevinç çığlıkları hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Variety’nin haberine göre Temmuz 2023, pandeminin başladığı 2020’den bu yana dünyadaki üç büyük sinema pazarının da [Kuzey Amerika, Çin ve Uluslararası (Çin dışında)] pandemi-öncesi ortalamanın üzerine çıktığı ilk ay oldu. Sebebi belli: Her ikisi de 21 Temmuz Cuma günü gösterime giren Greta Gerwig imzalı Barbie ve Christopher Nolan imzalı Oppenheimer ya da kısaca Barbenheimer. İki filmin toplam gişe hasılatının ABD’de 1 milyar dolara ulaşması için iki haftadan az süre yetti. Üstelik bu iki film sadece ABD’de değil, Türkiye’nin de aralarında olduğu birçok ülkede gişenin zirvesi için çekişmesini sürdürüyor.

Barbie + Oppenheimer = Barbenheimer | Kolaj: CNN
Barbie, yönetmeni kadın olan filmler arasında ABD’de en iyi hafta sonu açılışını yapan (162 milyon dolar) film olarak ilk rekorunu kırdı bile; muhtemelen yönetmeni kadın olan filmler arasında tüm zamanların en çok gişe yapan filmi ünvanına da yakın bir zamanda kavuşacak. Oppenheimer ise farklı bir rekora koşuyor: ABD gişesinde hiç birinciliğe oturmadan en çok gişe yapan film. Bu ünvan şu anda 270 milyon doları aşan gişe hasılatına rağmen haftalık sıralamalarda sadece ikinciliğe kadar yükselebilen animasyon Sing’e (2016, Garth Jennings) ait. Söz konusu rekorlara ulaşabilmek için Barbie’nin yaklaşık 600 milyon dolara, Oppenheimer’ın ise 80 milyon dolara daha (ve tabii hiç birinci olmamaya) ihtiyacı var.
The Godfather üçlemesi ve Apocalypse Now gibi filmlerin Oscar ödüllü yönetmeni Francis Ford Coppola, Instagram’da yayınlanan bir sohbet sırasında Barbenheimer hakkında şöyle konuştu: “Henüz iki filmi de izlemedim fakat insanların devam filmleri ya da öncül filmler olmayan bu özgün filmleri izlemek için büyük salonları dolduruyor olması sinema için bir zaferdir.” Ve ekledi: “Sinema için yeni bir altın çağın eşiğindeyiz.” Yaz aylarında boş sinema salonlarında film izlemek benim için alışılmış bir deneyim. Gerçekten de etrafıma baktığımda ya da gişe rakamlarını incelediğimde “yazın sinemaya gidilmez” yargısının yaygın olduğunu fark ediyorum. Dünyada bugüne kadar en çok gişe yapmış 10 filmden sadece ikisi, Jurassic World (2015, Colin Trevorrow) ve The Lion King (2019, Jon Favreau) yaz aylarında (haziran, temmuz ya da ağustos) gösterime girmiş. Türkiye’de ise tüm zamanların en çok izleyici çeken 10 yabancı filminden yalnızca biri [Ice Age: Continental Drift (2012, Steve Martino ve Michael Thurmeier)] yaz aylarında gösterime girmiş. Dolayısıyla Coppola’nın şu son bir-iki hafta içerisinde tanık olduğumuz küresel başarıyı bir “zafer” ya da “altın çağ habercisi” olarak tanımlamasına şaşırmıyorum.
Son yirmi yıldır MARVEL, DC ve Star Wars evrenleri başta olmak üzere “franchise” kültürünün ürünü büyük bütçeli ve büyük ölçekli yapımların baskın olduğu bir “blockbuster” stereotipi yaratılmış zihnimde. Devam filmleri, öncül filmler, yeniden çevrimler; süper kahramanlar, felaketler ve patlamalar… Barbie ya da Oppenheimer’ın, yani popüler bir oyuncak üzerinden ataerkil düzeni ve kapitalizmi eleştiren bir pembe çılgınlık ile atom bombasının yaratıcısına odaklanan epik bir biyografinin benim için “blockbuster” tanımına pek de uymadığını söylesem yalnız bırakılmam diye düşünüyorum. Oysa durum hep de böyle değilmiş:
“Blockbuster” sözcüğünün kökleri, II. Dünya Savaşı sırasında şehirlerdeki bir block’u yok etme kapasitesine sahip uçak bombalarına dayanıyor. Kısa bir süre sonra eğlence sektörüne geçiş yapan bu sözcük, özellikle Broadway tiyatrolarındaki çok başarılı yapımlar için “o kadar başarılı ki bloktaki tüm diğer tiyatroların harap olmasına neden oluyor” anlamında kullanılmaya başlamış. Hemen ardından terim; büyük bütçeli, kapalı gişe oynayan başarılı yapımlar ile sinemada da yer edinmiş. 1975 yılında ise Jaws (1975, Steven Spielberg) ile sinemada “summer blockbusters” geleneği başlamış.

1975: Sinemalarda Jaws kuyruğu | Kaynak: entertainment.ie
MARVEL öncesi dönemde yaz aylarında gösterime giren ve ABD izleyicisinin ilgisi sayesinde “summer blockbuster” mertebesine erişen filmler arasında Jaws’ın yanı sıra Alien (1979, Ridley Scott), E.T. the Extra-Terrestrial (1982, Steven Spielberg), Blade Runner (1982, Ridley Scott), Back to the Future (1985, Robert Zemeckis), Who Framed Roger Rabbit (1988, Robert Zemeckis), Die Hard (1988, John McTiernan), Jurassic Park (1993, Steven Spielberg), Speed (1994, Jan de Bont), Babe (1995, George Miller), Apollo 13 (1995, Ron Howard) ve Saving Private Ryan (1998, Steven Spielberg) gibi yapımların olduğunu görebiliyoruz. 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Spielberg, Scott ve Zemeckis gibi yönetmenlerin özgün fikirlerle de kitleleri (yaz aylarında dahi) sinemaya çekebileceği 80’li ve 90’lı yıllarda defalarca kanıtlanmış. Oysa 2000’lerden sonra bunu başaran yapımlar arasında süper-kahraman filmleri, devam filmleri ya da (özgün senaryolara sahip olsalar da belli bir formüle oturtulmuş) Pixar animasyonları dışında bir filme rastlamak güç.
2023 yazının gösterim takvimine bakınca Barbenheimer dışında da parlak bir yaz geçirdiğimizi söyleyebiliriz aslında: 2 Haziran’da gösterime giren Spider-Man: Across the Spider-Verse (2023, Joaquim Dos Santos, Kemp Powers ve Justin K. Thompson) animasyon teknikleri ve çoklu evren kurgusuyla, Transformers: Rise of the Beasts (2023, Steben Caple Jr.) görsel ve ses efektleriyle, The Flash (2023, Andy Muschietti) dinamizmiyle, Indiana Jones and the Dial of Destiny (2023, James Mangold) nostaljisiyle, Mission: Impossible - Dead Reckoning Part One (2023, Christopher McQuarrie) ise aksiyon sinemasının zirvesine tanıklık ettirmesiyle sinema salonlarını onlar kadar olmasa da doldurmuştu. Fakat nihayetinde bu yapımların her biri, Barbenheimer’ın aksine özgün filmler olmaktan uzak devam filmleri ya da franchise filmleriydi. Ağustos ayında yüksek gişe yapması beklenen filmler; yine devam filmleri, yeniden çevrimler ve franchise filmlerinden ibaret: Meg 2: The Trench (2023, Ben Wheatley), Teenage Mutant Ninja Turtles: Mutant Mayhem (2023, Jeff Rowe) ve Haunted Mansion (2023, Justin Simien).
Eylülden itibaren merakla beklenen yapımların görücüye çıkacağı dünya festivalleri, ödül sezonu ve İstanbul’a sonbaharı getirecek Filmekimi’yle yılın öne çıkan filmlerinin birçoğunu art arda izlemeye başlayacak; izleyicinin özgün hikâyelere olan bu alışılmışın dışındaki ilgisinin gerçek bir “altın çağın” habercisi olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Barbenheimer’ın küresel başarısından yola çıkarak blockbuster kavramına bir bakış, Aquarela’nın iklim aciliyetine dair düşündürdükleri
04 Ağu 2023

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




