Beni bul, beni bul anne: ‘Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’

Sema Elçim’in yazıp Nagihan Gürkan’ın yönettiği "Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri", Naz Çağla Irmak’ın sahnelediği tek kişilik ama tasarımları sayesinde çok boyutlu bir oyun. Sadece 90’larda değil, gençliğinde veya bugün de umudun peşinde koşanların yüreğine incecik bir sızı yerleştiriyor; insanı içindeki mücadeleyle, öfkeyle, üzüntüyle baş başa bırakıyor.
Beni bul, beni bul anne: ‘Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

Yakın dönem Türkiye tarihine dair hikayeler anlatmayı, oyunlar kurmayı bilhassa sevdiğini düşündüğüm bir yazar Sema Elçim. Gabriel’in Düşü'nde Midilli Adası’nda geçen, 6-7 Eylül olaylarına uzanan bir hikaye anlatmış; güncel mülteci meselesiyle yakın geçmişin göç mefhumunu harmanlamıştı. Feramuz Pis’te, Mardinli Süryani bir aileyi merkeze alırken bir yandan da "özel bir çocuğun" varoluş hikayesini anlatıyordu. Sadece yakın tarihe değil, o tarihin içinden geçen bizlerin, toplumun hassas noktalarına dokunmayı da seviyor kalemi… 

  • Bu sezonun yenilerinden ve tek kişilik işlerinden olan Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’nde ise izleyicisini 90’lar Türkiyesi'ne çağırıyor yazar.

Bursa’dan, tutucu diyebileceğimiz bir ailenin evinden çıkıp üniversite okumak üzere İstanbul’a giden Ebru’yu takip ediyoruz bu kez. Ebru, çocukluk senelerinden itibaren, kafasında kahramanlaştırdığı, Avrupa’ya siyasi mülteci olarak gitmiş dayısının izinde… Üniversite sürecinde de onun izini sürüyor hâliyle. Dayısından kalan kitapları okuyarak, onunla mektuplaşarak geçirdiği ilkgençlik yıllarının üstüne "devrim kokan" İstanbul Üniversitesi’ne adım atıyor; dönemin Beyazıt Meydanı’na, öğrenci evlerine, eylemlerine, karanlık karakol odalarına uzanan bir 90’lar deneyiminin içine "düşüyor" Ebru…

Tek kişilik, çok boyutlu bir oyun

Sema Elçim’in yazıp, Nagihan Gürkan’ın yönettiği oyunu, Naz Çağla Irmak’ın tek kişilik performansıyla izliyoruz. Tek kişilik ama çok boyutlu bir anlatı bu. Müzik, görüntü (video) ve dekor tasarımıyla hayalle gerçek arasında kendini var eden bir enstalasyon kurulu sahnede. 

  • Başak Bugay’ın sahne tasarımı, Utku Kara’nın ışıklarıyla birlikte Ebru’nun Bursa’daki odasından başlayarak İstanbul’da yaşayacağı akraba evindeki odasına, otobüslere, vapurlara, hatta eylem alanlarına dönüşecek bölmeler/köşeler/açık mekanlar hayata geçirilmiş.

Ebru rolünde canlı, dinamik, kıpır kıpır ve seyirciyle sık temas hâlinde bir performans sunan Naz Çağla Irmak, dekorun farklı alanlarını kullanarak anlatıyor öyküsünü. Dekorun yüzeyleri aynı zamanda Vehbi Can Uyaroğlu imzalı ses ve müzikler eşliğinde önümüzde akan Kaan Temizkan’ın video tasarımına da alan olarak hizmet ediyor. Ki oyunun en güçlü öğelerinin, metnin ve oyunculuğun da önüne geçecek şekilde ses, efekt ve görüntü tasarımı olduğu kanısındayım. Dekor kullanımında yer yer göze gereksiz görünen, fazla göstermeci detaylar (Adalar sahnesi için hazırlanan parça gibi) olsa da dekor, ses, video birbirini bütünlükle tamamlıyor. 

90’ların politik atmosferine ‘düşen’ bir genç kız

Yukarıda konuyu özetlerken Ebru için "düşüyor" dedim zira—beni oyun boyunca bir parça rahatsız etmekle birlikte bilinçli bir tercihle yapıldığını düşündüm—90’larda solculuğa öykünen bir üniversite öğrencisi olarak pek çok deneyimi ve anı, safça bir şaşkınlıkla karşılıyor Ebru. Anların, olayların, kişilerin, fraksiyonların, tartışmaların, isyanların içine bir şekilde "düşüyor" sanki.

Bu şaşkın hâlleri, bazen üniversite kapısında başörtüsünün üstüne peruk takan bir hemcinsinin gerçekliğinde ve söyleminde bazen bir heves girdiği üniversite kulübünde yaşadığı politik karşılaşmalarda çıkıyor karşımıza. Ebru’nun el yordamıyla "örgütlü" olmaya çalışırken girdiği ortamlarda her şeyi o anda, çocukça bir merakla keşfetme hâli, yer yer biraz karikatürize geliyor izlerken. 

  • Susurluk Kazası’ndan Manisalı gençlere, Alevi-Sünni gerginliğinden başörtülü öğrencilerin gasp edilen eğitim haklarına, YÖK eylemlerinden örgütlü sol hareketin polis şiddetiyle bastırılışına, öğrencilerin siviller tarafından fişlenmesine ve avlanmasına 90’lara dair aklınıza gelecek çok sayıda tarihsel gerçekliği sıralıyor metin Ebru’nun deneyimi üzerinden. 

Ya da bunların hiçbiri aklına gelmeyecek zira aklında zaten hiç yeri olmamış olan yeni kuşağa, 90’lardan bahsetmeye çalışıyor. Ama bunu yaparken galiba niyet dışı da olsa didaktik bir "90’ları keşfediyoruz/hatırlıyoruz" hissiyatı yaratıyor. Lise yılları boyunca uzaktaki mülteci/kaçak dayısına öykünüp Marx’ları Brecht’leri hatmetmiş bir genç olduğu hâlde Ebru’nun üniversiteye geçtiğinde "solcu ortamların" saf, şaşkın kızı olarak çizilmesi ve oyunun, dönemin politik konjonktürünü aktarırken ana başlıkları madde madde sayma dinamiği, bende bu hissi yaratan iki ana sebep oluyor.

Üniversiteye adım atmadan önce sosyalist külliyata Ebru kadar bile değmemiş ama Ebru’yla aynı senelerde İstanbul Üniversitesi’nin "devrim kokan" amfi ve koridorlarında "büyümeye çalışmış" biri olarak, karakterin olan bitenden, ülke gündeminden bu kadar bihaber olma ve her şeyi karşılaştıkça keşfetme hâlini de çok ikna edici bulamadım maalesef. 

Ebru’nun o çocuksu heyecanı ve merakı eşliğinde yaşadıkları, evet, oyunun mizah boyutunu oluşturuyor. Ama yine de bu saydıklarım sebebiyle oyunun kurmak istediği hatta rahatça dolaşamıyorum. Ebru’nun anlatımı yer yer konudan konuya atlama hissi de veriyor. Bu da hem öğrenci hareketleri enerjisiyle hem de polis-devletin şiddetiyle örülü 90’lar atmosferinin doğal bir şekilde sunulmasına mani oluyor. Dönemin başat olaylarını sıralayan bir "ders aktarma" kıvamına çekiliyor oyun.

Oyun son 10 dakikada kalbinize yerleşiyor

Metnin dayıyla bağlantılı kısmı ise oyun boyu alttan yürüyen bir aks çiziyor. Finalde ise bizi hem Ebru’nun deneyiminin hem de başta beri bahsedilen dayının öyküsünün kesiştiği etkileyici bir patlama noktası bekliyor. 

Oyunun anlatım dili, başlardaki çocukluk anılarında (din dersi faslı, misal) yer yer uzar, sarkar, ana gövdeyi oluşturan üniversite sürecindeyse tariflemeye çalıştığım didaktiklik tuzağına takılırken son 10 dakikada beklenmedik şekilde etkileyici, akılda kalıcı ve çarpıcı bir forma giriyor. Sadece olayların birbirine bağlanışı ve hikayenin akışı değil, Naz Çağla Irmak’ın oyun boyu gereğinden fazla kuklavari bulduğum oyunculuk tercihi de “Şimdi oldu işte!” dedirtiyor. 

  • Aşırı reji okuması yapıyor da olabilirim ama oyuncu için oyun boyu seçilen beden formunun final sahnesinde göreceklerimizden kaynaklandığını düşündüm. Hareket tasarımını yapan Salih Usta’nın bilinçli tercihi olsa gerek. 

Öte yandan Naz Çağla Irmak, yazarın çizdiği Ebru karakterini, tüm o çıplak merakıyla, saf ve inanmaya hazır haliyle, küçük isyanları ve şaşırmalarıyla başarıyla taşıyor sahneye.

Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri finalde öyküyü bağlayış şekliyle,
Vehbi Can Uyaroğlu’nun "Bekle Bizi İstanbul"a yaptığı müthiş düzenleme ve Nazlı Serra Yıldırım’ın bu versiyonu yorumlayan, kulağımdan haftalardır gitmeyen vokaliyle, dekora yansıyan video tasarımıyla kucağımıza bir bomba bırakıyor adeta. 90’ların tekinsiz, karanlık atmosferini kucaklatıyor. “Beni bul anne” dedirtiyor. Burada metnin sürprizleri kadar yönetmen Nagihan Gürkan’ın reji tercihleri de kalpten yakalıyor seyirciyi.

Oyun boyu sorguladığım tiyatral pürüzler o son 10 dakikada buhar olup uçuyor sanki. Sadece 90’larda değil, gençliğinde veya bugün de umudun peşinde koşanların yüreğine incecik bir sızı yerleştiriyor; insanı içindeki mücadeleyle, öfkeyle, üzüntüyle baş başa bırakıyor Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri

  • Not almalı: 11 Nisan Cuma, 20.30’da Metrohan’da.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto İstanbul

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul

BÜLTEN SAYISI

🔔 Patrick Watson'la kavuşma, Samih Rifat'ı anlamak

Hava durumu edebiyat için elverişliyken Kadıköy Cumhuriyet Roman ve Öykü Günleri'ndeyiz. Patrick Watson uzun bir aradan sonra şehre geliyor. Samih Rifat'ı hem anıyor hem anlıyoruz.

18 Mar 2025

🔔 Patrick Watson'la kavuşma, Samih Rifat'ı anlamak

YAZARLAR

Bahar Çuhadar

Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul

İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

Ayça Örer

·

29 May 2026

Şehri yaşamanın bedeli: Bayramın ücretsiz otobüslerinde bir İstanbul turu
Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

Gözde Keskin

·

28 Nis 2026

Hafıza bahçesinde bir kent turu: İstanbul'un kokusu nasıl hatırlanır?
Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Gözde Akyüz

·

19 Nis 2026

Kır çiçeğinden kültür çiçeğine: İstanbul kent yaşamında lalenin serüveni
Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Şerif Yenen

·

10 Mar 2026

Geçmişe isim koymak: Bizans diye bir devlet var mıydı?
İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...

Gökhan Tan

·

10 Şub 2026

İstanbul'un kış yüzücüleri: Yağmur-çamur demeden Boğaz'ın sularıyla buluşanlar anlatıyor