

Talentmelon, Türkiye’nin ilk OKR Forumu nu düzenliyor!
20 Mayıs Perşembe günü gerçekleşecek online OKR Forum Türkiye etkinliğinde, alanında bilinen uzmanlar, OKR hakkında detaylı bilgi aktarırken, bu yenilikçi yöntemi kullanan şirketlerin liderleri de deneyimlerini paylaşacak. Şirket içi…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Bir gün ansızın ve bizim rızamız alınmadan; içine doğduğumuz ve oluşmasında herhangi bir payımızın olmadığı bir kolektif kimliğin içinde buluruz kendimizi; onun bir parçası oluruz. Bu kimlik sınıfsal, etnik, dinî ve ideolojik sınırlarla örülmüştür; ritüellerle de pekişir. Yemek ve yemek yeme pratikleri de aslında bu ritüellerden; kimliğimize işlenmiş kültürel bir kod gibi. Dolayısıyla yemek yeme ritüellerinin topluluklara ve coğrafyalara dair kültürel çıkarımlar yapma ve sınırlar çizme potansiyeli var. Yani ait olduğumuz kültür ve mekânın “dolma” olduğunu düşünürsek yemek de onun iç harcıdır diyebiliriz. Bu metafor umarım karnınızı acıktırmaz çünkü bu yazının meselesi sadece İstanbul’un mutfağı üzerine yazılmış bilgileri derlemekten ziyade mutfak kültürünün kolektif kimlikle olan ilişkisini açığa çıkarmak olacak.
Bir İstanbul dolması
Şimdi İstanbul’un bir dolma yemeği olduğunu hayal edelim. Gözünüzün önüne nasıl bir yemek geldi? Biber dolması mı, yaprak sarması mı? Biberse eğer küçük mü; yoksa büyük mü? Zeytinyağlı mı yoksa etli mi? İçinde kuş üzümü de var mı? Ya pirinçler dolmadan taşmasın diye biberin üzerine kondurulan domates şapkası? Belki kalan harç bir iki tane soğanla biraz kuru patlıcan bile doldurmuştur; hayal sizin. Benim demeye çalıştığım, aynı yemeği ne kadar tek tarifle homojenleştirmeye çalışsak da dolma aynı İstanbul gibi tek kalıba sığmaz. Aynı kimliğimiz gibi mutfak da kozmopolit olanla ve kültürlerarası alışveriş üzerinden gelişir ve zenginleşir. Aynı zamanda ait olamayanlarla karşılaştığımız, tanıştığımız alanlar yaratır. Anlamaya çalışmakla kavga etmek arasındaki seçim de bize kalmış.
Dolmanın içine sığmayan harç İstanbul’a ait mutfak da zaman geçtikçe farklı kültürleri kendi içinde yoğurmuş. Göçebe geçmişi, Arap-İran mutfağının mirası, Selçuklu izleri, Balkanlar, Kafkaslar, sarayın ta kendisi; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler… Daha sayamadığım isimler parmak izlerini bırakmış bu mutfağa. Benim hayal ettiğim dolma bazen akşamdan pişirilip İstanbul sokaklarında tepsi veya sepetlerin içine dizilerek satılan zeytinyağlı yalancı dolma olmuş; bazen Galata’da ya da Balat’ta meyhanelere eşlik eden midye ve uskumru dolması. Zamanla, topiğin kime ait olduğunu düşünmeden fasulye pilakiyle aynı boğazdan geçtiği, üzerine helvanın tatlı konuşmaya davet ettiği; şehrin tüm sakinleri tarafından paylaşılan zengin bir İstanbul mutfağı oluşmuş. Peki hangi yemeğin kime ait olduğuna dair kavgaya tutuşmak neden?
Bu dolma kimin?
Ait olduğumuz kimlikle yoğurulan malzemeler biz ve onlar arasındaki sınırları belirlemede hem toplulukların kendi içlerinde hem de ideolojik düzeyde bugüne kadar epey işlevsel olmuş. Bu sınırlarda bir yürüyüşe çıktığımızda yemek yemenin, karın doyurmak ve hayatta kalmak gibi evrensel işlevlerine rağmen başkalarının farkına vardığımız ayrıştırıcı gücünü hissediyoruz. Bu ayrım ulus kavramının henüz hayal edilmediği bir zaman diliminde din üzerinden, sınıf üzerinden; şimdiye doğru gelinirken de küreselleştikçe kalınlaşan sınırlarla ulus ve etnik köken üzerinden çokça yapılmış. Pek tabii yemek gibi birbirinin içine geçmiş günlük bir pratiğe de sızmış ve onu şekillendirmiş.
Peki dolma gerçekten kimin? Belki de bu sınırları belirginleştirmek yerine İstanbul’a ait olanı düşünmenin zamanıdır. Çünkü bence mutfağın bir ulusu yok, mutfağın bir coğrafyası var. Toprağın sunduğunu kültürle yoğurup bir kimlik hâline getiren herkese ait bir mutfaktan söz ediyorum. Yan yana yaşayan, birden fazla dille tarif edilen bir mutfak…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
-İkisi de. Bu hafta da aidiyet üzerinden sorular sormaya devam ediyoruz: Bir yolda olma hâli olarak göçebelik, dolmanın asıl sahibi, sokağın daimi sakinleri, miadı dolan meydanlar.
16 May 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



