
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
-Dikkat! Spoiler içerir.-
ABD'deki ırkçılık ve azınlık tartışmalarının ortasında bu yıl ilk defa ABD yapımı olmayan bir film, çeşitli festivallerden diğer birçok ödülle birlikte En İyi Film (Best Picture) Oscar’ını aldı. Güney Kore’den bir film Hollywood’un altın heykelciğini kazandıysa neden bir sonraki kazanan film Türkiye’den çıkmasın diyorsanız gelin Bong Joon Ho’nun kariyerine göz atalım.
Parazit'ten önce Ho: Yönetmen Seul'de Sosyoloji okurken doughnut satarak biriktirdiği parayla ilk kamerasını alır. Okulda kurduğu sinema kulübünde (Yellow Door) kısa filmler üretmeye başlar. Sonrasında 1994’ten 2009’a kadar aktif yazarlık-yönetmenlik yapar. Bu 15 senede yönetmen, Güney Kore sinemasında rüştünü ispatlar. 2009’dan itibaren de önce sinefillerin sonra da genel izleyicinin dikkatini çeker. Ho’nun yerel ve global başarısındaki belki de en büyük etken 30 senedir anlattığı konuların genel geçerliliği: Sistemik yozlaşma, fonksiyonunu yitirmiş aile yapısı, insanların kendiyle ve doğayla olan savaşı. Kendisinin de dediği gibi konu kısaca toplumun "bozulmuş kodları".
• Anne (Madeo), (2009)
IMDB: 7.8

Yönetmenin Memories of Murder (2003) filmine polisiye-gerilim temasıyla benzerlik gösteren Madeo filmi, bir annenin oğlunu korumak için yapabileceklerinin sınırını zorlaması üstünedir. Film nispeten düşük bir bütçeyle (beş milyon dolar) de harika bir film yapılabileceğinin ispatı niteliğinde. Senaryo ve close-up çekimlerin ayrıntıları filmi kısa sürede ders olarak okutulur bir başyapıt hâline getirir. Ho, akupunktur ve pirinç keki gibi imgelerle dolu yerel bir hikâyeyle uluslararası festivallerde (mesela Cannes) tanınırlık ve başarı yakalar. Aşırı ilginin getirebileceği zararı anne-oğul ilişkisiyle, yozlaşmayı ise kasaba polisi üstünden anlatan Madeo filmi için Ho’nun küçük hikâyelerle büyük kitleleri etkilemesinin ilk örneği diyebiliriz.
• Snowpiercer (Film 2013, Dizi 2020)
IMDB: 7.1, 6.7

Film, dünyanın yeni bir buzul devrine girmesiyle insan popülasyonunun bir trende yaşayan insanlarla sınırlı olduğu bir evrende geçiyor. Keskin bir kast sistemiyle işleyen tren Snowpiercer’da, küresel ısınmanın önemi çarpıcı bir dille anlatılıyor. Toplumun bozulmuş kodlarını eleştirmek amacıyla film yaptığını belirten Ho, aslında kendi uyguladığı kanıksanmış kodları da değiştiriyor. Yönetmen, iki beyaz erkekle 2013’te çektiği filmden sonra 2020'de dizi versiyonuyla Snowpiercer’ı tekrar yaparken hikâyenin başrolünü bir kadın ve siyah bir erkek karakterlerle değiştiriyor.
• Okja (2017)
IMDB: 7.3

50 milyon dolarla yönetmenin bugüne kadarki en yüksek bütçeli filmi. Filmin bütçesindeki en büyük kaşe Okja karakterinin "bilgisayarla yaratılmış görüntü" (CGI) bir mega domuz olması. Küçük bir çocuk olan Mija’nın Okja için verdiği yaşam mücadelesini izlemek, en etçil insanın bile birkaç gün vejetaryen olmasını sağlayabilecek potansiyele sahip. Ho’nun küreselleşmiş aşırı et tüketimini eleştirdiği film, doğunun batıyla dalga geçişini görebileceğimiz nadir filmlerden biri olması sebebiyle bile izlemeye değer.
• Parazit (Gisaengchung), (2019)
IMDB: 8.6

Sınıf çatışmasının trajikomik hâlini gözler önüne seren bu başyapıtla ilgili gözden kaçmış olabilecek detaylara bakalım. Yüksek teknoloji ses çıkarmayan çöp torbasına 2 bin 500 dolar harcamış olsalar da film görece düşük bütçeli bir yapım. 13.5 milyon dolarlık bütçeyle Parazit, gelmiş geçmiş en düşük bütçeli Oscar kazanan filmler listesinde ilk 10’u zorluyor. Bong Joon Ho, filmdeki merdiven kullanımından pencereden izleme sahnelerine Alfred Hitchcock’a sık sık selam veriyor. Yönetmenin yapım sürecinde filmle yatıp kalktığını söyleyebiliriz. Mimarların aptalca bulduğu çekim evinin tasarımında da aktif rol alan Ho, filmin kredilerindeki ilk şarkının bile söz yazarı.
Sonuç: Yerel konuları anlaşılabilir bir yerden incelikle anlatarak yola başlayan Bong Joon Ho, artık global sorunları cesur bir dille seyircinin âdeta yüzüne çarpıyor. Oscar'ları toplayıp Netfix'le iş birliklerine giren Ho, aynı özgünlüğü ve yaratıcılığı koruyabilecek mi göreceğiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Marshall Bruce Mathers, "Eminem" oldu ama nasıl? Richard Spaven, davulun başına geçti ama nasıl? Napoleon, dünyaya hükmetti peki ama nasıl?
21 Ağu 2020

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
“Uzaklar, Kuşaklar, Bakışlar” başlıklı sergi, 212 Photography Istanbul’un 2026 edisyonunda Erbak ailesinin üç kuşağının seyahat tutkusu ve fotoğraflarını biraraya getiriyor. Nuri Z. Erbak (1914), Mehmet H. Erbak (1950) ve Ceylin Erbak Aytekin’in (1988) dünyanın farklı noktalarında çektiği kareler, 1930’ların Mısır ve Japonya’sından Tibet’e, Antarktika’ya uzanıyor. Bu arşivin nasıl oluştuğunu fotoğrafçı, yazar ve Erbak ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi Ceylin Erbak Aytekin ile konuştuk.

Ela Lee, kendi hayatından izler taşıyan ilk romanı Ceyda’da, dışarıdan kusursuz görünen hayatı bir cinsel saldırının ardından parçalanan Türk-Koreli genç avukat Jade’in hikayesini anlatıyor. Rıza, adalet, göçmenlik, aile, başarı baskısı ve suçluluk duygusu etrafında ilerleyen roman, Jade’in başına gelenlerden çok, yaşadıklarının ardından kendisi ve kurduğu hayatla yeniden yüzleşmesine odaklanıyor.

1960’ların başında Sirkeci’den Almanya’ya giden trenlere binenler birkaç yıl çalışıp dönmeyi düşünüyordu. Ama bavullarda yalnızca eşya değil, dil ve kültür de taşındı. Bekir Yıldız’dan Aras Ören’e, ‘Emine’ Sevgi Özdamar’dan Fatma Aydemir’e uzanan 60 yılı aşkın edebiyat geleneği “misafir işçi”nin Almancayı nasıl içeriden dönüştürdüğünü ve sonunda o dili kendi evi hâline getirdiğini anlatıyor.

İsviçreli sanatçı Ugo Rondinone, İstanbul’daki ilk kişisel sergisi "the sun and the mountain"da neon renkli taş heykellerini gün doğumu ve gün batımı suluboyalarıyla buluşturuyor. Dirimart Dolapdere’de 8 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, dağların dikeyliğiyle ufkun yataylığını karşı karşıya getirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi ele alıyor.

Lukas Dhont’un Cannes’ın ana yarışmasında prömiyerini yapan üçüncü uzun metrajı "Korkak", Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Dhont ile festivalde biraraya geldiğimizde ilk kez bir savaş filmi yapmasından, daha büyük bir ölçekte çalışmaktan ve filmin çıkış noktasındaki fikirlerden konuştuk.



