Ekranda hukuk mücadeleleri: Adalet duygusuna özlem dizilere nasıl yansıyor?

Bir zamanlar Türk dizileri Ortadoğu bölgesi için özgürlük ve eşitliğin hayal mekanıydı. Arap Baharı döneminde özellikle kadın izleyiciler için romantizmin ve kaçışın alanına dönüşmüştü. Bugün ise aynı dizilerde bu kez adalet aranıyor; diziler birer güvenli alan hâline geliyor. Bu durum, Türkiye’nin bugünkü ruh hâlini de dramatik biçimde ortaya koyuyor.
Ekranda hukuk mücadeleleri: Adalet duygusuna özlem dizilere nasıl yansıyor?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da iç savaş, kanlı çatışmalar ve belirsizlik hüküm sürerken televizyon ekranlarında yoğun bir şekilde Türk romantik dizileri yayımlanıyordu. Özellikle kadın izleyiciler Gümüş dizisini izlerken Kıvanç Tatlıtuğ’un Songül Öden’e karşı soğuk ve mesafeli bir adamdan yavaş yavaş duygusal bir erkeğe dönüşmesini, patriyarkal ve zengin bir aile içinde, karısının arzuladığı duygusal yakınlığın sonunda mümkün kılınmasını izliyor, yoksul ya da zengin, duygusal olarak erişilemeyen kocalarla yaşayan kadınların aynı acıyı paylaştığını görüyorlardı. Ve sonunda tabii hasret duyduğu sevgiye ulaşıyordu. Umut vardır demektir bu kadınlar için—sadece aşkta değil, savaşta da.

Bu ve benzeri Türk dizileri kısa sürede Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Latin Amerika’da büyük bir popülerlik kazandı. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta “one minute” çıkışından sonra Türkiye ve Erdoğan, Arap ve Müslüman dünyasında belirgin bir sempati toplamaya başlamıştı. Tam da Arap Baharı’nın yarattığı siyasal kırılma ve belirsizlik döneminde, çatışmalardan ve savaşlardan kaçan birçok varlıklı Arap için Türkiye soğuk bir sığınak değil, tatil yaptığı yerde yaşamak hâline geldi. 

  • Böylece Türk dizileri yalnızca popüler kültürle sınırlı kalmayıp, kısa süre içinde gazete köşelerinde ve akademik metinlerde Türkiye’nin uluslararası etkisini artıran bir “soft power” unsuru olarak tartışılmaya başlandı.

2013 yılında İstanbul’da Beşiktaş’taki Starbucks’ta tanıştığım, üniversitede matematik okuyan genç bir Suudi Arabistanlı kadın, Türkçeyi Türk dizileri sayesinde öğrendiğini anlatmıştı. Dizilerde gördüğü ilişkiler, erkeklerin kadınlara yaklaşımı ona son derece romantik gelmişti. “Turkish men are so pretty and romantic” demişti. Suudi Arabistanlı genç bir kadın olarak İstanbul’a tek başına okumaya gitmek için ailesini ikna etmek kolay olmamıştı, böyle söylemişti. Türkiye’nin hem Müslüman bir toplum olması ama aynı zamanda özgür de olması, Arap gençlere çok çekici geliyor.

Ve Türk dizileri, toplumsal cinsiyet rolleri, kadın-erkek ilişkileri, aile içi çatışmalar, bireysel karar alma özgürlüğü ve görece eşitlik gibi konuları bu diziler aracılığıyla görünür hâle getirdi; Müslüman değer ve normları sorgulamaya açtı; Müslüman ve özgür yaşamanın mümkün olduğu, bunun da aslında telaffuz edilmeden laiklik olduğu anlaşılıyor.

Diziler Türkiye içinde de her zaman siyasi ve sosyolojik anlamlar taşıyor. Sansürler, cezalar ve müdahaleler, televizyon anlatılarının toplumsal ve siyasal ağırlığını ortaya koyuyor. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun özellikle son aylarda laiklik-dindarlık konusunu ele alan Kızıl Goncalar ve Kızılcık Şerbeti'ne uyguladığı yaptırımlar, bu alanın ne kadar ciddiye alındığının da bir göstergesi.

Başrolde hukukçular

Son yıllarda Türkiye’de giderek artan sayıda dizide avukatlar, savcılar ve mahkeme salonları başrole yerleşiyor. Bu yalnızca dramatik gerilimle açıklanabilecek bir tercih değil. 15 yıl önce hukuk bu kadar merkezî bir anlatı unsuru değildi.

Bugün ise bu tema farklı türlerde karşımıza çıkıyor: Daha romantik ve hafif bir tonda yazılmış Kimler Geldi Kimler Geçti, kadına yönelik şiddeti merkezine alan ve büyük bir başarı yakalayan Yargı ya da güç, hırs ve ahlak ilişkilerini hukuk ekseninde kuran Kıskanmak ve Sahtekarlar. Bu dizilerde konu sadece hukuk değil, "Adalet nedir ve hâlâ mümkün mü?" soruları da...

Doğruya doğru, yanlışa yanlış demek, Türk toplumunda uzun zamandır hasretle beklenen bir tutum. Burada mesele yasallık değil, adalettir. Aksi hâlde insanlar neden Türk savcısının kapısını çalmak yerine, kendi sorunlarında adaletin yerine getirilmesi için Sedat Peker’e ulaşmaya çalışsın? Çünkü dürüst ve çalışkan savcılar uğraşsa, hâkimler adil olmak istese bile, adalet her zaman yerini bulmaz. Bu, dünyanın yazılmamış bir kuralıdır.

  • Ancak Türkiye’de adalet duygusunun kamusal hayatta ciddi biçimde aşınmış olması, adaletin dizilerde de olsa yerine geldiğini izlemeyi bir kolektif hasretin karşılığı hâline getiriyor.

ASAL Research tarafından 26 ilde yapılan bir araştırmaya göre, toplumun yüzde 71’i Türkiye’de adaletin var olmadığına inanıyor; yalnızca yüzde 21,1’i adaletin var olduğunu düşünüyor. Hukukun ve adaletin kamusal hayatta zedelendiği bir dönemde adalet ekranlarda yeniden kuruluyor.

Yargı ve Kıskanmak dizilerinde, özelikle savcıların, disiplinli, sert dile sahip olmaları, prensipli ve tabii ki devletçi olmaları öne çıkıyor. Her zaman adaletin ve doğrunun peşinde koşan bu savcıları görmek seyirciyi de rahatlatıyor ve adaletin hâlâ mümkün olabileceğine dair bir güven duygusu yaratıyor.

Sahtekarlar ise adaletin gri bölgelerinde yaşıyor. Suç, manipülasyon ve hukuk arasındaki geçirgenlik, izleyiciye şu soruyu sorduruyor: Adalet gerçekten kimin adına işler, kimler dışarıda kalır?

Ve dizilerde asıl mesele yasallık değil, adalet. Karakterler çoğu zaman hukukun sınırlarını aşıyor ancak bunu keyfî ya da kişisel çıkar için değil, kendi etik değer sistemleri içinde hareket ettiklerine inandıkları için yapıyorlar. Bu sistemde aile dokunulmazdır. Yapılan yanlışlar, bireysel kazanç için değil, aileyi korumak ve ayakta tutmak adına göze alınır.

  • İzleyici ise şunu düşünür: Bir eylem yasal olmadığı hâlde, belirli bir değer sistemi içinde “doğru” olarak algılanabilir mi? Ve adalet, her zaman hukukun çizdiği sınırlar içinde mi aranmalıdır?

Bir zamanlar Türk dizileri Ortadoğu bölgesi için özgürlük ve eşitliğin hayal mekanıydı. Arap Baharı döneminde özellikle kadın izleyiciler için romantizmin ve kaçışın alanına dönüşmüştü. Bugün ise aynı dizilerde bu kez adalet aranıyor; diziler birer güvenli alan hâline geliyor. Bu durum, Türkiye’nin bugünkü ruh hâlini de dramatik biçimde ortaya koyuyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Çiğdem Toprak

Serbest gazeteci. Frankfurt ve İstanbul'da yaşıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken