Ekranda hukuk mücadeleleri: Adalet duygusuna özlem dizilere nasıl yansıyor?

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da iç savaş, kanlı çatışmalar ve belirsizlik hüküm sürerken televizyon ekranlarında yoğun bir şekilde Türk romantik dizileri yayımlanıyordu. Özellikle kadın izleyiciler Gümüş dizisini izlerken Kıvanç Tatlıtuğ’un Songül Öden’e karşı soğuk ve mesafeli bir adamdan yavaş yavaş duygusal bir erkeğe dönüşmesini, patriyarkal ve zengin bir aile içinde, karısının arzuladığı duygusal yakınlığın sonunda mümkün kılınmasını izliyor, yoksul ya da zengin, duygusal olarak erişilemeyen kocalarla yaşayan kadınların aynı acıyı paylaştığını görüyorlardı. Ve sonunda tabii hasret duyduğu sevgiye ulaşıyordu. Umut vardır demektir bu kadınlar için—sadece aşkta değil, savaşta da.
Bu ve benzeri Türk dizileri kısa sürede Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Latin Amerika’da büyük bir popülerlik kazandı. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta “one minute” çıkışından sonra Türkiye ve Erdoğan, Arap ve Müslüman dünyasında belirgin bir sempati toplamaya başlamıştı. Tam da Arap Baharı’nın yarattığı siyasal kırılma ve belirsizlik döneminde, çatışmalardan ve savaşlardan kaçan birçok varlıklı Arap için Türkiye soğuk bir sığınak değil, tatil yaptığı yerde yaşamak hâline geldi.
Hoş geldin! Aposto Premium üyelerine özel bu içeriği okumak için Premium üye olabilir ya da Premium hesabına giriş yapabilirsin.
Aposto Premium
Ayda
- Aposto'nun tüm arşivine ve güncel yayınlara sınırsız erişim.
- Yükselen endüstrilerden gelişme ve içgörüleri aktaran, entelektüel dünyanı besleyecek Premium üyelere özel makale ve bültenler.
- Gündemdeki gelişmeleri küresel bir perspektifle aktaran analizler.
- Aposto Radyo için hazırladığımız podcast ve sesli belgesellere websitemiz ve mobil uygulamamızdan erişim imkanı.

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Çiğdem Toprak
Serbest gazeteci. Frankfurt ve İstanbul'da yaşıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
OKUMAYA DEVAM EDİN
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




