GİRİŞ: İKİNCİ CİNSİYET OLARAK KADIN


Zamanımız daralıyor: imece summit “Geleceğe Etki Zirvesi”
Dünya, çok yönlü bir dönüşüm yılı olan 2020'yi geride bıraktı ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları'nın işaret ettiği 2030’a bir yıl daha yaklaştı. Daha iyi bir gelecek inşa etmek için azalan zaman; farklı odaklardaki paydaşlar arasındaki iş…
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Kimse kendisinin doğuştan gelen özellikleri yüzünden küçük bir adamdan daha aşağı olduğunun söylenmesinden hoşlanmaz.”
Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda
Bu seriye başlamamın temel sebebi; toplumun kılcal damarlarında devam eden cinsiyetçiliğin*1, cinsiyet temelli ayrımcılığın*2 ve bunlara karşı süren eşitlik mücadelelerinin -kimi zaman güçlendirici kimi zaman çelişkili- yansımalarını; kültürlerin ve kimliklerin önemli dışa vurumlarından birine aracılık eden moda bağlamında açığa çıkarmak ve üzerine tartışabilmek. Böylece, ümidim tüm okuyucuların, stereotipleri yeniden üretmenin kolaycılığı yerine daha yaratıcı, daha eşit, daha hoşgörülü, diğer kimlik ve yaşamlarla da bir arada var olabilen moda anlayışları benimseyebilir ve bu temsilleri üreticilerden talep edebilir olması.
Feminizm, elbette -atık gömme alanlarındaki kıyafet yığınları kadar- uçsuz bucaksız bir literatüre sahip. Bu seride gayem, tüm temel kuramlara kapsamlı şekilde değinmeye çalışmaktansa okuyucuyu bir “bakış açısına yerleşmeye” davet etmek. Günlük hayatımızdaki bazı örüntüleri hafifçe işaret etmenin, anlaşabilmemiz için gerekli bazı temel kavramları ve -sevilerek- popülerleşmesini umduğum bazı kaynakları paylaşabilmenin peşindeyim.
Popüler demişken; ünlü feminist, yazar, düşünür Simone De Beauvoir’ın; ikinci kuşak feminizmin kurucu metinlerinden kabul edilen eseri İkinci Cinsiyet’te (1949) geçen oldukça meşhur cümlesiyle hızlı bir giriş yapalım:
“Kişi kadın doğmaz, kadın olur”.
Beauvoir, bu kitabında cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti birbirinden ayırır ve toplumsal cinsiyet rollerimizi toplumsal etkilerle öğrenerek yetiştiğimizi öne sürer. “Kadın olunur” derken kastettiği de doğduğumuz cinsiyetin yeterli olmadığı, kadınlığa ilişkin bu atanmış toplumsal rolleri zamanla öğreniyor, içselleştiriyor oluşumuzdur.
cinsiyet: vajina/penis ikiliği üzerinden biyolojik bir kadın/erkek ayrımı
(sex = female/male)
toplumsal cinsiyet: bu cinsiyetlere toplumsal olarak atanmış feminen/maskülen roller (gender = femininity/masculinity)
Kadın = biyolojik cinsiyet (vajina) + feminenlik
Erkek = biyolojik cinsiyet (penis) + maskülenlik
Elbette aynısı erkekler için de geçerli. Fakat Beauvoir’a göre bu iki cinsiyet dünyayı eşit şekilde paylaşmazlar -oysa paylaşmaları gerekir. Kadınların, erkeklerin aksine, cinsiyetleriyle öne çıka(rtıla)n varlıklar (sexed beings) olduğunu söyler*3. Kadının “tabiatı gereği”; duyguları, sübjektifliği ve doğayı temsil ettiği iddia edilirken ikincil statüye konumlandırılışını; erkeğinse mantığı, objektifliği, bilim ve kültür üretimini temsil ettiği ve hâliyle daha “aktif” ve “kabil” taraf olduğundan bu ikiliğin saygın tarafına konumlandırılmasını reddeder ve bunların fırsat eşitsizliği gibi süreçlerden ileri geldiğini açıklar. Bu özcü (essentialist) yaklaşımların kültürel varsayımlar olduğunu gösterir.
Beauvoir’ın söylediklerinin üstüne feminist, queer… teorilerce çokça tartışma ve kabul eklendi. Örneğin bu ikili cinsiyet modelinin (female/male) yerini çok daha fazla cinsiyeti kabul eden cinsiyeti “spektrum” olarak görme yaklaşımı aldı; “kadın” kavramının kimleri dâhil ettiği kimleri dışladığı tartışıldı; feminizmin “kesişimselliği” (sınıfsal yahut etnik dezavantajlarla kesişmesi, eko-feminizm…) ile birden fazla feminizmin bir aradalığının nasıl sağlanacağına dair tartışmalar eklendi.
Biz de bunların kimilerine modayla ilişkisi içinde hafifçe dokunacağız. Çünkü moda da bu tartışmaların izlerini bir şekilde taşıyor. Örneğin, kimi feministler 60’lardan beri modanın kadınları baskıladığı iddiasıyla ve otantik bir Kendi’lik arayışında modayı reddederek “doğal” olmayı (sütyensiz, makyajsız olmak; kılları almamak…) savundu. Buna karşın, kimilerinin savunusu Kendi’liğin toplumsal olarak şekillenen ve hiçbir zaman tamamen “doğal” olamayacak bir yapı olduğu ve modayı kültürel bir ifade ve anlam kurma aracı olarak görmek gerektiği yönündeydi. Örneğin 1970’lerdeki punkçı kadınların doğal Kendi’liğe karşı bedenlerini göstergesel savaş elbiselerine çevirmeleri… Yani moda & feminizm ilişkisi bize -hem tarihsel hem kavramsal olarak- bireysel ve kültürel dönüşümlerin izini eğlenceli şekilde sürmemizi sağlayacak bir izlek sunacak gibi görünüyor.
*1) Cinsiyetçilik: Bir cinsiyetin, tabiatı gereği diğer(ler)inden üstün olduğunu ifade veya ima eden her türlü ayrıştırma, yargı, söylem, tavır, eylem…
*2) Cinsel ayrımcılık: Kişiye dair yargıların, kişinin cinsiyetine indirgenerek oluşturulması. Cinsiyet temelli her türlü ayrımcı yargı, söylem, tavır, eylem…
*3) Modada nesneleştirilen kadın temsillerini bir sonraki yazıda kurcalayacağız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Kargolama sistemleri neden geliştirilmiyor? Feminizm ve moda birlikte neler söylüyor? Kraliçe II. Elizabeth'in sürdürülebilirlikle ne alakası var?
28 Şub 2021

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...

İnsan Hakları İzleme Örgütü, bugün yayımlanan raporunda, Kasım ayında COP31'e ev sahipliği yapmaya hazılanan Türkiye'de çevre protestolarına katılanların gözaltı, para cezası ve ceza soruşturmalarıyla karşı karşıya kaldığına dikkat çekti. Kurum, bu uygulamaların ifade ve toplantı özgürlükleri üzerinde caydırıcı etki yarattığını vurguladı.
13 Eki 2026



