Gurur ve Önyargı* (*gibi bir şey): 200 yıllık aşk sarmalına yeni yorum


TEV desteklediği öğrencilerden Ferdi Özbeğen’e anlamlı anma Türk müziğinin unutulmaz isimlerinden Ferdi Özbeğen , aramızdan ayrılışının 12. yıldönümünde kendisiyle özdeşleşen beyaz piyanosu ve Türk Eğitim Vakfı’nın desteklediği öğrencilerin özel performansıyla anılıyor. Ferdi Özbeğen’in vakfa bağışladığı, Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi’nde bulunan beyaz piyanosu eşliğinde “Gündüzüm Seninle” eseri, opera tarzında yeniden yorumlandı. Bu performansta TEV Üstün Başarı Sanat Bursiyeri ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Piyano Bölümü öğrencisi Fatma Ece Ergün’e, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Opera Bölümü öğrencisi Zeynep Ciddi eşlik etti. Türk Eğitim Vakfı’nın Özbeğen’in anısını yaşatmak için yayınladığı videoya buradan ulaşabilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Jane Austen’ın "aşkın kitabı" diyebileceğimiz Gurur ve Önyargı’yı yazmasının üzerinden 200’ü aşkın zaman geçti. 1800’lerin İngiltere kırsallarından ses veren bu roman, çok sayıda TV ve sinema uyarlaması, bu uyarlamaların çekildiği mekanların popüler turizm destinasyonları hâline dönüşü derken 200 senedir etkisinden hiçbir şey yitirmedi. Bilakis, bu "eski usül" aşk sarmalı, zamanla daha da ışıldıyor.
Hikayeyi bilirsiniz: Beş bekar genç kız kardeşin evlendirilmeyi beklediği Bennet ailesinin yaşadığı köyde varsıllığı, soyluluğu ve yumuşak mizacıyla "gözde bekar" Charles Bingley’ın bir malikane tutmasıyla başlar. Ailenin en güzeli Jane ile Bingley, 1800’lerin göz kamaştırıcı—günümüzün çöpçatan uygulamaları gibi işleyen— balolarında yakınlaşadursun, öykünün asıl kıvılcımı ailenin dikbaşlı, gururlu kızı Elizabeth ile Bingley’in yakın arkadaşı, bir başka varsıl ve asil bey Darcy arasında çakacaktır. Romanın ana çatışması da aralarında ilk andan itibaren bir yüksek gerilim hattı çekilen bu iki genç arasındaki kibir, gurur, inat, kıskançlık başta olmak üzere türlü keskin duyguyu barındıran ve finale doğru alevlenen aşk üzerine kurulur.
Jane Austen da dar gelirli, bol kardeşli bir ailenin İngiliz taşrasında yaşayan kızıdır. Kitaplarına uzun süre ismini yaz(a)madığı biliniyor. Romanlarında dönemin aşk ve evlilik meselelerini kendi usulüyle sıkça anlatsa da hiç evlenmediği de… Austen ince gözlem yeteneği ve sarkastik tavrıyla esasen dönemin kadınlara reva gördüğü her türlü eşitsizliği romanlarına yerleştirmiş, kadınların miras hakkından faydalanamadığı, ancak zengin koca bularak var olabileceği bu dünyaya karşı feminist tavrını "aşk romanı" gibi görünen kitaplarının satır aralarına yerleştirmişti.
Sahne bu kez hizmetçilerde
Bu uzun girizgahın sebebi, sezonun en yenilerinden, Austen’ın en popüler romanlarından Gurur ve Önyargı’ya "*gibi bir şey" yan başlığını ekleyerek sahneye taşıyan ışıl ışıl bir oyun. BKM&Dot ortaklığında, Murat Daltaban’ın yönetmenliğinde hayata geçen Gurur ve Önyargı* (*gibi bir şey), isminden itibaren bize romana başka bir açıdan bakacağı vaadinde bulunuyor.
Glasgow’da yaşayan genç kuşak oyun yazarı Isobel McArthur, Pride and Prejudice* (*sort of) adlı uyarlamasıyla 2022 Olivier Ödülleri’nden En İyi Komedi Oyunu ödülünün de sahibi olmuş. Oyun, 200 senelik bu bildik aşk öyküsüne Bennet ailesinin "görünmeyenleri", evin hizmetçilerinin gözünden bakmayı öneriyor. Ve sahneyi evin beş hizmetçisine bırakıyor ki onlar da olan bitene karşı filtresiz gözlemleri, sivri dillilikleri, lubunya camiasını tabiriyle yer yer "madilikleri", yer yer taklitleri ve kişisel yorumları eşliğinde bize Gurur ve Önyargı’yı kendi bakışlarından anlatsın.
Bu tür klasik metinlerin ters yüz edilmesini hep heyecan verici bulmuşumdur. Ekibin, Özlem Daltaban’ın yapımcılığında beş iddialı oyuncuyla yola koyulduğunu duyduğumdan beridir de heyecanım hep diri kaldı. Sahnede ilk defa izleyeceğimiz, özellikle ekrandaki iddialı işleriyle öne çıkan Birce Akalay, sahnede de sinemada da rüştünü defalarca ispatlamış olan Nergis Öztürk, sinema ve ekrandaki oyunculuğuna kefil olup da sahnede izleme fırsatını hiç bulamadığım Özge Özberk, özellikle Kumbaracı50’deki nefis performanslarına defalarca kez şahit olduğum Ayşegül Uraz ve geçen sene Nilüfer Kent Tiyatrosu’nda izlediğimde (O Taraf Bu Taraf Şu Taraf) yepyeni bir yetenekle tanıştığımı fark ettiğim Kardelen Arpacı’dan oluşuyor, sahne üstü kadro.
Birbirinden farklı yollardan geçerek, Murat Daltaban’dan bugüne kadar izlemediğimiz türde büyük bir prodüksiyon işinde BKM&Dot sahnesinde kesişen bu beş oyuncudan yükselecek kolektif enerjiyi de merakla bekliyordum.
Gala gecesi izlediğim oyunu (UNIQ sahnesinin sık karşılaştığımız patlama efekti veren mikrofon sorunu dahil bir dizi teknik aksaklığı ve oyunun ara dahil 160 dakikalık uzun süresi bir yana) beklediğimden farklı buldum. Zira oyunun tanıtım bültenlerinden itibaren beklediğim, bildiğimiz Gurur ve Önyargı romanının, evin görünmeyenleri hizmetçileri tarafından, tabiri caizse sarakaya alınarak, bariz bir sınıfsal ve feminist ironi içeren bir tonla anlatılacağıydı.
Oyun da tam olarak bu vaatle başlıyor. Sahneyi kaplayan görkemli bir kubbenin altındaki balkondan sağa ve sola inen merdivenler ve gösterişli—karakterlerin içine girip şarkılar da söyleyeceği—avizenin tasarımın ana öğeleri olduğu sahne, mor-pembe-lila tonlarında karşılıyor bizi. Ve Bennetların her türlü kirini, pasını, nazını çeken hizmetçiler, mealen “Bu kez söz bizde” diyerek, bir anlamda evi, romanı ve karakterleri ele geçirdiklerini ilan ediyor bize.
Kaptıkları ayaklı mikrofonlarla sık sık oyunun özgün şarkılarını da seslendirerek Gurur ve Önyargı karakterlerine bürünüyorlar. Benim için dramaturji açısından kafa karışıklığı burada başlıyor. Zira gördüğüm; hizmetçilerin, hizmetlerinde bulundukları kadınların hayatlarını ti’ye almak, eleştirmek değil, daha çok onların kılığına girerek bize bildiğimiz hikayeyi, güldürü dozunu çokça artırarak, yer yer avam bir dil kullanarak baştan sona anlatmaları… Romandaki ana karakterleri ve olay/ilişki akışını, beş oyuncunun—Elizabeth’i üstlenen Birce Akalay hariç—birden fazla isme dönüşerek sahnelemesiyle izliyoruz.
Eğlence hissi hep yüksek
Kendi içinde zaten ince bir komedisi olan bu metni, Daltaban’ın rejisi ve oyuncu performansları—elbette başta uyarlama metnin açtığı olanaklarla—eğlence çıtasını yükseğe koymuş bir tonla seyrediyoruz. Bu da, kişisel olarak çok uzun bulduğum hâlde (süre sonradan kısalmış) oyunu, enteresan bir şekilde sahneye olan dikkatimi kaybetmeden izlememe vesile oluyor. Sahnede sürekli bir cıvıltı, ışıltı, coşku var ve her ne kadar şarkı sözlerini sıkıntılı ses sisteminden dolayı yarım yamalak anlasam, anladığım kadarıyla da şarkıların müzikalitesini yeterince güçlü bulmasam da oyun bir şekilde seyircisini dünyasına çekmeyi başarıyor.
- Öte yandan oyunun içinde aktıkça, bize bu hikayeyi anlatanın hizmetçiler olduğunu unutuyoruz. Birkaç anda hizmetçi olarak sahneye dönüyor oyuncular evet, ama genel akışta belirgin bir "hizmetçilerin gözünden" hissi yaratmayı—en azından bende— başaramıyor.
Bunun yanında, en başta bahsetmeye çalıştığım, metnin özündeki o feminist tavrın üstüne, oyun ekstra kadın bakış açısı katmanı ekleyebiliyor mu ya da böyle bir iddiası var mı? Emin değilim. Zira oyun boyu Elizabeth ile Darcy’nin o bildik gerilimli aşkına odaklanıyoruz, karakterlerin arada küfürlü vs. konuşmaları, yer yer dalgacı bir tavır içinde olmaları bize o fazladan kadın bakış açısı katmanını sunmuyor. Öte yandan oyun üzerine düşündüğümde, Nergis Öztürk’ün mükemmel şekilde yorumladığı anne Bennett karakterinde buluyorum yazarın ve yönetmenin "feminist müdahalesini". Tüm o kadınları yok sayan, tek "kurtuluşlarının" zengin bir adamla evlenmek olan çağın düzenini, anne Bennet temsil ediyor. Kızları evlensin ve o da bunu elaleme ilan edebilsin de nasıl olursa olsun…
Oyun boyu ikinci ana rol olarak üstlendiği Darcy’de de kelimenin gerçek manasıyla parıldayan Nergis Öztürk’ün anneye getirdiği belirgin sarkastik yorum, oyunun hem en güçlü mizah aksını oluşturuyor hem de annenin tavrı üzerinden, dönemin kadınlara bakışının altını çiziyor. Öztürk’ün, hızla anne-Darcy arasında dönüşmesi gereken sahne de rejinin beni en yükselten anlarından oluyor.
- Aklımdan çıkmayan iki şahane reji fikri daha: Ortalığın birbirine girdiği slow motion sahne ile seyirciyi her ortaya çıkışında kahkahaya boğan "Bay Bennet" (baba/koca) temsili. Murat Daltaban’ın muhteşem fikrini spoiler olarak vermeyeceğim, kahkahalarınızı eksiltmek istemem.
1800’lere ışıltılı bir davet
Beş kadın oyuncu kah kimseleri umursamaz kıkır kıkır liseli bir genç kız beşlisi kah gençlerin sevgilisi bir girl band edasıyla uyumlu bir kolektif enerji yaratsa da tekil performanslarındaki farklılıklar da göze çarpıyor.
Birce Akalay Elizabeth’te, belli ki bilinçli bir tercihle karakterini gereğinden biraz fazla sert, aksi, huysuz bir tavırla taşıyor. İlk yarıda değil ama ikinci yarıdan finale yaklaşırken bir parça daha esnetiyor Akalay, hem sesini hem bedenini ve bakışlarını. Nergis Öztürk, kariyerinde kendini hiç tekrar etmeyeceğini bir kez daha gösteriyor; oyunu izleyip, Öztürk’ün Darcy ve anne hallerindeki adeta oyunculuk dersi veren performanslarını mutlaka görmenizi dilerim.
Benim için Özge Özberk oyunun asıl sürprizi oluyor. Hem karakterlerini farklılaştırmasıyla hem de ve asıl olarak damat adayı Bingley’in itici ve şımarık kız kardeşi Charlotte’ta seyirciyi sürekli kendine çekiyor adeta. Ayşegül Uraz, sahnedeki o bildiğim özgüvenli, yere sağlam basan oyunculuğunda yine şaşırtmıyor, Kardelen Arpacı ise beni en çok papaz Collins ve teyze halleriyle yakalıyor.
Kumaş ve renk seçimlerinden tasarımlarına ilk andan göz alan Tomris Kuzu imzalı kostümler, bizi dönemin atmosferine hemen ışınlamayı başarıyor. Ama belki birkaç teknik müdahaleyle oyuncuların oyun boyu süren yüksek aksiyonlarına daha uyumlu, daha oyuncu dostu hale gelebilir kostümler. Böylece; tüm o hızlı değişimler içinde sürekli düşen saç aksesuarlarının, koştururken ayaklarına dolanmaması için çekiştirilmek durumunda kalan eteklerin derdine düşmeyiz oyuncular da biz seyirci de…
Sezonun büyük prodüksiyonları arasında tüm ışıltısı ve coşkusuyla gösteriyor kendini Gurur ve Önyargı* (*gibi bir şey). İçine sıkıştırıldıkları sistemle dalga geçen, bir yandan da klasikleşmiş bir aşk öyküsü anlatan kadınların cıvıltısı arasında akacak bir 1800’ler gecesi teklifi bu…
Not almalı: Gurur ve Önyargı* (*gibi bir şey) 14 Şubat Cuma, 20.30’da Maximum UNIQ’te izlenebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Prömiyeriyle izleyiciden tam not alan "Yarın Belki De" oyununun heyecanı sürüyor. Amerikalı sanatçı Jason Stopa, Türkiye'de ilk kişisel sergisini açıyor.
28 Oca 2025

YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




