Hava, su, toprak, asbest


Galaxy’nin en yenisi, en güçlüsü: Samsung Galaxy S21 Serisi 5G
Güney Kore merkezli Samsung'un her yıl düzenlediği Galaxy Unpacked etkinliği, teknoloji meraklıları tarafından ilgiyle takip ediliyor. Samsung'un tüketici elektroniğindeki son güncellemelerini paylaştığı, en yeni ve gelişmiş ürünlerini…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Asbest, bir grup lifli mineralin birleşimiyle oluşan, kristal yapıda bir madde. Yanmaya karşı dirençli olması, bükülebilirliği, ısı ve elektriği yalıtabilmesi onu hem inşaatlarda hem de ulaşım araçlarında tercih edilen bir yalıtım malzemesi yapmış, bu yüzden de binlerce yıldır hayatımızda. Havada toz şeklinde yayılabilen ve gözle görmeden maruz kalabileceğimiz mikro ölçekli bir madde olan asbest, aslında yaşamımıza gizlice giriyor. Farklı alanlarda pratik kullanımı sebebiyle uzun süre vazgeçilmez gibi görünse de sağlığımız ve çevre üzerindeki etkileri çok daha önemli.
2. yüzyılda Yunan topograf Pausanias, M.Ö. 430 civarında yapılan altın kandillerden söz ederken Karpat keteninin yanmaz fitillerinden de bahsediyor. Tarihçiler Strabon ve Mestrius Plutarchus, eserlerinde Yunan tapınaklarında sürekli yanan lambalara ve yanmayan dokuma kumaşlara atıfta bulunuyor. Marco Polo ise Tatarların ateşe dayanıklı bir bez kullandığından emin. Yanmaz özelliğini kendisinden yapılan ürünlere aktaran bu maddeye Yunanca “söndürülemez” anlamına gelen “asbestos” denmesinin sebebi bu. Dünyada üretilen asbestin çoğu inşaat sektöründe; çimento, yalıtım malzemeleri ve yer karosu üretiminde kullanılmış. Ayrıca gemi yapımında, tekstil ürünlerinde, sürtünme malzemelerinde, fren balatalarında, debriyaj yüzeylerinde, kâğıt, boya ve plastik üretiminde de… Tüm bu kullanımları giderek yaygınlaşan asbest modern toplumda gitgide daha ulaşılabilir olmuş. İnşaat cenneti İstanbul’da da tabii.
İlk uyarılar: 1930’larda Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi’nin hazırladığı “Kanserojen Maddeler” listesine giren asbest, 90’lı yılların ikinci yarısına kadar hem Avrupa’da hem de Türkiye’de uyarılara rağmen yaygın olarak kullanılmaya devam etti. Avrupa Birliği’nin 1999 yılında aldığı bir kararla üye ülkeler arasında asbestin tüm türlerinin çıkarılması, üretimi, ticareti ve tüketimine dair yasaklar gündeme geldi ve nihai olarak 2005 yılında üretici şirketlerin lobi faaliyetlerine rağmen yasak bütünsel bir şekilde benimsendi. Asbest kullanım yasağının Türkiye’ye gelmesiyse 30 Aralık 2010 tarihini buldu.
İstanbul toz duman: Belki hatırlarsınız, 2018 yılında Johnson & Johnson’ın bebek pudrası adıyla satılan ürününde asbest bulunduğu iddiaları gündeme gelmiş, açılan tüketici davalarıyla şirket milyonlarca dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmişti. Bu skandal üzerine büyüyen tartışmaların aslında kamuoyunu asbest konusunda bilinçlendirdiğini söyleyebiliriz. 2012 yılından bu yana Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Kanunu kapsamında yıkılan binalara ilk kitlesel tepkiler de bu döneme denk geliyor. Yine aynı yıl, Üsküdar Belediyesi tarafından kentsel dönüşüm kapsamında yıkımına başlanan Kirazlıtepe mahallesi sakinleri, “asbest solumak istemiyoruz” pankartlarıyla yaptıkları eylemlerle gündeme geldi. O dönemde TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu tarafından yayımlanan Kirazlıtepe Mahallesi Asbest Envanter Değerlendirme Raporu, uzman görüşleriyle birlikte tehlikenin boyutlarını ortaya koymuştu; İstanbul, toz dumandı. 2010 yılından bu yana kullanımı yasak olan asbestin, 2010 öncesi inşa edilen binalarda yaygın olarak kullanıldığı biliniyordu. Kirazlıtepe’de bulunan binaların çoğu da yıkım işlemi sonrasında temizlenmiyor, herhangi bir asbest kontrolü yapılmıyor veya maddenin yayılmaması adına herhangi bir önlem alınmıyordu. Sahadan toplam 12 numune alan uzmanlar, bu örneklerin yedisinde asbeste rastladı.
Ya riskler? 2010 öncesi yapılarda bulunan asbest, kentsel dönüşüm kapsamında yıkılan binalarla birlikte havaya, toprağa ve suya karışıyor, bir anda yüksek miktarda asbeste maruz kalan işçiler ve uzun süre kronik şekilde asbest soluyan mahalle sakinleri için ciddi sağlık riskleri oluşturuyor. Bu risklerin en başında da çeşitli akciğer rahatsızlıkları, akciğer, gırtlak ve sindirim sistemi kanserleri geliyor. Asbest doğada çözünen bir madde olmadığından ve havada asılı kalabildiğinden; kaynağından uzaktaki alanlara bile rüzgârla ya da sularla rahatlıkta taşınabiliyor. Dolayısıyla sadece kentsel dönüşümün gerçekleştiği alanlarla sınırlı kalmıyor, bütün şehir için ciddi bir ekolojik ve medikal risk oluşturuyor. İnşaat, yıkım, madencilik ve imalat faaliyetleri çevreye asbest saldığında; İstanbul’un havası, suyu ve toprağı kirleniyor. Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Aslı Odman’a göre bu riskler; yıkım bölgelerinde yaşayanların şehir hakkını, yürüyüş yollarını kullanan insanların ve sokak hayvanlarının yaya hakkını, hafriyat dumanıyla boğulan şehrin sağlık hakkını ve hepsini kapsayan çevre kirliliğiyle ekolojik haklarımızı gasp ediyor.
Kaynakça
Jerome S. Horvitz, Asbestos and Its Environmental Impact, 3 B.C. Envtl. Aff. L. Rev. 145 (1974)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul'da bugün kar var. Gündemimizde hava, su ve topraktaki asbest; kuraklık, kamusal alanların değişen anlamı, Balat ve 1960'lar var.
17 Oca 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



