İki oyuncu, bir ilişki ve yüzleşme: 'En Sevdiğinden Başla'

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Yeni bir oyun üzerine çalıştıklarını duyup da gerçekten heyecanlandığım ve çıkan işin hayalkırıklığı yaratmayacağından neredeyse emin olduğum az sayıdaki ekipten biri Tiyatro Hemhâl.
Nezaket Erden ile Hakan Emre Ünal’ın sadece tiyatro sahnesi üzerinde değil özel hayatlarında da ortak yaşam süren bu iki üretken oyun insanının çıkaracağı yeni işi merakla bekliyordum. Kolektif bir üretim metodu olan devised yöntemiyle çalıştıkları yeni oyunları En Sevdiğinden Başla, beklentimi de aşan bir oyun olmuş. İlk fırsatta yakalamanızı gönül rahatlığıyla önereceğim, temel motivasyonları başta olmak üzere pek çok açıdan özgün, benzerine kolay rastlanmayacak bir oyun…
En Sevdiğinden Başla, adını senaryo/hikayeci literatüründe kullanılan “Kill your darlings first” teriminden alıyor ve oyun açıldıkça çift yönlü bir anlam sunuyor. Sahnedeki hikaye, bizi genç bir evli çiftin hayatına, yer yer en mahrem anlarına alıyor. Kendi dizisini yazmaya çalışırken sancılı bir süreçten geçen, hem kendini hem yapımcıları memnun etmeye çalışırken bir tür varoluşsal krize sürüklenen yazar Ömer ile oyunculuk başarısını defalarca ispat etmiş olsa da “hep aynı rolleri oynamak” gibi eleştirilerle yüzleşerek düşe kalka yol almaya çalışan oyuncu Leyla var, hikayenin başrollerinde.
Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünden sahneye başarıyla uyarladıkları Dirmit ile çağdaş Türkiye tiyatrosunda şimdiden kültleşen; Tırnak İçinde Hizmetçiler, N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali oyunlarıyla çok sayıda seyirciyle buluşan ikilinin, bizzat kendi gerçeklikleriyle, çok cesur, neredeyse filtresiz bir tavırla karşımızda olduğunu anlamamız sadece birkaç dakikamızı alıyor. Erden ve Ünal, bu kez kendi ilişkilerini ve kariyerlerini sahneye açıyor; seyirci karşısında bir nevi yüzleşme yaşıyorlar.
- Takipçilerinin iyi bildiği üzere, iki isim de kendi tiyatroları dışında farklı oyunlarda sık sık rol alıyor, ağırlığı bağımsız yapımlar olmak üzere sinema ve TV işlerinde yer alıyorlar. Hakan Emre Ünal, oyunculuğun yanı sıra yazar ve yönetmen olarak da çalışmalarını sürdürüyor. (Geçen ay kapanan Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun veda partisinde sergilediği canlı performanstan hareketle yazayım; müzik kariyerini de denese, yeridir…)
Böyle sıralayınca 30’lu yaşlarını süren, birlikte ses getiren işlere imza atan, pek çok yönetmenin de kadrajında olduklarını tahmin etmenin zor olmadığı, üstelik mutlu mesut bir beraberlikleri olan sanatçı bir çift beliriyor önümüzde. En Sevdiğinden Başla, oyunculuğun da yazarlığın da özel hayattaki beraberliğin de hiç de öyle güllük gülistanlık olmadığını, elini korkak alıştırmadan dış dünyayla paylaşan bir oyun olmuş işte.
Çift terapilerine taş çıkartacak bir oyun
Ömer’in yazmakta olduğu dizi projesi, Leyla’nın ise parlak bir bağımsız yönetmenin filminde başrole seçilme süreçleriyle ilgili bir kesiti sahne sahne izliyoruz. Oyunun ensemble dengesini müthiş bir uyumla kuran oyuncular Barkın Sarp, Elif Aydın ve Mert Yılmaz Yıldırım; farklı sahnelerde Erden ile Ünal’ın yaşadıklarına, farklı rollere bürünerek eşlik ediyor.
Her biri ayrı ayrı çok iyi ama Barkın Sarp’ın hem Ömer’in çatışma hâlinde olduğu yapımcı hem de Leyla’nın müstakbel yönetmeni olarak özellikle akılda kalıcı bir iş çıkardığını not etmeli. Elif Aydın ise en çok, Leyla’nın “Ben sandığınız masum kasabalı kız değilim” iddiasını kayda geçirme kaygısıyla cinsel hayatından ayrıntılar paylaştığı YouTube programının sunucusu rolünde kırıp geçiriyor.
Beş oyuncuyu, ikilinin tanıştıkları konservatuvar mezuniyeti partisinde de ortamı hızla dönüştüren, akıp giden bir uyum içinde takip ediyoruz. Mert Yılmaz Yıldırım ayrıca, Leyla’nın audition sahnelerinde seyircinin sahneye kurulu ekrandan Nezaket Erden’in yakın planlarını takip etmemizi sağlayan kameraman olarak da karşımızda. Nezaket Erden, Leyla’da duygudan duyguya, dönemden döneme geçerken müthiş bir iş çıkarıyor. Hakan Emre Ünal, Ömer’de bugüne dek izlediğim tüm oyun performanslarını açık ara geride bırakıp başka bir seviyeye çıkıyor.
Ömer ile Leyla’nın bugününü parça parça izletirken bir yandan da en başa, ilk tanıştıkları, ilişkilerinin başladığı dönemlere de götürüyor oyun bizi. Ve arasız, iki saatlik süresi boyunca neredeyse hiç düşmemeyi, durmamayı başarıyor. Sahne değişimlerini basit dekor, aksesuar kurulumlarıyla çok pratik olarak yapıyorlar. Dikkatli izleyiciler, Nezaket Erden’in tek başına sahnede unutulmaz bir performans sergilediği, meftunlarının birden fazla kez izlediği Dirmit’e küçük göndermeleri fark edecektir.
Ama oyun boyu daha fazlası var elbette. Bir kere kurmaca ile gerçek arasındaki belirsiz hattı çok iyi kuruyor oyun. Değme çift terapilerine taş çıkartacak nitelikte bu iş, iki oyuncunun da kariyerlerine dair küçük göndermeler içermesinin ötesinde, günümüzde, bu ülkede oyuncu olmayı, sektörün çok sayıda dinamiğini oyuna çoğu kez eğlenceli bir tonla yerleştirerek gösteriyor bize. Oyuncuların kişisel çıkmazlarını, gelecek ve şimdi kaygısını, ekonomik zorlukları, "oyuncu egosu" meselesini, karakterlerin farklı sınıfsal kökenlerini, incelikle ve hayli komik bir dille oyunun sağlam tuğlaları olarak kullanıyor.
- Ekipte "yazar" olarak gördüğümüz Selen Örcan, bilhassa ikili diyalog yazarlığında şahane bir iş çıkarmış. Uzun zamandır bu kadar tıkır tıkır işleyen bir diyalog akışıyla karşılaşmamıştım. Seyirciyi sahneden neredeyse hiç uzaklaştırmayan bir ritim var.
Oyuna ağırlık yapan tek kısım, her ne kadar özellikle mektup kısmında tüyleri diken diken etse, devamını da heyecanlı bir tenis maçı gibi izletse de final sahnesi. Ömer ile Leyla’nın bir türlü "yenişemediği" bu uzun son sahne, ekibin bu nefis kurmacadan bir türlü ayrılmak istemediği hissini yarattı bende. (Gerçi oyundan çıkınca ilk tepkim, şakasına, “Demek ki ikili ilişkide henüz tam çözülemeyen meseleler var, finalin uzamasından belli” olmuştu. Ama asıl sebep bu değildir elbette…) Oyunu, bütünden geçen etkileyiciliğinden uzaklaşmadan tamamlamak için, Ömer ile Leyla’nın açık açık yüzleştikleri finalin biraz hafiflemesi iyi gelecektir.
Kariyerin ortasında uzun ve güçlü bir nefes gibi
Kendi alanlarında ünlü diyebileceğimiz iki çok iyi oyuncunun, daha önlerinde gidecek çok uzun yolları varken, bir nevi yolun ortasında durup, uzun ve sağlam bir nefes alması gibi bir his yarattı bende En Sevdiğinden Başla. Zaten "cesur" sıfatını da kişisel hayatlarını, kaygılarını, yer yer kıskançlıklarını ve ilişkilerindeki çatlakları (ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek bilmesek de) sahnede açtıkları için değil, yer yer kendilerini hırpalamak pahasına kariyerlerinin orta yerinde bu şekilde durup kendilerine bakmaktan çekinmedikleri için hak ediyorlar.
İzlerken, “kendi gerçeğine mesafelenmek” diye bir not almışım. Erden ile Ünal, oyunu tasarlarken önce o mesafeyi belirleyip sonra da mesafelendikleri gerçekliklerini şefkatle kabullenip kucaklamışlar gibi. Oyunun hem çalışma hem seyirciyle buluşma süreçlerinin ikilinin bireysel ve kolektif yolculuğunda şifalı ve onarıcı bir etki yapacağını sezinliyor insan üzerine düşündükçe. Bu açıdan da çok takdir edilesi bir yaratıcılığı var.
Oyunu izleyip sevmeniz için ne bu iki ismi tanımanız ne de tiyatro/sinema dünyasına dair içeriden ya da dışarıdan bilginiz olması gerekiyor. Ama bir parça takipte olanların çok daha fazla etkileneceğine şüphe yok. Yapımcıların ve yeni mezun/öğrenci oyuncuların izlemesini özellikle tavsiye ederim. Çift terapisi yapan psikologlara da ayrıca önerilir…
En Sevdiğinden Başla cesur, açık sözlü, komik, çok dinamik ve özgün bir iş. Tiyatrolar, “Bu yaz sahnelerimizi kapatmıyoruz” duyurusu çıktı, o yüzden “Sezonu bu oyunla kapatın” demeyeceğim. Yazın açılışını bu oyunla yapın iyisi mi…
En Sevdiğinden Başla 17, 18, 19 Haziran saat 20.30’da Kadıköy Boa Sahne’de izlenebilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...




