İki zamanın ve iki kıtanın ortasında: Crossing the Bridge yeniden

Fatih Akın’ın Duvara Karşı’dan hemen sonra, Yaşamın Kıyısında’dan hemen önce film kariyerinde bir köprü olan Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul belgeseli, restore edilmiş 4K hâliyle yakında MUBI’de izlenebilecek. 2000’lerde İstanbul müziğinin ayak izlerini takip eden belgesel ile ülkenin yakın geçmişini de hatırlıyoruz.
İki zamanın ve iki kıtanın ortasında: Crossing the Bridge yeniden

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Uluslararası satış ve yapım şirketi Match Factory, geçen ay Fatih Akın’ın 2004’te çekilen Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul belgeselinin yenilenen 4K versiyonunun uluslararası haklarını satın aldığını açıkladı. Belgeselin restore edilmiş versiyonunun galası da yine geçen ay Suudi Arabistan’da düzenlenen Red Sea Film Festivali’nde yapıldı. 

Akın, yakın zamanda MUBI üzerinden farklı ülkelerde gösterime girecek belgesel için şunları söyledi: 

“Bu belgesel, İstanbul’da neyin kaybolduğunu hatırlatabilir. Ayrıca Türkiye’de 20 yıl önceki ivmenin net bir portresini veriyor. Belgesel, kültürel ifadenin ve özgürlüğün önemini vurguluyor. Bunu tekrar geniş bir kitleye sunmayı sabırsızlıkla bekliyorum.”

Her jenerasyon kendi döneminden övgüyle bahsedip bir sonraki neslin neleri kaçırdığından söz eder. Sosyal medyada 2000’ler İstanbulu’nun kültür-sanat hayatına dair güzellemeler de son dönemde giderek daha çok dillendiriliyor. Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul da tam Newsweek dergisinin kapağına taşıdığı “Cool İstanbul” döneminde şehrin müziğine odaklanıyor. Crossing the Bridge, bildiğimiz müzik belgesellerine benzemiyor. Alman Einstürzende Neubauten’in basçısı Alexander Hacke, kentin müziğini keşfetmek için bir turist rehberi gibi İstanbul sokaklarında dolanıyor. 2000’lerin başı ve İstanbul, yine göz alıcı, fakat şu anki hâlinden çok uzaklarda... 

Müzeyyen Senar, Erkin Koray ve Selim Sesler hâlâ yaşıyor; Sezen Aksu sahneye çıkıyor; Orhan Gencebay ilk kez canlı şarkı söylüyor; Aynur konserlerini Türkiye’de veriyor; Mercan Dede, Replikas, Ceza ile Duman alt kültürün müziğini popüler hâle getiriyor; Orient Expressions eski Babylon’da performans sergiliyor; BabaZula Asya ile Avrupa’nın tam ortasında sentez bir müzik ortaya koyuyor. Fatih Akın ise şehrin sokaklarını arkasına alarak çok uzaktaki bir İstanbul’u bize bu isimlerin müzikleriyle anlatıyor. 

Yönetmen, 2013’te basılan Sinema, Benim Memleketim kitabında bu belgeselin sihrini şu sözlerle dile getiriyor: 

“Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul, Batılı bir müzisyenin gözünden görülen Doğulu bir kentin portresidir. Ancak ben İstanbul’a turistik bir bakışın peşinde değildim. Hacke vapurdan iner, oteline döner ve ‘Bu kentin büyüsünün anlamını çözemedim. Onun yalnızca yüzeyini kazıdım’ der.”

Alexander Hacke de 2005 yılında verdiği röportajda o dönem Türkiye’de müziği tüketime biçimine şu sözlerle vurgu yapıyor: 

“Bir kere her şeyden önce Türkiye’de müziğin Batı’ya göre çok daha tutkulu bir şekilde üretilip pazarlandığını söylemem lazım. Ekmek gibi bir ihtiyaç olarak görüyorsunuz müziği. Bir de müzisyenlerin ödün vermeden kendi hissettiklerini yapmak için sonuna kadar mücadele etmeleri de çok etkileyici.”

‘Bir köprünün üzerinde duruyorum ve hiçbir yere ait değilim’

Belgeselin ilk gösterimi Fatih Akın’ın Emir Kusturica, John Woo, Salma Hayek ve Javier Bardem ile yarışma jürisinde yer aldığı 2005 Cannes Film Festivali’nin yarışma dışı bölümünde yapılıyor. Akın, tüm jüri üyelerini belgeselin gösterimine davet ediyor ve o anları şöyle anlatıyor: 

“Kusturica ve Salma’nın arasında oturuşumuzu hiç unutamayacağım. İlk gösterimin ardından bir kulüpte kutlama yapacaktık. Ama Salma, Emir, Javier, hepsi birden geldi. Masaların üzerinde danslar edildi. Selim Sesler çaldı, daha sonra ben de DJ’lik yaptım. Partide finans şirketlerinden insanlar da vardı, ama çoğu belgeseli görmemişti. Partiden sonra filmin de parti kadar iyi olup olmadığını sordular. Filmin dünya haklarından sorumlu Michael Weber’in dediği gibi, belgeseli izlemeden almışlardı.” 

Belgesel, Madonna’nın ikonik şarkısı Music’i etnik bir düzenlemeyle yeniden yorumlayan Sertab Erener’in sesiyle açılıyor. Fatih Akın’a göre Duvara Karşı’da “Yaşam ondan yarattığındır” diyorken, bu belgeselde Music’in şarkı sözlerindeki gibi “Müzik insanları birleştirir, kentli ve asi yapar” mesajını aktarıyor ve ekliyor: 

“Film, kişisel de bir ifadenin dışa vurumu: Köprüler hiçbir tarafa ait değildir. Ben de eski ülkemi yeni yeni keşfediyorum. Bir köprünün üzerinde duruyorum ve hiçbir yere ait değilim.”

Geri dönüşte Suudi Arabistan ironisi

Geri dönen belgeselin ilk gösteriminin Suudi Arabistan’daki bir festivalde yapılması da oldukça ironik geliyor bana. Fatih Akın da geçen ay POV Magazine’den Jason Gorber’ın “Türkiye’de kaybedilen bir dönemin yasını tutmuyorsunuz değil mi?” sorusuna şöyle yanıt veriyor: 

“Şu anda belgeseli yeniden izleyerek her şey hakkında birçok şey öğrendim: Biyoloji, fizik, toplum, seks, her neyse. Bir toplum ya da birey var. O büyüyor, yükseliyor, umutlu, parlıyor, akacak ve her şey daha iyi olacak... Birdenbire öyle sert bir şekilde çökecek ki... Her şey olabilir. Bir yandan şunu hissettim: Bakın nereye gidiyoruz, nerede bitiyoruz.”

Gober de şöyle diyor:

“Suudi Arabistan’dayız...” Akın ise şöyle karşılık veriyor: “Evet, Suudi Arabistan’dayız. Remastering’i yaptığımda ‘Bu burada gösterilmeli’ dedim. Daha farklı bir film festivali bekleyebilirdim. Konusu göz önüne alındığında burada göstermem gerekiyordu. Bu kadar az Suudi’nin gelmesi beni biraz üzdü.”

Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul’u Almanya’da yayınlandığı dönem sadece 100 bin kişi izliyor, İstanbul’da ise 20 sinemada gösterime giriyor ve filmin müzikleri Türkiye’de listelerde ilk 10’da yer alıyor. Filme en büyük övgü İstanbullular’dan geliyor. Akın, “İstanbullular, ‘Her gün gördüğümüz, ama alıştığımız için artık hiç farkına varmadığımız sıradışı olanın ve güzelliğin filmini yapıyorsun. Sonra da gelip kentimizi bize gösteriyorsun’ dedi” açıklamasını yapıyor. 

İki kıtanın tam ortasından gelen melodiler

New York Times’ta belgeselin müziği şu sözlerle dile geliyor:

“Film, müzikal ve coğrafi olarak çok geniş bir yelpazeye yayılıyor. İstanbul’un insanı hayrete düşürecek kadar hızlı rap’inden, duygusal Roman enstrümantallerine ve uzak kasabalardaki akıldan çıkmayan Kürtçe ağıtlara kadar uzanıyor.”

İstanbul’un müziğinin izini bir dedektif gibi süren Alexander Hacke ise belgeseldeki müzisyenleri şöyle tanımlıyor: 

“Orhan Gencebay, gerçek bir virtüöz ve bir centilmen. Onun müzik rotasından etkilenmeyecek bir müzisyen tanımıyorum dünyada. Müzeyyen Senar için ‘Lady of amazing energy’ derim. Duman çok güçlü bir grup. Replikas, harika bir gitarcıya ve heybetli bir davulcuya sahip. Orient Expressions’ın müziğe bir armağan olduğunu düşünüyorum. Sertab Erener’le tanışmadık ama muhteşem bir sesi var. BabaZula’nın tamamen kaçık olduğunu düşünüyorum, bu yüzden onları çok seviyorum. Erkin Koray ise kesinlikle bir otorite figürü, üstelik çok da cesur bir adam. Mercan Dede’nin müziğindeki spiritüel gerçeklik ne yazık ki bugünlerde rastlanabilen bir şey değil. Aynur Doğan’ın müziği derin bir yerlerden kalbi yakıyor. Ceza kendi alanında iyi bir donanıma ve yetişmişliğe sahip. Siyasiyabend ise çok dürüst. Selim Sesler ise tam benim adamım!” 

Belgesel çekimlerinin en zorlu kısmı ise Hacke’in Sezen Aksu ile İstanbul Hatırası’nı yeni düzenlemesiyle Aksu’nun evinde çaldığı anlarmış. Şarkının belgeseldeki son hâlini birçok tekrarın ardından işitiyoruz. Şimdi biz de o uzak İstanbul’a bakıyoruz gibi… Kişisel olarak bu belgeselde BabaZula’nın Cecom performansına hayranım. Hem şarkıya hem de iki kıtanın tam ortasında olma duygusuna…

Pencereyi açtığımızda İstanbul nasıl duyuluyor?

2004’ten bugüne müzikal izlerimiz de değişti. Bugün pencereyi açtığınızda İstanbul’un müziği nasıl duyuluyor, peki? 2024’ün ilk iş gününde çekilen ve şehirdeki mutsuzluğu gösteren fotoğraflardaki gibi mi? Birilerinin bize pazarladığı müziklere mi sürüklenir olduk, İstanbul’daki binlerce makamdan yankılanan müziği işitmez mi olduk? 

İşte Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul, Türkiye’nin yakın tarihini şimdi ile kıyaslayabileceğimiz ve bu sorulara yanıt vereceğimiz de bir belgesel. Fatih Akın, kitabında da zaten şunları söylüyor: 

“Biz filmi çekerken ülke daha önce hiç olmadığı kadar özgürlükçü bir dönem yaşıyordu. Bir çığır açıldığını, olumlu bir hava estetiğini hissediyordunuz. Ardından Türkiye bir kimlik krizine girdi.” 

Bu yazıyı yazmadan kısa bir süre önce belgeseli yeniden izledim... Belgeselin albümü ise ne yazık ki hiçbir müzik dinleme platformunda yok. Sadece YouTube’da resmî olmayan videoları var. Şarkıları dinlerken yavaşça Beyoğlu’nun 2000’lerine geri döndüm. İlk tek başıma konser izlediğim mekanları ve müzikleriyle bugünkü müzikal kimliğimi yaratan müzisyenlerin eski ile yeni hâllerini kıyasladım. Müziğimizin de hayatımız gibi belli sınırlarda sıkışıp kaldığını hissettim. Her hafta onlarca çıkan şarkıya rağmen… 

Fakat Beyoğlu yine orada ve her şeye rağmen her zamanki gibi kapısı açık bizi bekliyor. Umarım, Fatih Akın belgesel için İstanbul’da da özel bir gösterim gerçekleştirir, yeni kuşak da benim gibi yapımı beyazperdede izleme şansına sahip olur. 

Bu arada, sizce İstanbul’un müziği neydi ve ne oldu?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

🎶 Pencereyi açtığımızda İstanbul nasıl duyuluyor?

Fatih Akın'ın "Crossing The Bridge-The Sound of Istanbul" belgeseli, restore edilmiş 4K hâliyle MUBI’de izlenebilecek. Türkiye’nin ilk uluslararası medya sanatı fuarı Noise_Media Art, 12 Ocak'ta başlayacak.

08 Oca 2024

Fotoğraf: İbrahim Uzun / Unsplash

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Eyl 2026

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi
DuendeDuende

HİKAYE

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?

Geçen hafta Macklemore ile Ed Sheeran arasında patlak veren ve müzik dünyasını sarsan krizin ardından, günümüz endüstrisinde siyasetin müzikten ayrı tutulamayacağına artık emin olduk. Ed Sheeran gibi küresel bir pop devinin dahi tarafsızlık kalesine sığınamayacağını kanıtlayan bu kriz, toz pembe sahnelerin çok geride kaldığını ilan ediyor.

Eda Solmaz

·

21 Eyl 2026

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?

Korku komedisi "Widow’s Bay"in 14 ödülle rekor kırdığı 78. Primetime Emmy Ödülleri’nde Apple TV, HBO ve Netflix’i geride bıraktı; drama kategorilerinde "The Pitt", mini-dizi kategorilerinde "DTF St. Louis" öne çıktı.

Emre Eminoğlu

·

18 Eyl 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?
DuendeDuende

HİKAYE

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'

“Artık ‘Berlinli Sercan’ oldum” diyen Ezhel için Türkiye’den Almanya'ya gelmesinin üzerinden geçen yıllar, onun için yalnızca başka bir ülkede yaşamaya başlamak anlamına gelmemiş; müziğini, dinleyicisini ve kendisini de değiştirmiş. Almanya’daki diaspora, Gastarbeiter kuşağının hikayeleri, dil öğrenmenin zorlukları, Türkiye’ye dönememenin yarattığı gurbet duygusu ve Yunanistan’da bulduğu memleket izleri üzerine konuştuğumuz Ezhel, “Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim” diyor.

Vartan Estukyan

·

18 Eyl 2026

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'
DuendeDuende

HİKAYE

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?

Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Soner Can

·

14 Eyl 2026

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?