İNSAN-MERKEZCİ SÖMÜRÜ BAĞI


Uzun ömürlü modayı, konunun uzmanı ve Moda Tasarımcısı Özlem Süer’den dinliyoruz
Uzun ömürlü moda hareketi günümüz moda sektörünün daha fazla üretim ve tüketimi tetikleyen yaklaşımına çözüm getiren sürdürülebilir ve doğa dostu bir hareket olarak doğdu. Sadece bir tişörtün üretiminde 2.7 ton, bir elbise üretiminde ise 7…
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Doğayla kurduğumuz ilişkinin ne kadarına sömürü hâkim? Etin Cinsel Politikası’nı okurken karşılaştığım bir gözlem, beni tam olarak da bu konu hakkındaki tutumlarımı tekrar gözden geçirmeye yöneltti. Peter Singer, kentte ve banliyöde yaşayan birçok insanın, insan olmayan hayvanlarla kurdukları iletişimin sadece sofrada onları yiyerek gerçekleştirdiğini belirtiyordu. Belki şu an bu konuda daha dikkatli olabilirim fakat doğayı sömürdüğüm birçok tutumumun kaynağı neydi?
İçselleştirilmiş sömürü
Daha önceki sayılarda da bahsettiğimiz gibi doğaya ihtiyaçları azalan insanlar, zaman içerisinde doğa üzerinden egemenlik kurmaya başladılar. Doğanın sömürülebilecek bir kaynak olarak görülmeye başlanmasının belki de en zehirli noktalarından biri bu sömürünün zaman içerisinde normalleşmiş ve bizim de içselleştirdiğimiz bir kavrama dönüşmesi. Mesela çoğumuza küçükken bir adada yaşamda kalmayı başarması üzerinden Robinson Crusoe okutuldu. Fakat çok azımıza bu hikâye, Batı’lı birinin gittiği adayı fethetmesi ve kolonileştirmesi üzerinden anlatıldı. Belki de küçükken fark edemeyeceğimiz bu alt metinler doğayı sömürmeyi o kadar içselleştirdi ki hepimiz Noel Baba’nın kızağını çeken Ren geyiklerini heyecanla dinledik.
Kişisel sömürülerim: İzmir’de denizin kenarında büyüyen ve ormanın içindeki bir okula giden çocuk olarak kendimce doğayla kurduğum ilişkinin her zaman sevgi ve şefkat dolu olduğunu düşündüm. Hayalî kameramla denizdeki balıkların belgeselini çekerken okulun bahçesindeki uğur böceklerini toplarken bir sömürüden ve şiddetten bahsetmek nasıl mümkün olabilirdi ki?
Okulumun yanında “Türkiye’nin ilk açık hava hayvanat bahçesi” vardı. Açık hava ayrıntısı çok “insancıl” ya — sürekli gider orada taşının etrafında dönen ayıyı izlerdim. O zamanlar bunun stres kaynaklı bir hareket olduğunu düşünmez, ayının “açık havada” hapsolan şovunu izlerdim. Hayalî kameramdan yakaladığım hareket eden balıkla tabağımda duran “yemek” aynı canlı olamazdı. Bir insan olmayan hayvanın tam da bu sebepten dolayı benim gibi düşünüp hissedebileceğini, hatta psikolojik bir reaksiyon gösterebileceğini ne öğrenmiş ne de düşünmüştüm.

1970'lerdeki Chipko hareketinden bir fotoğraf
Kesişen sömürüler
Zamanında kadınların erkekler tarafından — aynı doğaya olduğu gibi — bir “kaynak” gibi yaklaşıldığını göstermek için ağaca sarılan birçok kadın, etiketlenerek fazla duygusal ve mantıksız olmakla yargılanmıştı. Fakat dönemin medyasında yansıtıldığı gibi gerçekten haksızlar mıydı? Doğayı ve insanları kaynak olarak kullanmanın veya kullanmak zorunda olmanın sınırları nereye kadar ilerleyebiliyor? Mesela günümüzde iklim krizinin yoğun olduğu bölgelerde temel ihtiyaçlara ulaşamayan aileler, bu sefer çocuklarını ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kaynak olarak görüp çocuk evliliklerini bir strateji olarak kullanmak zorunda kalabiliyorlar.
Yeni bir söz: Biliyorum ki nasıl bir kazanılmış hak başka bir kazanılacak hakka alan açabiliyorsa aynı şekilde bir sömürü başka bir sömürüyü de tetikleyebiliyor. Bu yüzden benim de kendime yeni bir sözüm, sadece insanlar üzerinden olan sömürülere sesimi çıkarmakla kalmayıp içselleştirdiğim hiçbir sömürüye boyun eğmemek olsun. Şimdi sen de kendine yeni bir söz vermek istemez misin?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
WWF-Türkiye'yle doğayla sevgi dolu bir bağ kurmak; insan-merkezciliğin sınırlarını sinemayla sorgulamak; doğayla aramızdaki içselleştirilmiş sömürü bağı.
08 Şub 2022

YAZARLAR

Eylül Aytan
Yazar - Apéro

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.




