KARTLARINI AÇIK OYNUYOR

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İnsanları kabaca optimistler ve pesimistler olarak ikiye ayırırsak ve klişe bardak sorusunu sorarsak, Dolce&Gabbana’nın bardağın boş kısmına odaklanacağından eminiz. Pesimist olduğu için değil, boş kalan kısmı da doldurma hatta suyu taşırma gayretinden.
Yeni mağazalar
Evdeyiz, gündemin ve sekiz aydır içinde bulunduğumuz durumun üzerimizde yarattığı etkiyle konsantrasyonumuz genel olarak dağınık. Kimileri için dijital dünyanın sunduğu platformlar tek kaçış noktası; markalar içinse bu platformlar yeni mağazaları. Tam da bu sebepten, dijital dünyada öne çıkmak, farklılaşmak, ses getirmek, ana sayfada sonu gelmez bir aşağı kaydırma seansında akışı durdurmak ve kendilerine çekmek istiyorlar. Hızlı modanın işleyişini düşünecek olursak bu anlaşılabilir; dünya pandemiyle beraber “hayatta kalma modu"na” geçti, mağazalar anlamını ve vasfını yitirdi; diğer birçok şeyle birlikte. Markaların tamamı alternatif yolları deneyerek hayatta kalmaya ya da olabildiğince az kayıp vermeye mi çalışıyor, yoksa dijitalleşmeye balıklama atlayarak, pek de kendini gizleme gereği duymadan "daha da fazla kâr” diye mi bağırıyor, gerçek bir soru işareti.
Halbuki, son sekiz ayda ivmesini artıran değişim, doğaya karşı bir nebze de olsa artan duyarlılık, sürdürülebilirlik meselesine dair ümit veren farkındalık herkesin gündemindeydi. Moda takviminden sıyrılarak kendi daha ağır ama daha işlevsel programını çizen, dijital dünyanın sınırsızlığını ve atık üretmeden ortaya çıkarabildiklerini keşfederek yola daha bilinçli devam eden/ ettiğini söyleyen markalar var. Fakat hatrı sayılır bir kısmı da sistemdeki açığı bulup topraklarını genişletmek istiyor. Her ay, seyircisiz ve 10 modelle, saç ve makyaj dâhil olmak üzere her şeyin eksiksiz yapıldığı bir defile serisi düzenleme kararı alan Dolce&Gabbana, kulağa bu markalardan biri gibi geliyor. Yapacağı defilelere özel birçok kapsül koleksiyon tasarlayacak marka; yılda dört hazır giyim koleksiyonu, haute couture ve resort koleksiyonlarına ek olarak kapsül koleksiyonlarla birlikte yılın her ayı farklı bir ürün grubu tanıtıyor olacak. Nutkumuz tutuldu doğrusu.
Daha ÇOK varken neden daha AZI olsun?
Markanın tasarımcıları Domenico ve Gabbana, fiziksel defilelerin gerçek tutkunları arasında, fotoğraflarla verilemeyen bir ambiyansın defileler yoluyla sağlanabildiğini düşünen ikili, yeni bir şeyler denemek üzere çıktıkları yolda daha sık defile görmek istediklerine ve burada sergilemek üzere daha fazla ürün tasarlamak istediklerine karar veriyorlar. İzleyiciler/tüketiciler ise görüp beğendikleri ürüne “See Now, Buy Now” konsepti sayesinde anında sahip olma şansını yakalıyor. Satılan ürün ise bu hızın ortasında güncelliğini kaç yeni koleksiyona kadar koruyor, ona net bir yorum yapamıyoruz; bir ay, dört ay, belki bir yıl…
Böylesine bir dönemden öğrenebilecek çok şey, insan-doğa ilişkisinde aşılabilecek önemli engeller varken; yavaşlama ve yavaşlatma şansına sahipken, hızına hız katarak, daha fazla üretimle daha fazla atık yaratmak, moda dünyasında tam da şu sıralar yakalanmaya çalışılan kolektif bilinç seviyesinden çok uzakta. Markanın, acımasız yöntemlerle elde ettiği tavşan kürkünü ısrarla kullanmaya devam ettiğini düşünecek olursak, Dolce&Gabbana’nın birkaç hafta önceki yazımda bahsettiğim küreği akıntıya doğru umursamazca çeken markalar arasında olduğunu görmek kolaylaşıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu kadar defileye, şova ve sezona kimin ihtiyacı var? Evde plastik yığınları yaratmadan kişisel bakım mümkün mü? Üzerimizdeki giysiler davranışlarımızı nasıl etkiliyor?
29 Kas 2020

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Bir zamanlar birbirimizin sesini duymak için telefon açıyorduk; şimdi aramadan önce mesaj atıyor, sesli mesajlarımızı telefona dikte ettiriyor, mesajı anlamayınca yapay zekaya soruyor, cevabı da ona yazdırıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı ve kolay hâle gelirken birbirimizi dinlemek külfete dönüşüyor; arada da makineler bizi dinliyormuş gibi yapmayı öğreniyor.

Akıllı saatler ve uyku takip cihazları, dinlenmeyi puanlanması, optimize edilmesi ve başarılı olunması gereken bir projeye dönüştürdü. Oysa ki uyku, insanın kontrolü elinden bırakmadan yapamadığı az sayıdaki şeyden biri: Kovaladıkça kaçıyor, ölçtükçe bozuluyor, üzerine titredikçe nevroza dönüşüyor.

Akdeniz bölgesi ağırlıklı olmak üzere Türkiye’de her geçen yıl plastik atık ithalatı sorunu büyüyor. Başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’dan ithal edilen plastik atık miktarı 500 bin tona ulaşırken sahillerdeki mikro plastik sorunu büyüyor. İlk kez 1989’da gündeme gelen ancak son yıllarda yaygın kullanılan “atık sömürgeciliği” kavramı The Guardian’da yer alan bir haberde Türkiye için kullanıldı.

Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzunun ne kadarı ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?



