Kaya oyuklarından led ekranlara: Müziğin sahnedeki yolculuğu

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Pandemi nedeniyle zorunlu bir ayrılık yaşadığımız konserler burnumuzda tütüyor. Müzik sektöründe çalışan 10 binlerce kişinin içinde bulunduğu zor durum, salonlara geri dönme zamanı geldiğinde müzisyenleri, sektör çalışanlarını, hatta sahneleri bıraktığımız yerde bulamayacağımızın sinyallerini veriyor. İnsan türünün müzikle çok derin bir ilişkisi olduğundan bu serinin ilk yazısında bahsetmiştik. Şarkı söylememizin tarihi, muhtemelen konuşmamızdan daha eski. Atalarımız tarımdan 10 binlerce yıl önce enstrüman yapıyordu ve mağara sistemlerinin akustik açıdan dikkat çekici noktalarında yoğunlaşan duvar resimlerine göre topluca müzik dinliyordu. "Müziğin Etkisinde", bu hafta canlı performansın tarihine göz atacağız.
İlham kaynaklarımızdan Müziğin Etkisindeki Beyin kitabında Daniel J. Levitin, antropoloji profesörü Jim Ferguson’ın başına gelen bir olayı anlatıyor. Ferguson, Lesotho’daki Sotho yerlileriyle yaptığı çalışmalar sırasında bir gün, halkla birlikte şarkı söylemeye davet ediliyor. Şarkı söyleyemediği için daveti kibarca geri çevirmesi büyük şaşkınlıkla karşılanıyor çünkü yerel halkın kültüründe, şarkı söyleyememek açıklanamaz bir durum. Müziğin nefes almak kadar doğal ve toplumun tüm kesimlerinin katıldığı, gündelik bir faaliyet olduğu Sotho topluluğu, modern Batı toplumlarında birkaç yüz yıl önce ortaya çıkmış müziği icra edenle müzik dinleyen arasındaki ayrıma sahip değil.
Dönüm noktası: Canlı performansın doğuşunun müziğin doğuşuyla eş zamanlı olduğu düşünülüyor. Mağaralarda yaşadığımız dönemden beri ritüellere eşlik ettiği bilinen müzik sadece doğaüstü güçlerle iletişim için değil; dans, iş ve oyun sırasında da kullanılıyor. Antik Yunan ve Roma’da tiyatro sahnelerine çıkan müzik, Orta Çağ’da kilise müziği ve seküler müzik ayrımına gidiyor. Nota sisteminin ortaya çıkışı, müzik teorisi, armoni anlayışları ve enstrümanlardaki gelişmeler, ana mekânı katedraller olan müziğin Barok dönemde farklı boyutlarda salonlara taşınması, Batı müziğinde önemli dönüm noktaları.
İlk "konser": 17. yüzyılda Oxford Üniversitesi ve Cambridge Üniversitesi'nde canlı performans eksenli buluşmalar düzenlense de bugün bildiğimiz anlamda bir giriş ücretiyle gerçekleşen ilk konserler, besteci ve kemancı John Banister’ın evinde verdiği ve ücret karşılığı seyircinin isteklerini çaldığı konserlerdi. 18. ve 19. yüzyıllarda klasik müzik ve operanın popülerliği, konserlerin kültürel hayatın kalbindeki yerini sağlamlaştırdı.
The Fillmore: Mikrofonlar, ses sistemleri ve amfiler, 20. yüzyılda binlerce kişinin birlikte olduğu konser ve festivallerin yolunu açtı. 1967’deki Aşk Yazı’nın mimarlarından kabul edilen Chet Helms ve San Francisco’daki konser salonu The Fillmore’u psychedelic müziğin merkezlerinden biri hâline getiren Bill Graham gibi figürler, sonraki yıllarda dev bir sektöre dönüşen konser organizasyonlarının ilk kurallarını koydu.

Dayanışma: Mağaralardaki yankılı toplantılardan bugünün stadyum prodüksiyonlarına, alt kültürlerin can damarı olan küçük sahnelerden dünyanın her yerinden seyirci çeken efsanevi festivallere; müziğin sahnedeki ve dinleyicideki yolculuğu devam ediyor. Bizi insan yapan müzikle bağımızın en derin kurulduğu yerler olan sahnelere yeniden kavuşmak, hepimize tahmin ettiğimizden çok daha iyi gelecek. O zamana kadar özellikle bağımsız sahneler ve küçük konser salonlarıyla dayanışma içinde olmak biz seyircilere düşüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Yakınımızdaki bir sinemada gösterilmemiş bir filmin yönetmeninin ve bildiğimiz anlamdaki ilk konserin izini sürüyoruz.
25 Eyl 2020

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026




