Kırmızı halının ötesindeki Cannes: Geleceğin sineması nerede şekilleniyor?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Cannes Film Festivali dediğimizde akla hâlâ ilk olarak kırmızı halı geliyor. Oyuncular, gala fotoğrafları, paparazzi görüntüleri, couture elbiseler, yıldızların etrafında kurulan o büyük gösteri… Festivalin dışarıya gösterdiği yüz büyük ölçüde hâlâ bunun üzerine kurulu.
- Oysa Cannes’ın asıl hareketliliği uzun zamandır kırmızı halının birkaç sokak ötesinde yaşanıyor. Marché du Film tarafında, pavilion’larda, yan etkinliklerde… Ve özellikle de festivalin “geleceğin sineması” olarak konumlandırmaya çalıştığı alanlarda.
Bu yıl Cannes’da iki alan özellikle öne çıkıyordu: Immersive yarışma ve Fantastic Pavilion. Festival bu iki alanı, sinemanın geleceğine dair farklı ihtimallerin vitrini olarak sunuyordu: Yapay zeka, dikey formatlar, hibrit anlatılar, janr sineması, deneysel ekran kullanımları, yeni medya formları…
Aslında festivaldeki en ilginç tartışma tam da burada düğümleniyor: Sinemanın geleceği gerçekten nerede şekilleniyor? Ana yarışmada mı? Yoksa henüz tam olarak ciddiye alınmayan paralel alanlarda mı?
Fantastic Pavilion ve yapay zeka tartışmaları
Fantastic Pavilion bu açıdan özellikle ilginçti. Son birkaç yıldır Cannes içerisindeki alternatif üretim alanlarından biri olarak büyüyen pavilion, özellikle genre sineması, hibrit anlatılar, yeni medya biçimleri ve AI destekli üretimlere odaklanıyor.
Bu yıl programa ilk kez dahil edilen Vertical Cinema Showcase ise dikey ekran anlatılarını Cannes bağlamında görünür kılmaya çalışan yeni bir alan açıyordu. Bununla birlikte Dario Argento ve Nicolas Winding Refn gibi isimlerin de Fantastic Pavilion’un bu seneki programında yer alması, alanın dünya tür sineması için ne kadar önemli ve canlı bir buluşma noktasına dönüştüğünü gösteriyordu.
Bu önemli çünkü Vertical Cinema Showcase, Cannes içinde yapay zeka destekli üretimlere açıkça alan açan tek bölüm gibi görünüyordu. Festivalin ana yapısı AI kullanımını hâlâ büyük ölçüde yasaklı bir alan olarak konumlandırırken bu tür denemeler Fantastic Pavilion gibi paralel yapılarda kendine yer buluyor.
- David Cronenberg gibi tür sinemasının auteur'lerinin yapay zekaya daha açık yaklaşması da, bu teknolojinin özellikle genre sineması içinde yeni bir ifade imkanı olarak tartışılmaya başladığını gösteriyor.
Üstelik yapay zeka sinema için yalnızca geleceğe ait uzak bir ihtimal de değil. Hâlihazırda film üretim süreçlerine, özellikle ses, dublaj, aksan düzeltme ve performans sonrası müdahaleler üzerinden oldukça entegre olmuş durumda. Respeecher gibi şirketlerin sunumlarında, bu teknolojinin pek çok Hollywood filminde farklı biçimlerde kullanıldığı anlatılıyor; bir oyuncunun rolde istenilen aksanı tam yakalayamadığı durumlarda, yapay zeka destekli küçük bir ses müdahalesiyle performans hedeflenen tona yaklaştırılabiliyor.
- Biz AI’ı hâlâ sinemaya dışarıdan gelecek radikal bir kırılma gibi konuşsak da teknoloji film yapımının içine çoktan, çoğu zaman görünmez ve pratik biçimlerde yerleşmiş durumda.
Asıl gerilim de belki burada başlıyor: AI bir yandan endüstrinin içinde sessizce kullanılırken diğer yandan açıkça estetik bir araç olarak kullanıldığı alanlar hâlâ daha deneysel, paralel ve “ikincil” yapılara itiliyor.
Bu durum sinema tarihi açısından aslında yabancı değil. Büyük estetik kırılmalar çoğu zaman merkezde, en prestijli alanlarda değil; önce daha küçük, daha deneysel, kimi zaman da kenarda görülen bölgelerde belirir. Fantastic Pavilion’un içerisinde yer alan Vertical Cinema Showcase de tam olarak böyle bir eşik alanı gibi çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında küçük bir bölüm gibi görünse de, aslında yeni bir ekran dilinin denendiği bir laboratuvar hissi yaratıyor.
Gösterim öncesinde organizatörün kullandığı "Truva Atı" metaforu bu açıdan dikkat çekiciydi. Dikey ekranların bugün çok popüler olduğunu ama kimsenin bu formatla gerçekten ne yapacağını henüz tam olarak bilmediğini söylüyordu. Bugün küçük görünen bu alanların, ileride çok daha büyük yapılara dönüşebileceğini vurguluyordu.
Vertical Cinema'nın getirdiği yeni anlatı mantığı
Çünkü burada mesele yalnızca teknik bir format değişimi değil; yeni bir izleme kültürünün, yeni bir ritmin, yeni bir kadraj algısının ve yeni bir anlatı mantığının oluşması. Sinema tarihine bakıldığında bilimkurgu, korku, beden korkusu, deneysel görüntü kullanımları ve hibrit anlatılar gibi uzun süre “alt tür” ya da yan alan olarak görülen bölgelerin, çoğu zaman sinemanın biçimsel olarak en risk alan ve en dönüştürücü damarlarını açtığı görülüyor.
Bu yıl Fantastic Pavilion kapsamında gösterilen, yapımcılığını Barış Fert ve benim üstlendiğim Late Night With Me de tam olarak bu dönüşüm alanının içinde konumlanmıştı. Barış Fert’in yönettiği kısa film, dikey formatta üretilmiş bir body horror işi. Bir kadının gece yarısı bir peygamberdevesi belgeseline saplantılı biçimde kapılmasıyla başlayan film, zamanla beden algısının çözüldüğü halüsinatif bir kabusa dönüşüyor.
Film yalnızca içeriğiyle değil, biçimiyle de bu yeni alanın parçasıydı çünkü Vertical Cinema bugün hâlâ çoğu insanın düşündüğü gibi yalnızca “telefona uygun içerik” anlamına gelmiyor; yeni bir beden algısını, yeni bir bakış yönünü ve yeni bir dikkat mimarisini temsil eden daha derin bir dönüşüme işaret ediyor.
Yatay sinema tarihsel olarak dünyayı izlemeye dayanırken dikey ekran; bedene, yüzlere, derialtına, yakınlığa, kapanmaya ve klostrofobiye doğru yaklaşan daha içsel bir bakış öneriyor. Özellikle korku ve body horror gibi türlerde bu formatın yarattığı yoğunluk hissi bambaşka bir izleme deneyimi üretiyor. Belki de bu yüzden bugün Vertical Cinema alanındaki en ilginç denemelerin önemli bir kısmı genre sineması içinde ortaya çıkıyor.
- Çünkü korku, gerilim ve beden korkusu bugün hâlâ seyircinin bakışını ekrana sabitleyebilen nadir alanlardan. İzleme deneyiminin sürekli bölündüğü, dikkatin farklı ekranlar arasında dağıldığı bir çağda bu başlı başına önemli bir güç.
Seyircinin dikkati artık yalnızca hikayeyle değil; ses tasarımı, ritim, anksiyete ve bedensel tepki üzerinden kurulan fiziksel bir yoğunlukla yakalanıyor. Ve tam da bu yüzden bugün sinemanın geleceği büyük ölçüde hibrit alanlarda şekilleniyor olabilir. Çünkü klasik anlatı yapıları artık tek başına yeterli olmuyor. Sinema giderek oyun estetiğiyle, internet ritmiyle, video art ile, AI görüntüleriyle, immersive deneyimlerle ve deneysel ses tasarımıyla birleşmeye başlıyor.
Geleceğin sineması Cannes'da ne kadar görünür bir konumda?
Bugün de benzer bir kırılma yaşanıyor olabilir. Çünkü yapay zeka, dikey ekranlar ve hibrit görüntü biçimleri şu an hâlâ biraz “ikincil alanlar” gibi konumlandırılıyor olsa da, geleceğin görsel dilini büyük ihtimalle tam da bu alanlar belirleyecek.
Fakat burada önemli bir çelişki var. Festival bu alanları sürekli “geleceğin sineması” olarak tanıtıyor; ama fiziksel ve kurumsal yatırım hâlâ aynı ölçüde görünür değil.
Immersive program daha büyük bütçelerle, daha geniş mekanlarla ve daha güçlü bir sunum diliyle karşılanırken Fantastic Pavilion zaman zaman fuar estetiğinin içinde, arka ekranlara sıkışmış bir alan hissi yaratıyor. Oysa immersive deneyimler bile artık yeni bir kırılma değil. Sinema, oyun, VR ve enstalasyon arasında uzun süredir gelişen bir alanın Cannes’da ancak şimdi bu denli görünürlük kazanması, kurumların geleceği çoğu zaman ancak gecikmeli olarak tanıdığını gösteriyor.
- Bu yüzden asıl çelişki daha da belirginleşiyor: Festival geleceğin sinemasından söz ediyor, ama o geleceğin daha kırılgan, deneysel ve henüz tam meşrulaşmamış damarlarına merkezde yer açmakta hâlâ zorlanıyor.
Tam da bu noktada pavilionlar başka bir anlam kazanıyor. Artık yalnızca ülkelerin kendilerini temsil ettiği geçici alanlar değiller; sinema endüstrisinin nabzının tutulduğu, yeni işbirliklerinin kurulduğu, teknolojilerin tartışıldığı ve anlatı biçimlerinin denendiği hareketli karşılaşma noktalarına dönüşüyorlar. İnsanlar burada yalnızca film göstermiyor; fon konuşuyor, ortak yapım arıyor, yeni teknolojileri tartışıyor, dağıtım modellerini düşünüyor ve yeni anlatı biçimlerini test ediyor.
Bir süre sonra Cannes’ın asıl ritminin biraz da bu dolaşımda kurulduğunu fark ediyorsunuz: Sürekli başka bir paviliona yürümek, bir görüşmeden diğerine geçmek, bir ülke standından başka bir yan etkinliğe uğramak, bir gösterimden bir endüstri sohbetine taşınmak...
Bu açıdan Cannes’ın kırmızı halı kültürüyle Marché tarafı arasında neredeyse iki ayrı dünya var. Bir tarafta yıldızlar, flaşlar, davetiyeler ve büyük görünürlük arzusu var. Festival alanının çevresinde insanların ellerinde “Ticket Please” yazılı kartonlarla dolaşması bile bunun küçük bir özeti gibi: Herkes bir görüntünün içine girmeye çalışıyor.
Diğer taraftaysa daha dağınık ama çok daha canlı bir üretim ağı var. Sinemanın gerçek dolaşımı biraz da burada: Koridorlarda, stantlarda, küçük ekranlarda, geçici masalarda, kısa tanışmalarda ve henüz tam görünür olmayan fikirlerde.
Türkiye açısından bakıldığında bu ayrım daha da belirginleşiyor. Çünkü Cannes’daki temsil meselesi yalnızca kimin kırmızı halıda göründüğüyle değil, hangi üretimlerin görünür kılındığı ve hangilerinin arka planda bırakıldığıyla da ilgili. Fantastic Pavilion kapsamında yer alan ve bu sene festivale katılmış tek Türkiye çıkışlı üretimin Türk Pavilionu'nun festival tanıtımı içerisinde görünmez kalması, bu açıdan Türkiye’nin Cannes’daki temsil biçimi üzerine düşündürücü bir örnek oluşturuyordu.
- Çünkü Türkiye’nin festival içerisindeki görünürlüğü büyük ölçüde “Türkiye’de çekim yapın”, “Türkiye’ye yatırım yapın”, “Prodüksiyon imkanlarından ve teşvik sistemlerinden yararlanın” gibi daha çok üretim hizmeti ve yatırım çağrısı üzerine kurulan bir dil üzerinden şekilleniyor.
Bu yaklaşım sinemayı kültürel bir ifade alanından çok, üretim hizmeti ve yatırım fırsatı olarak konumlandırıyor. Oysa deneysel alanlar, hibrit formlar ve yeni medya anlatıları çok daha farklı bir kültürel yaklaşım gerektiriyor. Bu tür üretimleri görünür kılmak, yalnızca bir filmi tanıtmak değil; Türkiye’den çıkan sinemanın hangi estetik, teknolojik ve düşünsel alanlarda varlık gösterebildiğini de kabul etmek anlamına geliyor.
Tam da bu yüzden, dünya sinemasının geleceğine dair en heyecan verici tartışmalar bazen en görünmez alanlarda yaşanıyor. Merkez henüz bu alanlara tam olarak yer açmasa da, yeni dil çoğu zaman küçük ekranlarda, yan programlarda, paralel gösterimlerde ve henüz prestij hiyerarşisinin tam içine alınmamış formlarda kuruluyor.
Belki de mesele tam olarak bu: Sinemanın geleceği çoktan başlamış olabilir. Sadece hâlâ arka ekranda dönüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Lara Kamhi
İstanbul merkezli bir medya sanatçısı, film yönetmeni, yazar ve küratördür. 2010’dan bu yana işleri Türkiye’de ve uluslararası alanda sergilenmiş; deneysel filmleri çeşitli festivallerde yer almıştır. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde tiyatro, Paris Amerikan Üniversitesi’nde film çalışmaları eğitimi aldıktan sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi Film ve Televizyon Bölümü’nden Yüksek Onur derecesiyle mezun olmuş; ardından University College London Slade School of Fine Art’ta Fine Art Media alanında Onur derecesiyle yüksek lisansını tamamlamış ve Julian Sullivan Başarı Ödülü’ne değer görülmüştür. Sanatsal üretiminin yanı sıra yazarlık pratiğini de sürdüren Kamhi, sinema ve medya sanatları üzerine eleştirel metinler kaleme almaktadır. Yıllar içinde farklı mecralarda yayımlanan yazılarında görsel algı, sinematik deneyim ve çağdaş anlatı biçimlerine odaklanır. Disiplinlerarası işbirliklerini ön plana çıkaran bağımsız sanat girişimi Prizma Expanded’ın kurucusu ve küratörüdür. Bu platform aracılığıyla sinema, video ve performans alanlarını bir araya getiren projeler üretmiş; sergiler ve gösterim programları düzenlemiştir. Akademik ve bağımsız alanlarda yürüttüğü çalışmalarıyla Türkiye’de deneysel sinema ve medya sanatları alanında kendine özgü bir konum edinmiştir.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
İlk sezonuyla En İyi Komedi Dizisi dahil 19 dalda Primetime Emmy adaylığı elde eden "Widow’s Bay", eksantrik karakterleri ve her bölüm değişen korku gelenekleriyle türün sınırlarında geziniyor.

İstanbul bu ay adeta konser yorgunu. Temmuz boyunca her gün birden fazla uluslararası yıldız sahnedeydi. Farklı şehirlerden gelen dinleyiciler de büyük fedakarlıklarla bu deneyimin parçası oldu. Konser alanlarındaki müzikseverlerle konuştuk.

Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir; lakin “Isabelle Huppert sineması” hep aynı sorunun etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur? Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır.

Christopher Nolan uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması "The Odyssey"de hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla anlatıyor. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor.




