Kısa video, haramileri ve Subway Takes: Algoritmanın yanında editöre yer var mı?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
“Kısa video çağında asıl kıt kaynak editoryal muhakeme.”
Yapımcı Kareem Rahma’nın metroda karşısına aldığı konuklardan bir iddia ortaya atmalarını istediği, ardından bu iddiaya "yüzde yüz katılarak" ya da karşı çıkarak birkaç dakikalık bir tartışmaya giriştiği kısa video programı "Subway Takes"in konuğu olsaydım tartışmaya açmayı düşüneceğim iddialardan biri kesinlikle bu olurdu.
- Ve bence Kareem, buna yüzde yüz katılırdı. Sonuçta kısa videoyu içerik akışını dolduracak bir araç olmaktan çıkarıp bir yayıncılık biçimi olarak dönüştürmek, Subway Takes’in iyi yaptığı şeylerden biri.
Bugünün en popüler biçimlerinden birinin nasıl kullanıldığını, medyadaki yerini, gülünü ve dikenini masaya yatırıyoruz: Kısa video, haramileri ve Subway Takes.
Fikirlerin ve bilginin paylaşımı için kullanılan araçlar demokratikleştikçe medya üretimi de kurumlardan bireylere kayıyor; üreticiler, kurumsal koltuklarında oturan yöneticilerin prangalarından kurtulup özgürleşiyor. Özellikle video yayıncılığının yükselişiyle televizyonun üretim mantığı tersine dönüyor: Önce kanalın ve yapımcının onayını alıp sonra izleyiciye ulaşmak yerine, üretici önce kendi formatını yaratıyor, izleyicisini buluyor ve ancak sonrasında, belki, kurumsal yapılar bu başarının peşinden geliyor.
Subway Takes’in yapımcısı ve sunucusu Kareem Rahma da 12 Mayıs 2026’da Wall Street Journal’a verdiği röportajda bu dönüşümü şöyle özetliyor:
“Bence bir sonraki Anthony Bourdain ya da Lena Dunham YouTube’dan çıkacak.”
Haksız sayılmaz.
Pek tabii her şey gibi video da küçülüyor, kısalıyor. TikTok, Reels ve Shorts ile birlikte videonun kimin tarafından üretildiği kadar nasıl izlendiği de değişiyor. Uzun bir videoyu izlemek için seçim yapmak yerine, birbiri ardına gelen kısa videolar arasında “kaydırmaya” başladık.
Kullanım alışkanlığı bu hızla değişirken kısa videoyu yalnızca başka içeriklerin kısaltılıp dağıtıldığı bir format olarak değil; kendi dili, kuralları ve yaratıcı imkanları olan bir yayıncılık biçimi olarak düşünmenin zamanı gelmiş olabilir mi?
Bağımsızlık ve özgürlük, algoritma ve diken
Gel gelelim ki gülün dikeni var. Kısa bir video yayımlamak için herhangi bir uzmanlığa, birikime, hatta üzerine düşünülmüş bir fikre dahi sahip olmak zorunda değilsiniz. Bugün canınızın istediği bir konuda, sırf canınız sıkıldığı için kısa bir video çekebilir, yarın tüm dünyada birilerine ulaşabilirsiniz.
- Giriş maliyetinin neredeyse sıfıra inmesi herkesi potansiyel birer üretici hâline getiriyor. Herkesin söyleyecek bir şeyi var ama herkesin söylemeye değer bir şeyi, bunu söylemek üzere gerekli araçları veya bir formatı yok.
Üstelik üreticiler medya şirketlerinden bağımsızlaşırken platformlardan bağımsızlaşamıyor. Platform aynı anda hem dağıtıcı hem ölçümleyici hem de görünürlüğü belirleyen mekanizma. Ne izleyeceğimizi, neyin görünür olacağını ve dolayısıyla neyin üretileceğini aynı sistem belirliyor. İçeriğin kendisinden önce performansının düşünüldüğü bir medya düzenine doğru koşuyoruz. Platformların ihtiyaçları hikayenin önüne geçiyor; algoritma, editörün yerini alıyor.
Reuters Institute’un hazırladığı Digital News Report verilerine göre sosyal medya ve video platformlarından haber videosu izleyenlerin oranı 2020’de %52 iken 2025’te %65’e çıktı. Herhangi bir çevrimiçi kanaldan haber videosu izleyenlerin oranı ise aynı dönemde %67’den %75’e yükseldi. 2025’te 18-24 yaş grubunun %47’si TikTok’u herhangi bir amaçla haftalık olarak kullanıyordu. HubSpot’un 2026 verilerine göre ise pazarlama ekiplerinin yaklaşık %30’u kısa videoya yatırımlarını artırmayı planlıyor.
Peki neden herkes kısa videonun peşinde?
Malum, dikkat süremiz kısaldı; ne olduysa 24 saat de kısaldı. Markalar, platformlar, kurumlar, bireyler; herkes dikkatimizin ve zamanımızın peşinde. Kısa videolar da dikkati ve zamanı kazanmanın en pratik araçlarından.
- Üreten için giriş maliyeti düşük; karşılığında para, şöhret ve görünürlük vadediyor. Kısacası üretmek, dağıtmak, tüketmek ve para kazanmak söz konusu olduğunda herkesin çıkarı kısa videoda kesişiyor.
Dolayısıyla iddiama geri dönüyorum: Kısa videoyu bir yayıncılık biçimi olarak ele almanın ve bu biçimin gerektirdiği medya aklını yeniden düşünmenin zamanı geldi. Bunun nasıl mümkün olabileceğine bakmak için de son zamanların en dikkat çeken kısa video programlarından Subway Takes’e ve yaratıcısı Kareem Rahma’ya bağlanıyorum.
Kareem Rahma faktörü
Kahire’de doğup Minnesota’da büyüyen Kareem, gazetecilik eğitiminin ardından New York’a taşınıyor; The New York Times ve Vice’ın video ekiplerinde çalışıyor, ardından Nameless Network’ü kuruyor. Komedyen, yazar, yapımcı ve medya girişimcisi şapkalarıyla üretmeye ve denemeye devam ederken 2022’de "Keep the Meter Running" ile New York taksi yolculuklarını kısa insan hikayelerine dönüştüren bir format geliştiriyor.
- Ancak asıl çıkışını 2023’te Andrew Kuo ile yarattığı Subway Takes ile yapıyor. Program, 2026’da Emmy Creative Arts adaylığı alarak creator-led short-form alanının öne çıkan örneklerinden biri hâline geliyor.
Gazetecilik, video, komedi ve yapımcılık deneyimi ona fikir seçme, hikaye kurma, konukla çalışma ve format geliştirme pratiği kazandırıyor. Subway Takes’te gördüğümüz de tam olarak bu: Ekrana çıkmış bir içerik üreticisinden çok, yayıncılık biçimleri üzerinde çalışan bir medya profesyoneli bakış açısı.
Sürdürülebilir format: Dikiş tutturmak dedikleri
Bir formatın başarısı, iyi bir fikri bir kez bulmasından çok, o fikri tekrar tekrar doğru koşulları sağlayarak çalıştırabilmesinde yatıyor. Subway Takes’in formülü basit: Metro ışıkları altında, metro kartı mikrofonuyla Kareem’in “What’s your take?” sorusu ile başlıyor. Konuk bir fikrini ortaya atıyor. Sonra Kareem’in iki seçeneği var: Yüzde yüz katılıyor veya yüzde yüz katılmıyor. Ve çatışma başlıyor. Haklı çıkmak için değil, fikri kısaca masaya yatırmak için.

İskelet değişmese de program her seferinde konuklarla ve masaya getirdiği konukla lezzetleniyor. Bir gün Cate Blanchett çıkıyor karşımıza, diğer gün Tim Walz, başka bir gün bağımsız film yapmaya çalışan ve filmini çekmek için yumurtalarını satmayı düşünen bir kadın. Bir başka gün mekan Londra metrosu oluyor. Her şey değişiyor, tek bir şey değişmiyor: Format. "Bir şey başarılı olunca onu hemen büyütmek ve dallandırıp budaklandırmak gerek" akımının tam karşısında Subway Takes, formatını korumayı seçiyor. Çünkü iyi bir formatın marifeti, kendini sürekli değiştirmektense farklı lezzetleri taşıyabilecek kadar sağlam bir iskelet kurmaktan geçiyor.
Format bu kadar net olduğunda markalar da içine nasıl dahil olacaklarını kestirebiliyor. Subway Takes ekibi markalara her seferinde yeni bir reklam formatı tasarlamıyor; editoryal bir beceriyle “Format budur, buna bu şekilde dahil olabilirsiniz” diyor. Papa John’s işbirliği bunun iyi bir örneği: Subway Takes’in kendi "hot take" yapısına, bu kez “Metroda yemek yemek kabul edilebilir mi?” sorusuyla dahil oluyor.
Format bu kadar tutmuş görününce, elbette her güzel ve internette olan şey gibi, kopyalanıyor. Bazıları “What’s your take?” sorusunu, bazıları formatın akışını yeniden üretiyor. Sonuç? Pek çoğu Subway Takes’in başarısını elde edemiyor, edemeyecek. Çünkü iş formatla da bitmiyor.
Biçimine göre şerbet
Bugün çok iyi bir fikir ya da hikayenin “hak ettiği” ilgiyi görmemesinin nedenlerinden biri, nasıl dağıtılacağının ve hangi biçiminde sunulacağının baştan değerlendirilmemesi. Kısaca “Müslüman mahallesinde salyangoz satma” hatası.
Kısa videoda bugün sık karşılaştığımız üretim mantığı, uzun bir içeriği alıp ondan kısa parçalar çıkarmak: Podcast’ten en iyi dakikayı kesmek, röportajın en çarpıcı cümlesini ayırmak, programın en komik anını Reels’e taşımak. Kareem ise tam tersinden düşünüyor. 2024’te The Guardian’a verdiği röportajda herkesin podcast yapıp içinden sosyal medya için en iyi kısmı kesmek istediğini, kendisinin ise “podcast olmayan, yalnızca o klibin kendisinden oluşan bir podcast” yapmak istediğini söylüyor.
2026’da YouTube Official Blog’a verdiği röportajda ise kısa, senaryosuz ve dikey videonun içinde bir program yapılabileceğini kanıtlamak istediğini söylüyor: “Programın kendisi.”
Subway Takes, dağıtımını ve yayın biçimini baştan hesaba katan bir program. Programın en dişe dokunur yeri en başta veriliyor. Merakı çatışma takip ediyor. Ta da! Dikkati kazandı; çünkü nerede ve kiminle konuştuğunu iyi biliyor. Ama kısa videoda etkileşim ve dikkat için gerekli olduğu iddia edilen her şeyi de programın içine “kopyala yapıştır” olarak bırakmıyor Kareem. Mesela birini yalnızca takipçisi ve ünü için programa kabul etmiyor, fikrini ve enerjisini önemsiyor. Böylece kısa video içinde, kısa sohbetin tadını önemseyen, bir nevi talk show formatı ortaya çıkıyor.
Görünen köyün kılavuzu olmak
Böyle bir format nereden çıkıyor? Editör, yazar, sanatçı, küratör, gazeteci… Hepsi farklı araç ve yöntemlerle çalışsa da dünyayı süzüyor, karşılarına çıkanlara yakından bakıyor, araştırıyor, bağlam kuruyor ve bunu bir forma dönüştürüyor. Kareem’in yaptığı da bundan çok farklı değil. Onun malzemesi ise internet kültürü ve gündelik hayat.
Bugün herkesin bir fikri var. Belki hep vardı ama bugünü farklı kılan, herkesin bu fikirleri ifade edecek daha fazla aracının olması. X’teki thread’lere, Reddit’e bakmak bunu görmek için yeterli. Günümüz insanı yaşadıkları, yedikleri, izledikleri, okudukları ve düşündükleri hakkında sürekli fikir üretiyor, birbirlerinin fikirlerine itiraz ediyor, onları tartışıyor. En azından bunu yapanları uzaktan izlemekten bir şekilde keyif alıyor.
Subway Takes, aslında internetin bu fikir üretme ve paylaşma biçimini alıp kamusal alana taşıyor ve formatlaştırıyor. Gündelik hayatın mikro politikalarını, büyük veya küçük meselelerini iki tarafın da rahatlıkla tartışabileceği bir biçimde ortaya çıkarıyor. Fikrinin başlangıç noktası “Ne içerik yapabiliriz?” sorusu yerine “İnsanlar şu anda ne yapıyor, ne hakkında konuşuyor, neye takılıyor ve bunu başka türlü nasıl görünür kılabiliriz?” sorusu oluyor.
Her seçim bir mesajsa...
Program önce Kareem’in arkadaşları ve arkadaşlarının arkadaşlarının konuk olmasıyla başlıyor. Sonra siyasetçiden Hollywood yıldızına uzanan ve ünlü simaların kendilerinin katılmak istediği bir programa dönüşüyor. Fakat mesaj ve öncelik değişmiyor. Fikirlerden önce sayıların ve isimlerin konuşulduğu bir dünyada program şunu söylüyor: Bir fikri olan herkesle konuşmaya değer.
Seçilen mekan da bu mesajın altını çiziyor. Metro, özellikle de New York gibi bir metropolün metrosu, herkesin ama herkesin geçtiği, kamusal mı kamusal, renkli mi renkli, brutal mi brutal, rastgele mi rastgele bir yer. Her gün milyonlarca insanın, dolayısıyla da fikrin gelip geçtiği, karşılaşmaların vuku bulduğu bir alan. Konuşulan konular ne kadar gündelik ve hayatın içindeyse fikirlerin konuşulduğu yer de öyle.
Anlayacağınız, burada mekan “Sokak röportajları izleniyor ve ucuz” diye seçilmiyor. Maddi imkansızlığın olduğu bir tabloda bu kısıt, yaratıcı bir karara dönüşüyor. Hem formatla hem programın mesajıyla hem de ortaya çıktığı şehirle ve şehrin insanıyla diyalog kuruyor. Mekan seçimi, editoryal bir karara dönüşüyor. Konuk, mekan ve format aynı şeyi farklı kanallardan söylüyor. Programa güçlü bir kimlik veren tam da bu tutarlılık oluyor.
Kısa videonun akıbeti
Madem kısa video başlı başına bir yayıncılık biçimine dönüşüyor, onu nasıl kullanacağımızı düşünmeye başlayabilir miyiz? Subway Takes kısa videonun da güçlü bir editoryal dünyaya sahip olabileceğini gösteren nadir örneklerden biri. Emmy adaylığı da kısa videonun internet içindeki izlenme ve beğeni ölçütlerinin ötesine geçerek profesyonel medya tarafından da ciddiye alınmaya başladığını gösteriyor.
Bu durumda kısa videonun gelip geçici olduğunu düşünmek veya öyle olmasını beklemek de pek gerçekçi değil. Veriler de kısa videonun hayatımızdan kolay kolay çıkmayacağı konusunda hemfikir. Yani ya bu deveyi güdeceğiz ya bu diyardan gideceğiz.
Tercümesi: Kısa videoyu platformun değil, editoryal aklın gözünden düşünmenin zamanı gelmiş olabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Elif Bayram
https://aposto.com

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?




