Lynne Segal ile bakım emeği üzerine: 'Hepimiz hayatımız boyunca bakıma bağımlıyız'

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Neoliberal politikaların hayatlarımızı bütünüyle istila etmesi, refah devletini aşındırması ve her şeyi piyasalaştırması, içinde bulunduğumuz çağı bitip tükenmez krizler çağına çevirdi. Sosyalist feminist, akademisyen ve aktivist Lynne Segal’a göre bu krizlerin merkezinde bakım meselesi var. Bu kavramı bakım emeğinin yanı sıra ihtimam, umursama, gözetme gibi anlamları içerecek şekilde genişletiyor Segal. Ve hepimizin birbirimize ne denli bağlı olduğunu hatırlatarak bize bir yol haritası sunuyor.
Yaslan Bana: Radikal Bakım Politikası’nda dayanışmayla, yoldaşlıkla, mücadeleyle ve kolektif eylemlilikle yaşama şevkle sarılan Segal’in başta annelik deneyimi, yetmişlerin feminist hareketinde verdiği mücadele ve yaşlılıkta karşılaştığı zorluklar olmak üzere kişisel tarihinden pek çok evre yer alıyor. Bununla birlikte sosyal adaletsizlik, iklim krizi, eşitsizlik, bakım ve sağlık hizmetleri krizi gibi konularla ilgili güncel kaygılarımızı da kurcalıyor.
Dayanışma ağları örmek, umuda tutunmak ve neşeli militanlığı yaymak için Segal’den öğrenecek çok şeyimiz var.

Altmışlı yıllarda büyüdünüz ve ikinci dalga feminizmle birlikte politikleştiniz. O dönemde geleceğin daha iyi olacağı konusunda umut doluydu insanlar. Bugün oldukça güçlü bir feminist direniş ve dayanışma hattı var. Fakat tüm dünyada derin bir umutsuzluk ve sıkışmışlık hâkim. Bu zor zamanlarda umudunuzu nasıl diri tutuyorsunuz?
Altmışlarda büyümek cinsel devrimle, yetmişlerin feminist hareketiyle ve yıllarca süren mücadelelerle iç içe olmak demekti. Epey şanslı bir kuşağın parçası olduğum doğru gerçekten. Bana kalırsa bilhassa en çok dert edindiğimiz meseleler açısından şartlar hiç bugünkü kadar çetin olmamıştı. Mesela İsrail’in Filistin’e uyguladığı şiddetin ve artan militarizmin bu denli baskın hâle gelmesi benim dert ettiğim meselelerin başında geliyor. Uğruna mücadele ettiğimiz her şey neredeyse tersine dönmüş gibi.
Peki umutsuzluğa kapılmamanın bir yolu var mı? Yaşadığımız her şeyi mutlak bir bütüne indirgemek yerine, adaletsizliklere karşı verilen mücadelelere ve belirli hedeflere odaklanmak gerek. Hem küçük de olsa bazı kazanımlarımız var. Yerel seçim zaferleri ve İspanya hükümetinin İsrail’e askeri yardımı kesmesi geliyor aklıma. Bir yandan işlerin daha kötüye gitmesini engellemek için süregelen mücadeleler var. Daha iyi bir dünya tahayyül ederken dayanışmaya, birbirimize karşı sorumluluklarımıza ve mücadeleye sarılmalı. Umutsuzluğa karşı ancak böyle direnilir.
Siyasette neyin mümkün olabileceğini tam olarak kestiremeyiz. Bir bakıyorsunuz, New York’ta Zohran Mamdani’nin belediye başkanı seçilmesiyle bir anda büyük bir umut dalgası yayılıyor. Yani umut için hep ihtimaller var. Dahası geçmişte insanlar çok korkunç dönemlerde mücadeleyi elden bırakmadılar. Siyahları düşünün. Alice Walker ve Toni Morrison gibi siyah kadınlar değişim için birlikte örgütlenip başka bir dünyaya dair hayallerini kaleme aldılar. Bir şeylerin değişme ihtimali var her zaman.
Günümüzün neoliberal düzeninde milyarderler bu kadar çok şeyi kontrol ederken nasıl ilerlenebileceğini görmenin zor olduğunu kabul ediyorum tabii. Yine de değişim ihtimali bana umut veriyor.
Kitabınızın ilk bölümü annelikle ilgili. “Kadınların hayatının yüzyıllar içinde çok büyük değişimler geçirdiği dikkate alınırsa mitsel annelik imgesinin bakım vermenin evrensel arketipi olagelmesini sağlayan şey nedir? Anneler olarak kadınlar, neden her zaman yaşamı beslemenin, desteklemenin ve onaylamanın yegâne sorumlusu olarak kalmıştır?” diye soruyorsunuz. Annelikle ilgili yüksek beklentiler günümüzde kadınları nasıl etkiliyor sizce?
Bakım üzerine düşüncelerimizin başlangıç noktasında anneler var. Ne yazık ki anneleri suçlamanın tarihi çok eskiye dayanıyor. Ben bunu bağımlılık korkusuna bağlıyorum.
Bilhassa erkekler ama genel olarak hepimiz, kısmen annelerimizden ayrışmak zorundayız. Bağımsızlaşmak için çoğunlukla ebeveynlerden, özellikle de annelerden uzaklaşmaya çalışırız. Bana kalırsa anneyi suçlama tam burada başlıyor.
Anneler bir şekilde kırılganlıklarımızı bilirler. Biz kırılganlıklarımızı, bağımlılıklarımızı gizlemek istedikçe, anneleri suçlarız. Aslında ayrışmaya çalışırken bizi yetiştiren, bize bakım veren insanlarla olan ilişkimize değer verebilirsek bunun faydasını görürüz.
Bugün tüm dünyada bireycilik baskın olduğu ve yeterli bakım sistemleri olmadığı için anneler üzerlerinde korkunç bir baskı hissediyor. Bütünüyle özerk, mükemmel çocuklar yaratmak zorundaymış gibi feci bir sorumluluk yükleniyor üstlerine.
Annelerin suçlanması, bakım işinin küçümsenmesi, bağımlılığın reddi ve inkârı, hepimizin kırılgan olduğu gerçeğine rağmen kırılgan değilmişiz gibi davranmamız… Hepsi birbiriyle bağlantılı aslında.
Daha iyi bakım verebilmek için daha fazla kaynağa ihtiyaç var. Bakımın başlangıcı annelerse, onların iyi bakım verebilmesini sağlamak gerekir. Oysa bugün kaynaklar o kadar yetersiz ki kadınlar kendilerini başarısız hissediyor. Annelerle konuştuğunuzda neredeyse hep başarısızlık duygusundan söz etmeleri şaşırtıcı.

Pandemi hem birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu hem de ne kadar kırılgan olduğumuzu gösterdi. Aynı zamanda bakım krizini de açığa çıkardı. Ama buna rağmen devletler halen kamusal sağlık ve bakım hizmetlerine yeterince yatırım yapmıyor. Eşitsizlik de küresel ölçekte daha derinleşti. Bakım krizi nasıl çözülebilir?
Bakım işleri hep ama hep değersiz görülmüştür. Peki nedir bu değersizleştirilmenin sebebi? Çünkü hayatımız boyunca hepimiz bakıma bağımlıyız ve bakım cinsiyetlendirilmiştir. Her zaman kadın işi kabul edilir. Dolayısıyla hem cinsiyetlendirilmiştir hem de özel alana ait sayılır. Yani üretimle, kâr üretimiyle ilgili olmayan bir şey olarak görülür. Oysa hayatın devam etmesini sağlayan şey bakım ve yeniden üretimdir.
Yeniden üretim olmadan üretim olmaz. Nancy Fraser ve Silvia Federici gibi isimlerin işaret ettiği şey de bu. Kapitalizm bütünüyle hayatı üreten insanlara ve başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan, bizi sağlıklı, iyi ve işgücüne katılabilecek durumda tutan kimselere bağımlı. Bakımın ne kadar değersizleştirildiğini ve özelleştirildiğini tekrar tekrar söylememiz gerek.
Birçoğumuz Covid-19 pandemisinin her şeyi dönüştürmesini ummuş; bunun bir eşik olacağını düşünmüştük. Sonunda insanların hem birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu, hem de bakıma ne denli muhtaç olduğumuzu göreceğini sandık. Fakat pandemi biter bitmez hızla üretim ve kâr odaklı düzene geri dönüldü. Sahada olanlar bu işte bir terslik olduğunu biliyordu. Feministler başından beri bunun bilincinde. Birbirimizle ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin merkezinde bakım olmalı.
Kitabınızda sık sık birbirimize ne denli bağımlı olduğumuzun altını çiziyorsunuz. Fakat belirsizlik ve istikrarsızlık çağında yaşamak, kimilerini sadece bireysel olarak hayatta kalmaya odaklanmaya itiyor. Bunu nasıl aşabiliriz?
Bence bireycilik ideolojisinin ve sadece kendimizden sorumlu olduğumuz fikrinin ne kadar absürt olduğunu göstererek başlamak gerek. Bu da toplumsal cinsiyetle ilgili bir mesele aslında. Çünkü geleneksel erkeklik tamamen bağımsız olma ve başka kimseye ihtiyaç duymama fikri üstüne inşa edilmiştir.
Öte yandan ihtiyaçlarımız karşılanmadığı takdirde var olamayız. Eğitim görmesek, ulaşım ve sağlık sistemleri olmasa mesela. Hepimiz bize sunulan hizmetlere bağımlıyız. Ama bunları kanıksadığımız için ne kadar bağımlı olduğumuzu fark etmiyoruz. Ta ki kriz anlarında bu hizmetler aksayana kadar.
Bağımlılık dendiğinde sadece yaşlıların kırılgan ve hasta olmasıyla ilgili bir şey geliyor akla. Halbuki hepimiz gerçekten ihtiyaçlarımızın karşılanmasına muhtacız. Serpilip gelişmek için toplumlarımıza, topluluklarımıza, dostlarımıza ve ailelerimize bağımlıyız. Yanlış olan, bağımlılığın olumsuz bir şey gibi algılanması. Bağımlılığa kırılganlık eşlik eder. Herkes kırılgandır. Acı çekmemek, zarar görmemek için çoğunlukla görünmeyen bakım ağlarına bel bağlarız.
Yazarlarından olduğunuz Bakım Manifestosu: Karşılıklı Bağımlılık Politikası, “İçinde yaşadığımız dünya, umursamazlığın hüküm sürdüğü bir dünyadır” cümlesiyle başlıyor. Bu umursamazlıkla aşırı sağın, ırkçılığın, kadın düşmanlığının ve kadına yönelik şiddetin yükselişi arasında bir ilişki var mı sizce?
Kesinlikle var. Sağ, erkeklerin güç kaybettiği fikrini kullanıyor. Ya kadınlar artık başarılı oldukları ya da kadınlar veya “yanlış” kişiler onların yerini aldıkları için erkeklerin kısıtlandığına dair bir algı var. Bir yandan eşitsizlik de sağı besliyor.
Bakım ihtiyacımızı hakir gören, kimseyi umursamayan birey fikrini yücelten bu ideoloji çok faşizan aynı zamanda. Sağ siyaset, insanların mutsuzluğunu, başkalarına duydukları hıncı yönlendirdiği ölçüde kolayca güçlenir. Genellikle de kendilerinden daha güçsüz olanlara yönlendirir bu hıncı. Bir anda bütün suç onların üstüne yıkılır. Oysa tüm bunlar, kapitalizmde üretimin örgütlenme biçiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Yani birbirimizi ya da dünyayı önemsemeyi öncelemek yerine, kârdan başka bir şey düşünmeyen düzenin sonucudur.
Dünyanın gerçek hâlini unutmamız, bunun yerine tamamen en zayıf olanları suçlamamız sağ siyasetin işine geliyor. Böylelikle güçlüleri, hükümetleri ya da dünyayı yönetenleri suçlamayalım; onlardan hesap sormayalım istiyor sağcılar.
Artan eşitsizlik ve yoksullukla birlikte Türkiye’de örneğin farklı bağlamlarda göçmenlerin, sokak hayvanlarının, nöroçeşitli çocukların günah keçisi ilân edildiğini gördük. Siz de kitabınızda en kırılgan grupların bu muameleye maruz kaldığından söz ediyorsunuz. Böylesine kutuplaşmış bir iklimde ortak bir zemin bulmak mümkün mü?
Mümkün olmak zorunda. Gerçekten. Çünkü ortak bir zemin bulma fikrinden vazgeçersek, o zaman bir gelecek inşa etme fikrinden de vazgeçmiş oluruz. Yine aynı konuya döneceğim ama karşılıklı bağlılık ve bağımlılık insan yaşamının, hatta bütün yaşamın temeli.
Sadece diğer insanlarla değil, içinde yaşadığımız dünyayla da karşılıklı bağımlılık ilişkisi içindeyiz. Çeşit çeşit canlılarla, türlerle ve hayvanlarla paylaşıyoruz bu dünyayı. Çeşitlilik, hayatın zenginliğine zenginlik katar.
Umuyorum insanları sadece kendi ihtiyaçlarına odaklandıkları dar görüşlülüklerinden çıkarıp; başkalarının, diğer varlıkların ve canlıların ihtiyaçlarını da gözetmeye ikna edebiliriz.
Yaslan Bana’da 20-29 yaşındaki insanların kurduğu Facebook gruplarından oluşan geniş bir örneklemde yapılan bir araştırmadan söz ediyorsunuz. Bu grupların üçte birinden fazlası yaşlıların alışveriş yapmak gibi kamusal faaliyetlerden men edilmesini savunmuş. Türkiye’de de benzer tutumlar görüyoruz. Yaşlıların toplu taşımayı ücretsiz kullanmasını eleştiren gençler var mesela. Yaşlılara yönelik artan düşmanlığı neye bağlıyorsunuz? Kuşaklararası bağları nasıl güçlendirebiliriz?
Tarih boyunca yaşlılar, bilhassa da yaşlı kadınlar kötü olaylardan sorumlu tutulmuştur. Avrupa’da üç yüz yıl süren cadı avlarını düşünün. O dönemde yalnız yaşayan orta yaşlı veya yaşlı kadınlar toplumdaki sefaletin sorumlusu ilân edilmişti.
Bir de şu var; insanların yaşlanmaktan ödü kopuyor. Bu da bizi yine bağımlılığın inkârına ve bağımlı olmanın yalnızca yaşlılıkta ortaya çıkan bir şey olduğu fikrine döndürüyor. Asıl ilginç olansa, yaşlanma korkusunun gitgide daha genç yaşlarda ortaya çıkması. Bu korku, yaşlılardan hiç hazzedilmemesinin ayrılmaz bir parçası.
Kuşaklararası bağlar hem oldukça genç yaşlardan itibaren ortaya çıkan yaşlanma korkusuna karşı koymak, hem de benim gibi yaşlı insanların hayata tutunmasını sağlamak için son derece önemli. Seksen üç yaşındayım ve gençlerle temas hâlinde olmayı gerçekten önemsiyorum. Hatta şu sıralar bununla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu kitabın adında da radikal kelimesini kullanacağım. Radical Friendship: Intergenerational Ties (Radikal Arkadaşlık: Kuşaklararası Bağlar) olacak adı.
Gençlerin yaşlanmaya dair korkularını azaltmak, onlara umut ve iyimserlik aşılamak da insanı hayata bağlayabilir. Fikirlerinizi onlarla paylaşmak, hayatınızın başkaları için bir anlam taşıdığını görmenizi de sağlıyor.
Elli yılı aşkın süredir başta kadın hakları olmak üzere sömürüye karşı pek çok alanda örgütlü mücadele içinde oldunuz. Bu mücadelenin hayatınızda nasıl bir yeri var?
Yetmişlerde feministler olarak ilk yaptığımız şeylerden biri, her kadının uğrayıp dertlerini anlatabileceği Women’s Center adlı mekânı açmak olmuştu. Mesela kadınların kreşe veya barınmaya ihtiyaçları varsa elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalışırdık. Böyle şeyleri gerçekleştirebilmek için yaşadığınız yerlerde buna uygun alanlar olması gerek. Kâr odaklı bu zalim dünyada o alanları bulmanın artık daha da zor olduğunu biliyorum ama imkânsız değil.
Tam ikinci dalga feminizm yükselirken anne olduğum için çevremdeki insanlara ve ilişkilere değer vermeyi öğrendim. Kolektif yaşamın insana neşe ve güç verdiğine inanıyorum. O zamandan beri kolektif bir evde yaşıyorum.
Geçmişte başkalarıyla paylaşabileceğiniz büyük yaşam alanları satın almak veya kiralamak mümkündü. Günümüzde bu alanlar sıkışmış durumda. Nerede yaşayacağınızı bile seçemiyorsunuz. Başkalarıyla ilişki içinde bir yaşam kurmanın artık ne kadar güç olduğunu kabul ediyorum. Fakat en azından paylaşım ve dayanışmayla var olan imkânları kullanmanın yollarını aramalıyız.
Uzun yıllardır İsrail’in Filistin’e yönelik işgal ve yerinden etme politikalarına karşı mücadele ediyorsunuz. Tüm dünyada halkların Filistin’e desteği artarken, uluslararası kurum ve kuruluşların yanı sıra devletlerin de İsrail’in sürdürdüğü soykırımı durdurma konusunda son derece yetersiz kaldığını görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Yahudiyim. 19. yüzyılda Sidney’de yaşayan Yahudiler, Filistin’de kendileri için güvenli bir yer kurulup kurulmamasını tartışırken, o dönemde The Australian Jewish Chronicle gazetesini yöneten dedem bu konuda ciddi kaygılar taşıyordu. Bunun gerçekleşmeyeceğini düşünmüştü ama yanıldı maalesef.
Ailem olayların bu kadar kötüye gidebileceğini hiç tahmin etmemişti. Gerçek şu ki, İsrail’in Filistin topraklarında nasıl kurulduğuna baktığınızda bunun Filistinliler için en başından itibaren, hatta 1948’den önce bile kelimenin tam anlamıyla ölümcül sonuçlar doğurduğunu görürsünüz. Etnik temizlik ta o zamanlarda başladı. 1948’deki Nakba sırasında 700 bin Filistinli ölüm tehdidiyle zorla yerinde edildi. Aşağı yukarı İsrail Devleti’nin kurulmasıyla başlayan etnik temizlik o günden bu yana devam ediyor.
Şimdi geldiğimiz trajik noktada İsrail’in faşist yönetimi, Gazze’de soykırıma varan bir saldırganlık içinde. Lübnan’a yapılan son saldırılarla orayı da ele geçirmek ve nüfusu yerinden etmek istedikleri apaçık ortada.
İsrail, kendisine yöneltilen eleştirileri antisemitizm olarak nitelendiriyor. Bana sorarsanız asıl İsrail’in yaptıklarını eleştirmemek antisemitizmdir. Çünkü İsrail her şeyden önce başka ülkelerde yaşayan; oralarda kendi Yahudi kültürünü geliştirmiş Yahudi topluluklarının bütün tarihini inkar ediyor.
Üstelik Filistinliler Yahudilerin tamamını tehdit ediyormuş gibi bir yalan üretildi. Oysa tehdit altında olduğunu iddia edenler siyonistler. Bana göre Yahudi olmak, siyonizme karşı olmak demektir. Siyonizm tamamen ölümü yücelten, şiddeti ve yıkımı normalleştiren bir ideoloji.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Seda Yılmaz
Editör ve yazar. 2005 yılında Koç Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra London College of Fashion'da Moda Gazeteciliği eğitimi aldı. 2010-2013 yılları arasında Elle dergisinin Moda Haberleri Editörü olarak görev yaptı. Vogue’dan T24’e, 5Harfliler’den Cumhuriyet PAZAR’a çeşitli mecralarda yazdı. İlk kitabı "Giysiler Ne Anlatır?" 2020’de, ikinci kitabı "İşte Bu Benim Bedenim" 2023’te okurla buluştu.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


