Nereden geliyor bu güzel koku?


Gerçek potansiyelinizle tanışın: TheLifeCo
Pandemi gerçeğiyle yaşamayı öğrenirken bir yandan da kendimizi bu dönemde en uygun şekilde korumaya odaklanmış durumdayız. Yoğun çalışma temposuna kısa bir mola vermek isteyen iş insanları, gündelik hayatlarında sağlık arayışına yanıt…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Günlük koşturmaca içinde bir yerlere yetişmeye çalışırken ya da zihnimizin yoğunluğu içinde kaybolmuş hâlde sokaklarda yürürken kaç çeşit erguvanın, fıstık çamının, ıhlamurun, yaseminin, meşe ağacının, düğün çiçeğinin, kum zambağının, kum şebboyunun, hindabanın, siklamenin, çuha çiçeğinin ve daha nicesinin ne kadar farkındayız? Şehrin gri duvarları içinde çiçeklerin isimlerini ve değerini unutmuş olabiliriz ama tarih boyunca çiçekler, bu şehirde önemli bir yere sahipti. Hâlâ da önce baharın, sonra yazın habercisi. Şimdi onları hatırlama zamanı.
Osmanlı çiçek kültürü
Avrupa’yı da etkisi altına alan Osmanlı çiçek kültürü, önemli askerî başarıları ve kanunlarıyla Osmanlı'ya en ihtişamlı zamanını yaşatan Kanuni Sultan Süleyman döneminde gelişmiş; bu dönem Osmanlıların, çiçek ve bahçe kültürü açısından çok parlak bir dönemi olmuş. Ayrıca çiçekler, saray törenlerinden sofralara, edebiyattan giyime, süslemelerden tedavilere yaşamın her alanında büyük önem görmüş. O döneme ait bir çiçek dilinin bulunduğu ve her çiçeğin ayrı bir anlam ifade ettiği bile düşünülürmüş. Öyle ki portakal çiçeği umudu, kadife çiçeği umutsuzluğu, horozibiği değişmezliği simgelermiş.
Çiçekçibaşı ile şükûfenâmeleri bilir miydiniz?
Osmanlı Dönemi’nde çiçeğe gösterilen yoğun ilgi sonucu kurulan Çiçek Severler Derneği’nin başındaki çiçekçibaşı, padişah tarafından tayin edilirmiş. Yetiştiriciler çiçeklerini, çiçekçiler meclisine getirir, meclis bunları inceler ve kendinden önceki türlere benzemiyorsa yeni bir isim verilirmiş. Ayrıca en güzel çiçeği seçmek üzere yarışma düzenlenilirmiş.
17. yüzyılda çiçek yetiştiriciliği bir usta çırak ilişkisine dönüşmüş ve o dönem İstanbul’da bir sanat hâline gelmiş. I. Mahmut da bu sanatla ilgilenmiş ve pek çok laleye isim babalığı yapmış. Aynı dönemde çiçekle ilgili bilgileri içeren kitaplar yazılmaya başlanmış. Kelime anlamı olarak “açmamış çiçek” anlamına gelen “şükûfe”den türeyen “şükûfenâme” adı verilen bu kitaplar, çiçek yetiştiriciliği merakını anlatırmış.
Yedi tepeli şehrin nadide çiçekleri
Prof. Dr. Ünal Akkemik, dağ tepe gezerek beş yıl boyunca İstanbul'un bitkilerinin peşine düşüp onları fotoğraflamış ve 1152 sayfadan oluşan İstanbul'un Doğal Bitkileri kitabını ortaya çıkarmış. Akkemik, yaptığı bir röportajda şu sözleri dile getiriyor:
“Türkiye’nin toplam bitki çeşidi sayısı 12,450 civarı, İstanbul’un florası bunun beşte biri. Yani yaklaşık 2,200. Bu oran yüz ölçümü sadece 5,434 kilometrekare olan bir yer için çok yüksek. İstanbul’un bitki çeşitliliğinin ne kadar zengin olduğunu gösteriyor. Mesela dünyaya baktığımızda İstanbul tek bir kent olarak Polonya, İngiltere, Hollanda gibi ülkeleri geride bırakıyor.”
Erguvan: Baharı binbir renkle karşılayan İstanbul’un mevsime özgü en güzel renklerinden biri hiç kuşkusuz erguvanlar diyebiliriz. Üstelik erguvanların İstanbul’un sadece güzelliğinde değil, kültüründe de önemli bir yeri var: Birinci Konstantin 330 yılında İstanbul (Byzantium) surlarını tamamladığında açan erguvan ağaçları, şehrin sembolü olmuş. Hristiyan kültüründe çeşitli rivayetleri bulunan erguvan ağacı çiçeği rengi (erguvani), doğal bir boya olarak sadece asillerin giyebildiği bir renk olup “İmparatorluk Moru” adıyla bilinirmiş. Osmanlı Dönemi’nde erguvan mevsimi özel şenliklerle kutlanırmış.
Erguvan rotası: Emirgan, Yıldız, Hatice Sultan, Arif Paşa, Fethi Paşa, Cemile Sultan koruları
Lale: Doğu mitolojisinde önemli yere sahip lale, yıllar içinde Avrupa’da da yaygınlaştıktan sonra dünya çapında en çok ilgi gören ve sevilen çiçeklerden biri olmuş. İstanbul ile özdeşleşen bahar çiçekleri arasında yer alan lalenin anavatanı İstanbul olmasa da 1500’lü yıllardan bu yana İstanbul’un gözdesi olmuş. Özellikle Osmanlı döneminde lalenin önemi oldukça büyük. Sadece yetiştirilmekle kalmamış; mimari, sanat, çinicilik ve bunun gibi birçok alanda lale motiflerine yer verilmiş. Hatta zenginlik ve refahla özdeşleştirilen bu çiçek, Osmanlı tarihinde bir devre adını dahi vermiş. Osmanlı üzerinden Avrupa’ya taşınan ve günümüzde tüm dünyada Hollanda’ya mal edilen lale çiçeği, İstanbul’da da hâlâ en güzel bahar çiçekleri arasında yer alıyor.
Lale rotası: Emirgan Korusu, Fethipaşa Korusu, Sultanahmet Meydanı, Gülhane Parkı, Yıldız Parkı, Göztepe 60. Yıl Parkı
Bonus: Bağdat Caddesi ve sahil yolu arasında yaseminlerle ve güllerle bezeli bahçeler, Ataşehir’de Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi, Balta Limanı’nda Baltalimanı Japon Bahçesi de İstanbul'un bol çiçekli, yaz kokan rotaları arasında. Pek tabii, İstanbul'un her köşesinde mevsimi hatırlatan sokak çiçekçileri de şehrin çiçekle buluşma noktaları.
Erguvanı, lalesi, yasemini, ıhlamuru, gülü ve daha nicesi, hâlâ İstanbul'un rengi, kokusu, neşesi, yazın habercisi. Şehirde, biraz daha doğanın içinde gibi hissetmek için bahar aylarında başlayan ve yaz boyu süren çiçek şenliğini es geçmemeniz dileğiyle.
Evet, Napoleon’a hak vermemek ona büyük haksızlık olur, öyle değil mi?
Kaynak
Atasoy, N. 2018. Osmanlı’nın Çiçekleri. Zeytinburnu Belediyesi Kültür Sanat ve Şehir Dergisi, 2018/1
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Şehrin çiçek haritası, İstanbul Ansiklopedisi’nde meyve ve sebzelerler, Sarayburnu Sahili'nde bir yaz rüyası, yaz sözlüğü
06 Haz 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.



