Oruç benzeri diyetler biyolojik yaşı geriye götürüyor


Metro Türkiye desteğiyle: Coğrafi İşaret tescil adayı Mersin Kan Portakalı Mutfağımızın değerlerini koruyarak gelecek nesillere aktarmak amacıyla çalışmalar yürüten Metro Türkiye , Yerelin İzinde projesi kapsamında bu toprakların parçası olmuş yerel, Coğrafi İşaret tescilli ve aday ürünlerin izini sürüyor. Şef Murat Deniz Temel ile projeye devam eden Metro Türkiye kültürel miras olan bu ürünlerin mutfaklarda daha fazla yer alabilmesi için farkındalık yaratıyor. Projenin beşinci durağında hedef: Coğrafi İşaret tescili almaya aday Mersin Kan Portakalı . Neler oluyor? Kan portakalı ilk olarak 1937 senesinde İtalya ve İspanya bölgesinden Mersin’e gelmiş. Bu coğrafyadaki sıra dağların konumu, toprağın yapısı ve sıcaklık süresi burada yetişen kan portakallarının kendine has rengi, kokusu ve aromasına sahip olmasını sağlamış. Ancak sezonu oldukça kısa olan ve saklama koşullarındaki zorluklar nedeniyle talebin az olduğu Mersin Kan Portakalı ağaçları üreticiler tarafından ne yazık ki yaklaşık beş yıl önce sökülmeye başlamış. Ancak “Yerli ürün sürdürülebilir olmazsa, Türk mutfağının sürdürülebilirliği söz konusu olamaz” diyen Metro Türkiye , bu özel meyvenin bu topraklarda kaybolup gitmesinin önüne geçmek için üreticilere %100 alım garantisi sunarak hem kan portakalını yaşatmanın hem de üretime, üreticiye destek olmanın yolunu açıyor. Metro Türkiye, bugün daha da genişleyen kan portakalı bahçeleri ve katma değerli hale gelen Mersin Kan Portakalı’nın Coğrafi İşaret ile tescillenmesi için de Mersinden Kadın Kooperatifi ’nin başvurusuna destek veriyor. Dahası: Üreticiye ekonomik destek sağlamanın yanında ürünü ticari değerini artırmak amacıyla da çalışan Metro Türkiye , ürünün raf ömrünü uzatabilmek için Mersinden Kadın Kooperatifi iş birliğiyle kan portakalı kurusunun üretilip satılmasına destek oluyor. Son olarak da Metro Chef markası altında taze sıkılmış kan portakalı suyunu da raflarında sunuyor.
Daha fazlasını öğren →
Geçen ay yayımlanan bir araştırmaya göre, ayda beş gün oruç benzeri bir diyet uygulamanın, katılımcıların biyolojik yaşını ortalama 2,5 yıl azalttığı ortaya çıktı. Kronolojik yaştan farklı olarak biyolojik yaş, hücrelerin ve dokuların ne kadar iyi çalıştığını ifade ediyor.
- Nedir? Çalışmanın kıdemli yazarı Valter Longo ile USC'nin Leonard Davis Gerontoloji Okulu'ndaki laboratuvarın araştırma için geliştirdiği diyet, vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri sağlayacak şekilde tasarlandı. Diyet aynı zamanda 24-72 saat boyunca sadece su içilen oruçların etkilerinin de anlaşılmasını sağlıyor.
- Nasıl? Oruç tutmanın veya kalori kısıtlamasının, vücudun eski ya da hasarlı hücreleri temizleyerek yenilerine yer açma sürecini kapsayan “otofaji”yi desteklediği düşünülüyor. Cleveland Clinic, yaptığı açıklamada, hücreler strese girdiğinde veya besinlerden yoksun bırakıldığında otofajinin başladığını ve yaşla birlikte bunun doğal olarak azaldığını belirtti. Dolayısıyla, otofajinin desteklenmesi yaşlanmanın yavaşlatılmasında önemli bir rol oynuyor.
- Detaylar: Araştırmada, 100 katılımcının yarısı, üç ay boyunca ayda beş gün, oruç benzeri bir diyeti takip etti; geri kalan 25 gün boyunca ise normal diyetlerini sürdürdüler. Diğer yarısı ise normal diyetlerine devam etti. Katılımcılar 18-70 yaşları arasındaki erkek ve kadınlardan oluşuyordu.
- Karşıt görüşler: Bilim insanları, katılımcıların çoğunun ABD nüfusunun ortalamasından daha sağlıklı olduğunu vurgulayarak sonuçların genel nüfusa uygun olmayabileceğini belirtti. Çalışmanın araştırmacıları arasında yer almayan, Cambridge Üniversitesi'nden profesör Clare Bryant, "Orucun herkes için faydalı olduğunu iddia edebilmek için farklı gruplardan çok daha fazla insanın araştırmaya dahil olması gerekiyor" dedi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Noma, Kyoto pop-up'ını yineliyor. TasteAtlas tarafından yayımlanan dünyanın en iyi yemek şehirleri listesinde Gaziantep 9. sırada yer aldı. Mart ayının kitap incelemesi Onur Daylan'dan: Osmanlı Mutfak Sözlüğü.
06 Mar 2024

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
İki Michelin yıldızlı Villa Aida’nın kurucu şefi Kanji Kobayashi, Vakko L’Atelier’in “Guest Chef Dinner” serisi için İstanbul'daydı. Şef Kobayashi, sohbetimizde İstanbul’da karşılaştığı malzemeleri kendi mutfak diliyle yeniden düşünürken şehrin yemek kültüründe kendisine tanıdık gelen ve ayrışan noktaları anlattı.

Göçle taşınan, mahallelerde köklenen ve uzun süre “etnik” kategorisinde tutulan mutfaklar bugün fine dining’in parçası oluyor. Peki bir mutfak ne zaman prestij kazanıyor? Onu “yüksek gastronomi”ye taşıyan değer ölçütlerini kim belirliyor? Sosyoloji profesörü Zafer Yenal ve yemek editörü Reyhan Ülker, bu dönüşümün arkasındaki toplumsal ve gastronomik hiyerarşilere bakıyor.
26 Eyl 2026

Dışarıdan bakıldığında şarap kültürü ve turizmiyle, hatta biraz romantize edilmiş bir Fransız şarap imgesiyle özdeşleşen Beaujolais’nin, içeriden bakıldığında nasıl bir emek, iklim ve aile ekonomisi üzerine kurulduğunu Ceren Aral Desnos, bir beyaz yakalı olarak deneyimlediği bir günlük bağbozumu üzerinden anlatıyor.

Beslenme trendleri ortaya çıkarken bilimsel bilgi; medya, beden idealleri, sosyal normlar ve gıda endüstrisi tarafından seçiliyor, sadeleştiriliyor ve ürünleştiriliyor. Böylece bilim, gündelik yaşamın ve tüketim alışkanlıklarının parçası hâline gelirken sağlıklı beden, “doğru” beslenme ve kendimize iyi bakmak da sürekli yeniden tanımlanıyor.

Yunanistan’ın küçük Kiklad adalarından Sifnos, yerel ürünleri, geleneksel yemekleri ve son 15 yılda açılan şef restoranlarıyla ülkenin öne çıkan gastronomi duraklarından birine dönüştü. Adada nohut, peynir, kapari, kekik balı ve balık gibi ürünler hem geleneksel tavernaların hem de yeni nesil restoranların menülerinde yer buluyor. Seramikçilik gibi yüzyıllardır süren zanaatlar yemek kültürünün bir parçası olmaya devam ederken farklı ülkelerden şeflerle yapılan işbirlikleri de Sifnos mutfağını yeni tatlara ve tekniklere açıyor.




