Prof. Dr. Murat Güvenç: Plansız kentleşme, susuzluk ve sıcak sorununu nasıl artırıyor?

ODTÜ’den Boğaziçi’ne, Bilgi’den Koç Üniversitesi’ne yaklaşık 45 yıl akademide görev yapan şehir plancısı Prof. Dr. Murat Güvenç ile İstanbul’un keyfî ve plansız kentleşmeyle tırmanan susuzluk ve sıcaklık sorunu üzerine konuştuk. Az sorduk; Murat Güvenç tıpkı bir amfide ders verir verir gibi, verilere dayanarak, o sabırlı ve sakin üslubuyla uzun uzun anlattı.
Prof. Dr. Murat Güvenç: Plansız kentleşme, susuzluk ve sıcak sorununu nasıl artırıyor?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Meteoroloji raporlarına göre Türkiye, son 66 yılın en yağışlı kış ve ilkbaharını geride bıraktı. 1 Ekim 2025 - 30 Nisan 2026 arasındaki bu yedi aylık dönemde Marmara Bölgesi’ndeki yağış miktarı da son 11 yılın en yüksek seviyesindeydi. Marmara’nın yağış normali yılda 500 milimetre iken bölge, 2026’da 574 milimetre yağış aldı ve geçen yılın aynı dönemine kıyasla %55 artmış oldu.

  • Gelgelelim Marmara’da son 11 yılın çok yağışı, İstanbul’un barajlarını aynı oranda doldurmadı. Bu söyleşinin kaleme alındığı 8 Haziran’da İSKİ verilerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı %70 iken, tam bir yıl önce doluluk oranı %75 idi.

Doğal olarak barajlar, yüzeyden akan suyla, yani kar ve yağmurla doluyor.
Peki yağışlar en az %10 artarken barajdaki su neden %10 azaldı? Bu soru, İstanbul’un geleceğine dair belirleyici ve  çok çarpıcı bir veriyi akla getiriyor:

“İstanbul’un nüfusu 2006-2021 arasında %18 artarken, kentteki ‘geçirimsiz yüzey’ miktarı %38 yükseldi.” 

Geçirimsiz yüzey, en başta inşaat faaliyeti nedeniyle toprağın su geçirgenliğini yitirmesi, daha basit bir ifadeyle toprağın yitirilmesi ve üzerini betonların, asfaltın vs kaplaması demek. Altını çizdiğim bu veri, şehir plancılar Funda Ferhanoğlu ve Prof. Dr. Murat Güvenç tarafından, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin Toprak Atlası'nda, Aralık 2025’te yayımlandı.

  • Araştırmacılar, Avrupa Birliği Copernicus Arazi İzleme Servisi’nin 2006 ve 2021’de ürettiği iki haritayı üst üste koyarak, İstanbul’un 15 yılda, nüfus artışının iki katından da fazla toprak kaybettiğini tespit etti.

Bu noktada, geçen yıl Avrupa’dan 41 bilim insanı ve 11 ülkeden gazetecinin hazırladığı, Türkiye medyasında “Türkiye betonlaşmada Avrupa birincisi” başlığıyla verilen haberi hatırlayabilirsiniz. Buna göre Türkiye 2018-2023 arasında 1.860 kilometrekare doğa ve tarım arazisi kaybetmişti.

Türkiye’deki tüm toprak kaybının yaklaşık %10’unu, tek başına 182 kilometrekare geçirimsiz alan yitiren İstanbul kaybetti. Kaybı daha somutlaştırmak için şu örneği vereyim: Sadece 2018’de hizmete giren üçüncü havalimanının geçirimsiz yüzeye dönüştürdüğü alan İstanbul’un tarihî yarımadası kadar, 5 bin dönüm. Çevresi 22 kilometre uzunluğunda surlarla çevrili olan, yüzyıllar boyunca dışarı taşmayan ve eski neslin hâlâ “İstanbul” diye andığı tarihî yarımada kadar bir alanı bir havalimanı inşaatıyla yitirdik.

Geçirimsiz yüzey yaratmak, suyu yitirmekle de neredeyse eşdeğer bir durum. Ama su, bu kayıpların sadece biri. Geçirimsiz yüzey arttıkça, yeraltı sularının beslenmesi, toprağın karbonu tutma, biyoçeşitliliği barındırma ve ısıyı dengeleme gücü azalıyor.

  • Toprağa erişemeyen su, bulduğu yerden akıyor, onu karşılamaya hazırlıklı olmayan yerlerde birikiyor ve son yıllarda kent merkezlerinde sıklıkla gördüğümüz sel felaketlerine neden oluyor.

Toprağın ısıyı dengeleme yetisinin yitirilmesi ise, İstanbul gibi “betonlaşması” nüfusun iki katı hızla ilerleyen bir “canavar” için belki de en vahimi. Çünkü kentin geçirimsizleşen merkezlerinde toprağın karbon tutma yetisi zayıflıyor ve “ısı adaları” oluşuyor.

Ferhanoğlu-Güvenç çalışmasının ısı haritalarıyla tespit ettiği üzere, aynı ilçedeki iki farklı yerleşimde, aynı gün aynı saatte 22 derece sıcaklık farkı olabiliyor. Güvenç’in ifadesiyle:

"Birtakım insanlar ferah ferah otururken, bazıları cayır cayır yanıyor."

Bu nedenle, mahallenizdeki—hâlâ varsa—yeşil alan ya da—hâlâ beton döküp otoparka çevirmediyseniz—apartman bahçesinin varlığı, barajlara su toplayan havzalar kadar değerli.

Bir taraftan İSKİ, yüksek sıcakların kapıda olduğu bu günlerde suyun idareli kullanımı için duyurular yayımlıyor, kampanyalar düzenliyor, diğer taraftan su havzalarının imara açılma kararı, İstanbul’un suyunu yöneten bu kurumun elinde değil.

Prof. Dr. Murat Güvenç

Murat Güvenç kentleşmenin toprağı işgal etmemesinin imkansız olduğunu söylüyor, “ama kenti yaşanabilir kılmak için bu işgalin çok hassas bir biçimde yapılması gerektiğini” ekliyor. Çünkü geçirimsiz yüzey oranı, bir şehrin hangi kalitede kentleştiğinin bir göstergesi.

ODTÜ’den Boğaziçi’ne, Bilgi’den Koç Üniversitesi’ne yaklaşık 45 yıl akademide görev alan Şehir Plancısı Prof. Dr. Murat Güvenç, 2014-2024 arasında Kadir Has Üniversitesine İstanbul Çalışmaları Merkezi’ni yönetti. Veri görselleştirme, kent coğrafyası, sosyolojisi ve kurum tarihi konusunda yayımlanmış birçok çalışması var.

Prof. Dr. Murat Güvenç ile İstanbul’un keyfî ve plansız kentleşmeyle tırmanan susuzluk ve sıcaklık sorunuyla ilgili konuştuk. Az sorduk; Murat Hoca tıpkı bir amfide ders verir verir gibi, verilere dayanarak, o sabırlı ve sakin üslubuyla uzun uzun anlattı.

Bir şehir plancısının toprakla ilgilenmesi yadırganacak bir şeymiş gibi duruyor ama siz bunun cevabını Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin yayımladığı Toprak Atlası'nda yer alan makalenizde vermişsiniz. “Nüfus ya da yoğunluk tek başına yeterli olmuyor. İklim krizinin derinleştiği koşullarda gözleri toprağa çevirmek gerek” diye yazmışsınız. Şehir plancısının toprakla ilişkisi nedir? Topraktan ne gibi veriler elde edebilir? 

Şehirciliğin toprakla ilişkisi bilinenden çok daha derindir ve eskilere dayanır. Karşınıza önce imar kontrolleri çıkar. İmar kontrolü dediğimiz şey, yapılacak bir binanın, bir parselin yüzde kaçına oturabileceğine ve kaç kat inşaat alanı üretebileceğine karar vermektir. Bunların ilkine taban alanı katsayısı (TASK) ve ikincisine kat alanı katsayısı (KASK) adı verilir. Taban alanı katsayısı doğrudan toprakla ilgilidir. Bu katsayı kimi yerde%5’tir, kimi yerde %50’dir. Şehir plancıları, bu katsayıyı kullanarak kentsel gelişmenin arazide ne kadar yer işgal edeceğini belirler.

Kentleşmenin işgal edeceği toprağı belirlemek iki bakımdan çok önemlidir. Birincisi, yapılaşmayla “geçirimsiz yüzey” dediğimiz alanların ortaya çıkması. İkincisi de toprağın ısı dengeleyici niteliğinin korunması için mümkün mertebe muhafaza edilmesi.

Bir yapı inşa ettiğinizde, o yapının işgal ettiği kadar alanda yağmur suyunun toprağa karışmasını engellemiş, yani “geçirimsiz yüzey” üretmiş olursunuz. Toprağa karışamayan yağmur da bir yerlerden toplanıp akar. Suyun tahliyesi iyi tasarlanmazsa sizin çatınızdan akar, komşunun çatısından akar, diğer komşudan akar ve yokuşların dibinde birikerek sel oluşturur. Eylül 2009’da Ayamama Deresi’nin taşmasıyla insanların öldüğü olay gibi can kayıplarına neden olacak kadar büyük taşmalara neden olabilir. [İstanbul İkitelli’deki Ayamama Deresi'nin taşmasıyla TIR parkları, Pameks Tekstil Fabrikası ve İkitelli Mobilyacılar Sitesi sular altında kalmış ve çoğu işçi 31 kişi can vermişti.] Türkiye’de bu tür sayısız örnek var.

Yağmur suyunun toprağa karışmaması aynı zamanda yeraltı sularından çalmak anlamına da gelir çünkü su toprağa işlemeyince yeraltı suyu beslenemez. Yeraltı suyu seviyesinin belli bir düzeyde tutulması çok çok önemli. Çünkü toprağın altında belli bir derinlikten kesit aldığınızda çok zengin bir su tabakasıyla karşılaşmanız gerekir. 

Çiftçiler bu suyun bulunduğu seviyede sulama amaçlı, geçirimli kuyular açar. Yeraltı suyu olağan seviyesinde kaldığı sürece bu kuyular yağmur suyuyla dolar. Yani yağmur yağdığı sürece çiftçilerin su depolama şansı da olur. Ama yeraltı suyu seviyesinin normal düzeyinden daha aşağılara gitmesine izin verirseniz bu kuyular kurur. 

Bugün, örneğin Bursa Ovası’nda yeraltı suyu seviyesi eksi 150, eksi 170 metreye inmiş durumda. Bu durumda çiftçilerin açtığı 10-12 metre derinliğindeki kuyuların hepsi kurudu. Özetle geçirimli yüzey ve toprak, hem doğal dengenin sürdürülmesi hem sellerin önlenmesi için çok önemli.

'Şehrin toprağı işgal etmemesi imkansızdır. Ama bu işgalin çok hassas bir biçimde yapılması gerekir'


Bizim “feyezan” dediğimiz, çok nadiren, 10-20 yılda bir gelen, ama kısa zaman diliminde çok yoğun yağışların olduğu dönemlerde sular akacak yer bulamadığı için buldukları ilk yerden akar ve önlerine ne gelirse katar. Son yıllarda televizyonlarda, özellikle Karadeniz bölgesinde gördüğünüz gibi sokaklara girer, köprüleri yıkar, ağaçları sürükler, arabaları birbirinin üzerine yığar, can kaybına neden olur. Sürdürülebilir bir şehir istiyorsak bunu toprakla birlikte planlamalıyız.

Şehrin toprağı işgal etmemesi imkansızdır. Ama bu işgalin çok hassas bir biçimde yapılması gerekir. Örnek vermek gerekirse, Londra Hyde Park’taki kilometrelerce yürüme yolu bizim mıcır benzeri bir malzemeyle yapılmıştır. Bizimki gibi yürüme yollarına beton dökseler ya da taş döşeseler bu yollar geçirimsiz yüzeye dönüşürdü. İngiltere’de kendi bahçenize bile kafanıza göre beton dökemezsiniz. Gelişmiş hiçbir yerde bunu yaptırmazlar. Çünkü beton döktüğünüzde, yeraltına gidecek suyu başka bir yere yönlendirmiş oluyorsunuz.

Geçirimsiz yüzey, bir şehrin hangi kalitede kentleştiğinin bir göstergesi. Bir şehrin geçirimsiz yüzey üretmemesi mümkün değil. Ama bu yüzeyin ne kalitede ne yoğunlukta üretildiği önemli. Şehircilikte en önemli konulardan biri geçirimli toprağın muhafaza edilmesidir.

İstanbul’da nüfusun %18 arttığı bir dönemde geçirimsiz alanın %38 artması dengenin bozulduğunu gösteriyor. İki veri arasındaki iki kattan fazla fark, burada bir yanlışlık olduğunu, doğru yönetilmediğini gösteriyor.

Toprak Atlası’nda yer alan makalenizdeki veriler 2006 ile 2021’i kıyaslıyor. 2021’den sonra geçirimsiz yüzey oranının daha vahim hâle geldiğini varsayabilir miyiz? 

2021’den sonraki dönem öncesi kadar kötü olmayabilir çünkü 2021-2022 arası pandemiye denk geliyor. Pandemi, inşaat faaliyetinin çok yoğun olduğu bir dönem değil. Ondan sonra da Türkiye çok büyük bir ekonomik krize girdi. Şu anda da pandemi öncesindeki gibi kadar yüksek hızla inşaat yapılmıyor ama söylediğiniz yine de doğru. 2021’le bugünü kıyasladığınızda bazı bölgelerde, özellikle Kanal İstanbul’un geçeceği varsayılan alanda çok yoğun inşaat var.

'Binanın fiyatı, zamanında orada geçirimli yüzeye, doğaya ne tür zararlar verildiğini gösterir'


Son dönemde özellikle İstanbul’un içme suyu kaynaklarından Sazlıdere Havzası’ndaki yapılaşma görüntüleri tartışıldı. 2021 sonrasında da İstanbul’un kimi su havzaları gözden çıkarılmış görünmüyor mu? 

Bizim yaptığımız bir internet sitesinde bu değişiklikleri izlemeniz mümkün. Bu sitedeki dijital tabanlı haritalarda görebileceğiniz gibi geçirimli yüzeyin yani toprağın kaybedilmesi sadece su kaynaklarının değil, az önce bahsettiğimiz, toprağın ısı dengeleyici özelliğinin de yitirilmesi sonucunu getiriyor. İstanbul’da yazın aynı günde, aynı saatte ayın ilçedeki semtler arasındaki sıcaklık farkı 20-30 dereceye varabiliyor.

Bunun sonucu olarak birtakım insanlar İstanbul’da cayır cayır yanarken birtakım insanlar da ferah ferah oturuyor. Toprağını koruyan bir bölgede bir evin fiyatı örneğin 35 milyonsa, o cayır cayır yanan yerdeki dairenin fiyatı 2-3 milyon civarında seyreder. Binanın fiyatı da sana, vakti zamanında orada geçirimli yüzeye, doğaya ne tür zararlar verildiğini gösterir. Sen bu zararın faturasını yaşam kaliten üzerinden ödersin.

Ama sanırım konut fiyatları yüksek tüm ilçe ya da semtlerde de geçirimsiz yüzeyin muhafaza edildiğini söyleyemiyoruz, değil mi? 

Tabii “zenginlerin” yaşadığı bütün semtler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bizim haritalarımızı incelerseniz Kadıköy bütün kepazeliğine rağmen, yine de tümüyle betonlaşan yerlerle kıyaslanamaz. Çünkü buralarda hâlâ imar kontrolü denen şey var. Siz binanızı, yan komşuya bitişik yapamazsınız. Geçirimsiz yüzeyi kafanıza göre %100 yapamazsınız. Halbuki gecekondu bölgesinde geçirimsiz yüzeyi %100’e çıkarmak mümkün. Örneğin Maltepe’deki Fındıklı Mahallesi.

Gecekondu bölgesinde imar olmadığı için mi? 

Hiçbir imarı olmadığı için, vakti zamanında hisseli parsel olarak yapıldığı için, hiçbir kamu hizmetinden faydalanmadığı için, herkes mafya tipi ilişkilerle araziyi alıp kafasına göre ev yaptığı için. Herkes, kendi parseli üzerinde haybeye boş yer bırakmak yerine “hepsini evime katarım” dediği için. Parseli %100 kapatırlar. O kapattığı zaman komşusu da %100 kapatır. İngilizce’de bu hiç boşluk bırakmadan bina inşa etme işine “back to back” (sırt sırta) inşa derler. Bu yapılar o kadar bitişiktir ki, tuvalet havalandırması için bırakılması gereken boşluğu bile kendi duvarınızı içe alarak verirsiniz.

Gecekondu iki türlüdür. Birincisi işgal gecekondusudur. İnsanlar kamuya ait olan, askerî bölge ya da orman arazileri dışında kalan, devletin hüküm ve tasarrufunda olan, vakıf arazisi ya da Hazine arazilerini kapatır. Yanına kendini koruyacak adamlarını da getirir, bir parselin etrafını çevirir ve evini yapar. İşgal gecekonduları birer gecekondu da olsa, genellikle bahçeli olduğu için çevre için çok büyük sorun teşkil etmez. Örneğin Ankara’da bu böyledir. Ama İstanbul’da maalesef çok fazla işgal gecekondusu yok. Örneğin Karanfilköy işgal gecekondularının bulunduğu bir yer ve dönüşüme girdiği anda da kentin birinci sınıf bir konut alanına çevrilmektedir. Maltepe'deki Gülsuyu ve Gülensu mahalleleri de buna örnek verilebilir.

İkinci gecekondu türü ise “hisseli parselasyon” diye isimlendirilir. İstanbul’da Şirinevler, Bağcılar, Güngören buna örnek verilebilir. Bu türde, işgal gecekondusundan farklı olarak, sahip olduğu arsadan imar geçirmek yerine kendi kafasına göre bir imar düzeni belirler. İngilizce’de buna “irregular subdivision” denir. Devlet oraya imar versin istemez çünkü yönetmeliğe göre en küçük parsel 400 metrekare olmak zorundadır; devletin mimarı daha küçük parsel çizemez. Zaten orayı satın almaya aday adamın da 400 metrekareye parası yetmez. Bunun yerine arsa sahibi 100 ya da 120 metrekarelik parsellere böler ve satar. Satın alan herkes kendi 100 metrekaresinin tümüne ev yapar ve evleri de birbirine yaslar.

Herkes evini birbirine yaslayınca bir yapı adasının tamamı, bir şemsiye gibi, suları sokaklara verir çünkü hiç boşluk yoktur. Böyle olduğu zaman sıcaklık, güneş geldiği zaman onu emecek boşluk ya da toprak da kalmaz ve bizim sıcaklık haritasında göründüğü gibi ortalama sıcaklık 42 derece olur. Maltepe Fındıklı Mahallesi’ndeki durum bu.

1980’lere kadar devlet bu tür yerleşmelere tapu vermedi ama su, kanalizasyon, elektrik, okul gibi zaruri ihtiyaçlarını imkanları dahilinde karşıladı. Fakat bu “back to back” dediğimiz topraksız, boşluksuz yerleşme sorununu çözemedi çünkü çok büyük kaynaklar gerekiyordu. Ancak Turgut Özal, zamanın neoliberal anlayışı içinde, 1984 yerel seçimleri öncesinde “imar affı” getirdi ve tüm bu yerleşmelere tapu verdi. Bu yerleşmelere tüm hizmetler zaten gidiyordu ve tek ihtiyaçları da tapuydu. İnsanlar da tapuyu aldıktan sonra tek katlı evlerinin üzerine dört kat daha çıktı. Böylece bizim “sırt sırta” yerleşimlerimiz de beş katlı hâle geldi.

Böylece geçirimsiz yüzeylerimiz de beş kata çıktı. ANAP da bütün belediyeleri kazandı. İstisnaları bir tarafa bırakırsak, hiçbir sosyal demokrat parti 2019’a kadar büyükşehir kazanamadı. Bu aslında, vakti zamanında yer kapatmış olan gecekondular üzerinden yeni bir sınıf yarattı. Türkiye’nin orta sınıfını yaratan mekanizma da budur.

Fındıklı mahallesinde, saksıları bir tarafa bırakırsak, geçirimli tek santimetre toprak kalmadı. O zaman da Fındıklı cayır cayır yanar. Aynı şekilde, 10-15 yılda bir feyezan olur ve yağmur, sızacak toprak bulamadığı için sanki bir tsunami gibi yıkımlara ve can kayıplarına neden olur.

Kentin daha eski, Üsküdar, Şişli, Beşiktaş gibi merkezlerinde binalar birbirine bitişik yapılıyor ama oralarda tam olarak sırt sırta bir imar düzeninden bahsedemiyoruz, değil mi? 

Oralarda binalar yanaşıktır, yapı adaları oluşturur ama yapı adalarının arasında bahçe adaları vardır. İnsanlar bu boşluklara mezbelelik eşyalarını bile koysa yüzey nefes alır ve suyun yeraltına sızmasına imkan verir.

'Geçirimsiz yüzey dediğimiz şey, bir belirteç, tıpkı vücut ısısı gibi. Eğer artıyorsa vücutta bir şeylerin yanlış gittiğinin emaresidir'


Ama merkezlerde de bu tür boşlukları yavaş yavaş yitirmiyor muyuz? 

Evet. Çünkü şehirleşme ile birlikte suyun kontrolü çok sofistike müdahaleler gerektirir. Örneğin Hollanda, çok yağışlı bir ülke ve her tarafında su kontrolü yapılıyor. Böyle yerlerde kentin meydanlarında hatta binaların ara katlarında su depoları yapılıyor. Yağmur yağdığında binanın önce üçüncü katındaki, o dolduğunda da binanın ikinci katındaki depoya doluyor. Suyun mümkün olduğunca sokağa gitmesine engel olunuyor. Bina içlerindeki depolardan da su taşıyorsa, sokakların kavşaklarında, insanların oturabileceği, dört beş basamaklı amfi tiyatro benzeri yapılar inşa ediyorlar. İnsanlar bu basamaklarda oturuyor, çocuklar ortasında oynuyor. Sel geldiğin de bu mekanlar birer havuz işlevi görüyor. Sonra toprağa ulaştırılıyor. Demek ki yağmurun kontrol altında tutulması, doğal süreci tehdit etmeyen şehirciliğin temel taşlarından biri.

Geçirimsiz yüzey dediğimiz şey, İngilizce’de “marker” diye bir kavrama denk Türkçede pek fazla kullanılmasa da dilbilimde buna "belirteç” diyoruz. Belirteç, kendisinden çok başka şeyleri de gösteren bir kavram. Belirtece örnek olarak vücut ısısını verebilirim. Vücut ısın 38 ya da 39 derece olduğu zaman bu senin hasta olduğunun belirtecidir. Osmanlıcada buna “alamet” ya da “emare” diyorlar. Geçirimsiz yüzey, toprağın ne kadarının asfaltla, betonla, tenekeyle vs kaplı olduğuna işaret eder. Ama bunun gösterdiği şey, sadece kaplanan alanı göstermiyor; senin vücut ısın gibi, doğaya ne kadar müdahale ettiğinin göstergesidir.

İstanbul’da geçirimsiz alan, 15 sene içinde 182 kilometrekare artmış. 182 kilometrekarenin büyüklüğünü anlayabilmek için 36 bin tane futbol sahasını göz önüne getirmelisin. Bu 182 bin kilometrekarenin suyu başka yerlere gidiyor. Milyonlarca yıldır kayaçların arasından yeraltı suyuna karışan suya, “sen buradan karışma, oradan karış” diyorsun. O karıştığı noktadan, yeraltında gitmesi gereken seviyeye gider mi? Ya da denize mi karışıp gider? Bunları hiçbir şekilde düşünmüyorsun.

İstanbul’un ısı haritası için “bünyenin tomografisi” benzetmesini kullanıyorsunuz. Isı haritasındaki renkler de İstanbul’un sağlığının, sizin ifadenizle belirteçleri mi? 

Evet. Tıpkı kanseri aramak için çekilen tomografide çıkan lekeler gibi. Tomografi cihazı, örneğin kanserli dokuları tespit etmek için vücudunuzu dilim dilim tarar ve eğer kanserseniz, kimi dokuların olması gerektiğinden farklı renkte olduğu görülür. Üstelik tomografiden bunun ne olduğu da tam anlaşılmıyor, bir de biyopsi yapılıyor. Isı haritası da böyle. Haritadaki farklı renkler, bir sorunun belirteci. Geçirimsiz yüzeylerin altındaki kayaçlar, eskisi gibi su almadığı için kırılganlaşıyor, taşıyıcı gücü eksiliyor. Su almadığı için farklı kimyasal reaksiyonlar başlıyor. Ne olduğunu bilmiyoruz, bunları tek tek çalışmamız lazım, “biyopsi” yapmamız lazım. Dolayısıyla toprağa karışması gereken suyu başka yere taşıdığın zaman, ne halt ettiğinin bile farkında değilsin.

İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için, örneğin Melen Çayı’ndan borularla su getirdin. Peki sen bu hattı yapmamış olsaydın o su nereye gidecekti? Karadeniz’e. Sen, milyonlarca yıldır Karadeniz’e karışan bir tatlı su kaynağını kestiğinde oranın tuzluluk oranı artmayacak mı? Oradaki denizel yaşam etkilenmeyecek mi?

'Alışveriş merkezi, meskun mahalde bir cehennem gibi çalışıyor; dışındaki sıcaklık 52 dereceyi buluyor'


Yüzey sıcaklığının en yüksek olduğu yerler içinde havalimanı pistleriyle birlikte alışveriş merkezlerinin de olduğunu hatırlıyorum. Bunu açar mısınız?  

Alışveriş merkezi, tıpkı hava meydanı gibi, meskun mahalde bir cehennem gibi çalışıyor. Çünkü AVM’nin içini soğutmak için her tarafından dışarıya sıcaklık fışkırtıyor. Bahçesi de otopark olduğu için tümüyle beton kaplı, dışarıdaki yüzey sıcaklığı 52 dereceye ulaşıyor. Burada hangi iklim söz konusu? Çünkü bizim Akdeniz iklimi dediğimiz, yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı dediğimiz şey bir hikayeye dönüşüyor. Aynı gün aynı saatte ölçüm yaptığımızı söylüyorum. Arada 20-30 derece sıcaklık farkları var. Hangi iklimden nasıl bahsedebiliriz?

AVM ya da benzeri devasa yapıların çok sokulamadığı Kadıköy gibi ilçelerde de kentsel dönüşümün etkisiyle geçirimsiz yüzeyin azalması ve sıcaklık artışı söz konusu değil mi? 

Kadıköy 2006’da zaten baştan başa apartmanlaşmış bir yerdi. Her katında iki daire olan, 12-13 katlı binalar vardı. Fakat 2006-2021 dönemindeki “kentsel dönüşüm” döneminde o 12 katlı kuleyi yıktılar, yerine 18-20 katlı binalar yaptılar. Bu binaları yapınca, artık bahçenin tamamını otopark yapsan da arabalar sığmıyor. Bu nedenle o parseli yere doğru, eksi 19-20 metre düzeyinde kazıp otopark yapıyorlar. Böyle olunca eskiden bir kısmı bahçe olan parselin de tamamı otopark oluyor. Ve bunu yapabilmek için komşunun ağaçlarının köklerini de kesiyorlar. Çünkü ağacın kökü sınır tanımaz, yan parsellere de ulaşır. O zaman bizim ağaçlarımız da birer çürük diş gibi kalıyor ve ilk lodosta yıkılıp gidiyor.

Ama ne kadar yaparsan yap Kadıköy’ü bir Fındıklı mahallesine benzetemezsin. Hatta şöyle bir şey söyleyeyim, Kadıköy'de emlak fiyatları görece yüksek olabilir ama orada yaşayan insanlara sunduğu yaşam kalitesine kıyasla çok düşük. Çünkü Türkiye’de birazcık yaşam kalitesi, biraz kafa huzuru satın almak için New York’taki, Londra’daki benzerlerinin üç dört katı para vermek durumunda kalıyorsun. Peki neden böyle? Kadıköy’ü hâlâ cazip kılan şey ne? Nedeni, Kadıköy’ün üç tane koruma kalkanı olması. Bunlar çıplak gözle görünen şeyler değil.

'İnsanlar Kadıköy’deki bir daireye Adalar manzarası seyretmek için değil, belli bir güven, bir stabilite olduğu için bu kadar para ödüyor'


Bu kalkanlardan ilki E5 otoyolu. E5’in Kadıköy boyunca ilerleyen, Haydarpaşa-Bostancı’ya kadarki bölümü 9 kilometre. E5’te Maltepe yönüne gitmek istiyorsan sorun yok, ilerlersin. Ama Kadıköy’e girmek ve sahil yönünde ilerlemek istiyorsan E5 bir duvar vazifesi görür. Çünkü bu bu duvarın sadece üç “kapısı” vardır. Bir tanesi Bostancı’da, bir tanesi Ethem Efendi Caddesi (Erenköy) ve bir tanesi de tütüncü Mehmet Efendi Caddesi (Göztepe). Biz buna şehircilikte “fabric effect” (doku etkisi) deriz. Yani mekan, onun dışındaki insanları dışarıda bırakmak için planlanmıştır.

Böyle olunca ne olur buluyor musun? Cız bız yapmak, kıyafetleriyle denize girmek isteyen insanlar, giriş çıkış yasak olmamasına rağmen “kapıya” gelemezler. O zaman Kadıköy defakto, fiilen bir “gated community”ye yani kapalı yerleşime döner. Yani E5’in varlığı, Kadıköy sakinlerine, yolun üzerinde kalan insanlardan farklı bir hayat sunar. Yolun üzerinde bir ev alırsan, çevrende ne olacağını kontrol edemezsin; Ağaoğlu gelir arkanda bir site kurmaya kalkar, 10 sene evinin etrafında inşaat kamyonları dolaşır. Sen ömrün boyunca tasarruf eder bir ev alırsın, yıllar boyunca kamyon gürültüsü dinlersin. Ama Kadıköy’de böyle bir şey yok. Yoksa mekan kalitesi Kadıköy’de çok yüksek olduğu için değil. İnsanlar Adalar manzarası seyretmek için değil, Kadıköy’de belli bir güven, bir stabilite olduğu için bu kadar para ödüyor.

E5 birinci kalkan dediniz, Kadıköy’ü dışarıya karşı koruyan diğer iki kalkan nedir? 

Demiryolu ve minibüs yolu. Bu üç yol, E5’ten başlayarak Kadıköy’e aşama aşama kalkan görevi görür. Bana inanmıyorsan, bir emlak sitesine gir, emlak ilanlarına bak. Emlak ilanları şöyle tanımlanıyor: Deniz ile Cemil Topuzlu arasında; Bağdat Caddesi ile demiryolu arasında; demiryolu ile minibüs yolu arasında; minibüs yolu ile E5 arasında. İlk grupta fiyat 100 liradan başlıyorsa son grupta 30 liraya iniyor. Ama E5’ten sonra da 15 liraya iniyor.

En yağışlı dönemde İstanbul’un barajlarının geçen seneden daha az dolması bize, geçirimsiz alanın arttığını düşündürmüyor mu? 

Bunun farklı nedenleri olabilir. Uzun süre kurak geçen bir dönemde insanlar yeraltı sularına fazla yüklenmiş olabilir. Yağışlı dönem tekrar başladığında toprak, bu suyu yüzeyden akıtmak yerine içine çekmiş olabilir. Yani daha büyük bir kısmı yeraltını beslemiş olabilir. Barajlar yüzey suyuyla dolduğu için barajlar dolmamış olabilir.

İkincisi her bir barajın bir su toplama havzası var. Sen bu havzalarda inşaata göz yumarsan, taban alanı katsayısına uymadan sağa sola beton dökersen, suların akma yönü değiştirilirse baraja gidecek su, başka bir eğim bulup, başka bir yöne gidebilir. Bunu gündelik hayatta fark etmezsin ama yine vücut ısısı örneğini hatırlayalım, yağışa rağmen baraj dolmaması “orada bir halt olduğunun” emaresidir.

'Kanal İstanbul, toprağın örtüsüne vereceği zararı zaten vermiş durumda; kanal yapılmasa bile o tahribat yapıldı'


Peki bu durum tespit edilemiyor mu? 

Tespit edilebilmesi lazım. Kentin her tarafının gözetim altında tutulması lazım. Ama sen İSKİ’nin Genel Müdürü'nü tutuklarsan, İSKİ yönetmelik gereği kendi sorumluluğunda olan bir yetkiyi kullanmak isterken merkezî yönetim bu yetkiyi kendi üzerine alıp kullanırsa tespit edilemiyor. Bahsettiğim bu durum bizim geçirimsiz alan haritasında da açıkça görünüyor. Kanal İstanbul’un yapılmasından neden korkuyorsan, o korktuğun şey hali hazırda yapılmış durumda. Orada yeni şehir diye yeni bir kent kuruluyor. Kanal İstanbul’un deniz trafiğiyle, denizlerin değişen tuzluluk oranıyla, deprem ve toprak kaymasıyla ilgili vs birçok maruzat söz konusu. Ama Kanal İstanbul’un toprağın örtüsüne vereceği zarar zaten yaşanmış durumda.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Gökhan Tan

Gazeteci. Ankara'da 1972'de doğdu. ODTÜ'de ekonomi öğrenimi gördü. 1994'te Atlas dergisi muhabiri olarak başladığı meslek hayatının hemen tümünde editörlük yaptı. 16 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştığı Bilgi Üniversitesi'de öğrenci muhabir tabanlı habervesaire.com sitesini yayına hazırladı. Bu dönemde en çok Radikal İki ve BBC Türkçe için yazdı. Aposto'dan önce Voice of America'da editör olarak çalışıyordu. Ağırlıkla kültür mirası, doğa, kent, spor ve medya üzerine sorular sorar ve üretmeye çabalar.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

Metin V. Bayrak

·

19 Tem 2026

Olgunluktan itaate: Liseyi ne zaman kaybettik?
AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?