Sahnelerden selam: Mücadelenin kaydını tutan, umudumuzu dirilten oyunlar

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
27 Mart Dünya Tiyatro Günü bu sene sosyal medyadan evlerin camlarına, üniversite kapılarından meydanlara, köprülerden mahalle aralarına sızan, taşan, büyüyerek ilerleyen bir direniş ruhuyla geliyor… Bugünlerde yüz binlerin biraraya gelip yazdığı kolektif hikAyede olduğu gibi, tiyatro da 2.500 senedir gücünü yan yana durmaktan, aynı anda benzer nefesleri alıp benzer duygularda ortaklaşmaktan alıyor.
Yan yana durmak, aynı anda gülmek, ağlamak, öfkelenmek, alkışlamak, ayağa fırlamak… Tiyatro seyircisi olmak "edilgen" bir eylem değildir kanımca; kalabalıklar arasında hep bir ağızdan kolektif irademize, taleplerimize ses verdiğimiz anlara benzer, kocaman bir kalabalıkla canlı bir performansı izleme eylemi de…
Her sene seyirciyle şenlik tadında buluşmalar planlayan pek çok bağımsız tiyatro, bu sene 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü sessiz sedasız bekliyor. Sokaklarda mücadelenin ve dayanışmanın öyküsü yazılırken insanları oyunlara, şenliklere çağırmak bağımsız tiyatrolar için hayli zor elbette.
Özünde bir itiraz etme, ses yükseltme sanatı olan ve asırlardır hikayelerimizi, mirasımızı biriktiren tiyatronun bu özel haftasını, bugünlerin heyecanına denk düşen oyunlarla kutlamak istedim. Oyun alanından, sahneden ses veren, itiraz eden, bize bugünün, dünün ve hatta geleceğin mücadelesini anımsatan ama en önemlisi umudumuza, inancımıza ve neşemize, birarada durma irademize güç veren oyunları anımsayalım.
27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü sokağa, sahneden ses veren oyunlarla selam vererek kutlayalım.
Hem kıyamet hem direniş: 9/8’lik Kıyamet
Şamil Yılmaz’ın sezonun en güçlü özgün metinlerinden ve en iyi tek kişilik performanslarından olduğunu düşündüğüm oyunu hem distopik bir evrende ve zamanda geçiyor hem de tam da bugünde, buralarda…
Mek’an Sahne'nin oyunu sade bir sahnede, elinde darbukası, sırtında çantası Diyar adlı bir gençle tanıştırıyor bizi. Ülkede ve dünyada "kıyamet gibi bir şey" olduktan, şehir yüzen cesetlerle kaplandıktan sonra sınırlarda dolaşmaya başlayan, "Parazitler’den biri olan Diyar"ı; Oğulcan Arman Uslu etkileyici ve yetkin bir performansla sahneliyor.
Darbukası eşliğinde bize "hikaye"yi anlatıyor. Kuzey Ormanları yanıyor; kuraklık, kıtlık baş göstermiş; sokaklarda hem isyan hem muhafazakar bir baskı var; translar, mülteciler toplu hâlde katlediliyor; kadınların sokağa yalnız çıkması yasak, şarkılar yasak…
Diyar bize hem asi, korkusuz, gizemli, direnişçi Leyla’sını hem de tüm bu olan bitendeki kendi ikircikli durumunu anlatıyor. Tüyleri diken diken ediyor. Bittiğinde bana “Tiyatro işte tam da bunun için var” dedirten bir oyun oluyor.
Sezen Keser’in incelikli bir rejiyle yönettiği bu tek kişilik oyunu ilk fırsatta görün…
12 Nisan Cumartesi, 20.30’da Kadıköy Boa Sahne’de.
İktidar katından halka ulaşan haberciler: Haberci
Antik Yunan tragedyalarından üç isimsiz haberci, bize asırlardır tekrar eden hikayenin aslını anlatmak üzere bu kez başrolde… Fiziksel tiyatronun usta ismi Güray Dinçol’un yönetimindeki oyun, Sophokles üçlemesi Kral Oidipus, Oidipus Kolonos’ta ve Antigone merkeze alınarak Pınar Akkuzu ve Aslı Ekici tarafından kaleme alınmış.

Sahnede ise birbirinden ayırt edilemeyecek yetenekte (yetenek yalnız değil, çok ama çok çalıştıkları oyunun her miliminden belli) üç "haberci" oyuncu var: Çağdaş Ekin Şişman, Adem Mülazim ve İbrahim Can Sayan. Handiyse kusursuz clownesk performanslar sergiliyorlar.
- "Dört bir yanı cennet yurt" Thebai’nin kuruluşuna ve ardı ardına "iktidara gelip", sıra sıra "kahramanca/cesurca/onurluca vs…" göklere yükselen kralların öykülerini anlatıyorlar bize.
Fiziksel Tiyatro Araştırmaları ve Omnia'nın oyununda çıplak sahnenin arkasını kaplayan üç parça uzun beyaz flamaya yansıyan videolar, oyunun (sesle birlikte) adeta dördüncü oyuncuları olan (perdeye yansıyan) sözler, cümleler Thebai halkının tepesinde dolanan kaderin anlatısını kuruyor.
Haberci, 2.500 sene önceki Antik Yunan kentlerinden, hükümdarların iki dudağı arasında yaşayan insanlardan, kehanetlerden, "kahramanca" ölen krallardan bahsediyor gibi görünse de aslında halkları hiçe sayan milliyetçi ulus devlet ideolojisini ti’ye alıyor. Elini korkak alıştırmayan ama neşeli tonu sayesinde "umudumuzu, neşemizi kaybetmememiz gerektiğini" anımsatıyor. Dahası, sezonun tiyatral anlamda da en özgün işlerinden.
19 Nisan Cumartesi, saat 20.30’da Sahne Pulchéri’de.
Tanrı Zeus'un beklenen sonu: Ölüyor mu, Ne?
Antik Yunan tragedyalarını yaramaz bir çocuk merakı ama aynı zamanda keskin bir kadın bakışıyla tasarlayan Şahika Tekand’ın en yenisi… Ölüyor mu Ne, Olimpos tanrı ve tanrıçaları düzleminde de "aşağıdaki" ölümlü insanların "gerçek" dünyasında da nihai yıkımın başladığı bir zamanın oyunu.
Aristophanes, Ionesco ve Beckett’e selam duran bir oyun. Hizmetçide Arda Kurşunoğlu’nun, Zeus’ta Nedim Zakuta’nın, Tekand’ın imzası niteliğindeki performatif oyunculuğa dair adeta ders verdiği, müzikal dokunun üçüncü oyuncu olarak sahnedeki oyunculara eşlik ettiği (müzik masası oyuncusu Ahmet Sarıcan) Ölüyor mu Ne?, Studio Oyuncuları’nın dilini birebir gösteriyor.
Sahnede, yaşanmakta olan güncel yıkım üzerine konuşan, yer yer tanrıların (en çok da Zeus’un) parlak dönemlerine de değinen diyaloglar boyunca sahnede bedenlerinin her eklemiyle birer "nota" gibi hareket hâlinde olan iki oyuncuyu izliyoruz. Finale doğru hizmetçinin ağzından uzunca dinlediğimiz tirad, yer yer tüyleri diken diken edecek seviyede; bugünün dünyasının yaşadığı ekolojik, etik, vicdani, insani çöküşü seriyor önümüze.
Bildiğimiz dünyanın, bildiğimiz sonunu dinlesek de etkilenmemek mümkün değil. İğneyi de çuvaldızı da hem Tanrılara hem ölümlülere batırıyor Tekand. Zeuslar’ın nasıl tepki verdiğini çok iyi bilsek de oyunun finalinde ne yaptığını söyleyemeyelim…
7 Nisan Pazartesi, 20.30’da Studio Oyuncuları’nda.
Politik iklimin fotoğrafı: Uykusuz Bir Rüya: Salim
Sinema ve tiyatro sahnesindeki üretimlerinde ısrarla "hakikatin peşinde" olduğunu hem söylem hem eylem olarak açıkça gösteren Berkay Ateş’in kaleminden ve tek kişilik performansından, yine hakikatin izinde bir oyun…
Uykusuz Bir Rüya, Salim, bir faili meçhul öyküsünü saf bir gencin, Salim’in gözünden anlatıyor. Adana’dan İstanbul’a göç eden yoksul Salim’i kah Adana’da bir kaza gecesinde kah Beyazıt’ta kalabalık bir öğrenci eyleminde, kah Emniyet koridorlarında kah kebapçı mutfağında izliyoruz.
Türkiye’nin toplumsal ve politik ikliminin fotoğrafını; kendi dünyasında yaşayan bir gence yazılan "kaderin" kadrajından çekiyor Ateş. “Sessizliği vurun. Bana gerçeğimi verin” diyen Salim’in yalnızlığını izletirken memleketin bugünlerinin hiç unutmamamız gereken üzücü, yakıcı, utandırıcı, öfke veren gerçeklerini seriyor önümüze.
18 Nisan Cuma, 20.30’da Alan Kadıköy’de.
Hakikatı öldüremezsiniz: Cadı Kazanı
Amerikalı büyük tiyatro yazarı Arthur Miller’ın kült eseri, büyük klasik Cadı Kazanı’nın İstanbul Şehir Tiyatroları’ndaki gösteriminden çıktığımda aklımda şu cümleler kalmıştı: İnsanlar suçlanır. Zindanlara hapsedilir. Öldürülür. Linç edilir. Baskıcı iktidarların hüküm sürdüğü herhangi bir zaman ve yerde bunlar tekrar tekrar yaşanır. Tarih haksız yere ömrü çürütülmüş insanlarla doludur. Ama hakikate hiçbir şey olmaz. Öyle mıh gibi durur, sonsuza dek. Hakikati hiçbir baskı öldüremez…
Ben bu düşüncelerle yumruklarımı sıkmış yürürken dışarıda bir grup seyirci akademide yaşadıkları "cadı avı"ndan, nasıl suçlanıp mesleklerini kaybettiklerinden bahsediyordu.
1692 senesinin Salem kasabasındaki olayları anlatan Miller, 1950’ler ABD’sindeki "komünist avı"nın alegorisini yapar. Yiğit Sertdemir’in tablo tablo işleyerek yönettiği, ekibin canlı bir ensemble performans sunduğu, sahne, ışık ve müzik tasarımıyla da göz alıcı olan bu ŞT yorumunda sistematik yalnızlaştırmayı, kara listeye alınmayı, arkadaşlarını ihbar etmeyi, "itirafa" zorlanmayı içeren iklimin, kısacası tüm zamanların "cadı avları"nın alegorisi önümüze seriliyor.
27 Mart Perşembe, saat 20.30’da Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde.
Devrim ateşini kim yakacak: Hizmetçiler
Jean Genet’nin müthiş bir sınıf hiyerarşileri eleştirisi olan kült oyunu Hizmetçiler’in Moda Sahnesi yorumu, daha oyuna girmeden baştan afişiyle çarpıyor: Deterjan köpüğünün sızdığı bir bulaşık eldivenini ucunda, alev gibi parlayan çiçekler kaldırılmış havaya. Devrim ateşini yakan bir el adeta, gördüğümüz…
Oyun da efendilerine, kendilerine böcekmiş gibi davranan "hanfendiye" karşı bir başkaldırı planı kurgulayan iki hizmetçi kız kardeşin, kendi devrim ateşlerini nasıl yaktığını anlatıyor. Kemal Aydoğan yönetimindeki oyunda, tiyatro tarihinin bu iki unutulmaz kız kardeşi Yılmaz Sütçü ile Kerem Fırtına’ya teslim. Dilan Düzgüner ise zengin hanımefendi olarak alıyor yerini.

Bengi Günay’ın çağdaş bir tasarım diliyle kurduğu sahne ve kostüm tasarımı başta olmak üzere çevirisinden oyunculuk performanslarına ve dramaturjisine dört başı mamur bir Hizmetçiler izliyoruz. Claire ile Solange, kendilerini yok sayan üst sınıfı/efendilerini alt etmeye kararlı, gözüpek birer devrimci mi yoksa yeri geldiğinde kendi sınıflarına/birbirlerine bile ihanet edebilecek olan, bireysel çıkarları peşinde iki emekçi mi?
Boykot, devrim, genel grev, isyan tartışmalarının günün ve gecenin her anına yayıldığı bugünlerde kafalarımızı başka türlü de çalıştıracak, üstelik çok başarılı bir oyun…
27 Mart Perşembe, 20.30’da Moda Sahnesi’nde.
Bir gün gelir: Şahları da Vururlar
Ferhan Şensoy’un Türkiye tiyatro tarihine damga vuran oyunu, Şensoy’un vakitsiz kaybının ardından, Ortaoyuncular’ın 2022’de yeniden yorumladığı hâliyle seyirciyle buluşmaya devam ediyor.
Seyirciyle ilk defa buluştuğu 18 Mart 1980’den bugüne tadından, göndermelerinden, gücünden neredeyse hiçbir şey yitirmeyen bir eser bu. Şah Rıza Pehlevi’nin keyfî diktatörlüğünü, Batı’nın gölgesi altında, saray içi skandallarla çalkalanan 1940’lar İran’ını ve istihbarat teşkilatının yumruğu altında ezilen bir halkın öyküsünü "ferhangi" diliyle anlatır Şensoy.
Sıkıyönetimin boğucu ikliminde, yaklaşan askerî darbenin gölgesindeki bir Türkiye’de, 1980’lerde 586 kez sahnelenen Şahları da Vururlar’ın göndermeleri, acı esprileri izleyiciye yabancı gelmez. Tıpkı 2020’ler Türkiyesi’ni yaşayan bizlere yabancı gelmeyeceği gibi…
Şensoy’un parlak zihninden, dünyada olan biteni 360 derece tarayıp kavrayan bakışından ve muzip dilinden çıkmış bu müzikli, eğlenceli oyun, bugün hâlâ güncel ve evrensel. Sonuysa sadece İran’a değil, halkını ezip geçen tüm totaliter yönetimlere açıktan bir mesaj tadında...
29 Mart Cumartesi, 20.30’da Ses 1885 Ortaoyuncular Tiyatrosu’nda.
Öküz gibi yaşayacağımız o ülkeye: Ayak Bacak Fabrikası
Sırada henüz ne yazık ki izlemeye fırsat bulamadığım ancak başta görüşüne güvendiğim eleştirmenler olmak üzere seyircinin de büyük takdirini kazanmış bir oyun var. Sermet Çağan’ın kişisel listemde Türkiye tiyatro tarihinin en önemli metinleri/oyunları arasında en üst sıralara yerleştirdiğim Ayak Bacak Fabrikası’na Cihangir Atölye Sahnesi ekibince, Muhammet Uzuner yönetiminde getirilen yorum, hakikaten dilden dile dolaşıyor.
Çağan’ın kült oyununda resmedilen ülkenin "öküz"ü, işler kötüleştikçe, oyunun farklı yerlerinde isyan eder: “Öküz gibi yaşayacağı”, “kara tohum değil buğday yiyebileceği”, “evlenme hakkı ve oy hakkı alacağı”, “sevgi ve saygı göreceği, görevler yükleneceği” bir yere gitmek ister.
Çağan’ın 1963’te yazdığı, yerli tiyatronun toplumcu gerçekçi örneklerinden olan bu eskimeyen oyunun meselesi, bugün kat be kat daha geçerli… Ayak Bacak Fabrikası; insanca ve eşit yaşamayı engelleyen, halkı sömüren derebeyleri, politikacılar ve yargıçların; kendi çıkarlarını korumak adına yaptıklarını "absürd" ve eğlenceli bir dille anlatıyor. “Öküz gibi yaşayacağımız bir ülkeye gitmek” yerine, kendi memleketimizi o ülkeye çevirmek için didindiğimiz bugünlere yakışacak bir oyun…
20 Nisan Pazar, 20.30'da Cihangir Atölye Sahnesi’nde.
İstanbul'a yazılmış bir aşk mektubu: Kalabalık Duası
Biri 2020’deki ilk gösterimlerinde olmak üzere farklı sezonlarda, toplam üç kez izlediğim bu oyun, oyun tavsiyesi soranlara hâlâ ilk önerdiklerimden biri…

Tolga İskit’in mükemmel desek abartmış olmayacağımız tek kişilik performansı, Güray Dinçol’un zekice rejisi, Utku Kara’nın sahnedeki "meczup/bilge" karaktere nefis şekilde eşlik eden ışık ve sahne tasarımı ve elbette İstanbul’umuzu incelikle, şefkatle, aşkla, tutkuyla saran Volkan Çıkıntıoğlu metniyle unutulmaz bir İstanbul oyunu…
Kalabalık Duası; şehrin hafızasına, kültürüne, mirasına, iradesine sahip çıkmak isteyen milyonlarca kalbin benzer heyecanlarla attığı bugünlerde çok anlamlı bir oyun. Mistik olanla sokağın gerçekliğine, geçmişle bugüne aynı anda selam duran, hem çok komik hem gözleri dolduran bir oyun… Efsunu yüzyıllardır geçmemiş bu şehre yazılmış bir şiir, bir ağıt, bir aşk mektubu, bir lanet! Mutlaka izleyin…
28 Mart Cuma, 20.30’da Sahne Pulchérie’de.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu ay sezondan, dayanışmayı tiyatro sahnesinden yücelten, birlikte düşünmeye, düşündürmeye teşvik eden oyunları yeniden hatırlıyoruz.
27 Mar 2025

YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?





